ZARAR HESABINDA YÖNTEM VE UYGULAMA SORUNLARINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER

ZARAR HESABINDA YÖNTEM VE UYGULAMA SORUNLARINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER[*]

Dr.Serdar ÖZGÜLDÜR*

GİRİŞ:
Bugün Türk hukuk sisteminde “tazminat” olgusu, adli, idari ve askeri idari yargı kollarında uygulama alanı bulan, ancak beraberinde karmaşık ve hâlâ çözüme kavuşturulamamış birtakım sorunları içeren bir özgün uzmanlık konusu olarak karşımızda bulunmaktadır.
1 Başlı başına “tazminat” nitelemesi, gerçekte çok geniş ve pek çok alt sorunu çağrıştıran bir kavram olduğundan; “ tazminatın hesaplanması” ana başlığı içerisinde apayrı bir alt konu olan “ zarar hesabı” bu bilimsel toplantıda mercek altına alınacaktır.
2 Dört yıl önce yine Galatasaray Üniversitesi ile İstanbul Barosunca düzenlenen bilimsel toplantıda konuya daha geniş bir bakış açısıyla yaklaşan ve bu çerçevede mensubu olduğum Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin (AYİM) tazminat uygulamasını ana hatlarıyla göstermeye çalıştığım bir tebliğ sunmuştum. [1] Bu gün de, gerek o günden bu yana AYİM. uygulamasında vaki kimi değişiklikleri ve uygulamaya karşı yöneltilebilecek eleştirileri, gerek genel olarak “ zarar hesabı” na ilişkin kimi düşünce, eleştiri ve önerileri sunmak arzusundayım.
4
I. ZARAR HESABINA GİDİŞTE İLK SORUN :
TAZMİNİ GEREKEN MADDİ ZARARIN MAHİYETİ

Bilindiği üzere, hukukta telâfisi imkansız bir zarardan söz edilemez. Ölümün bile maddi ve manevi tazminatla tazmin edildiği varsayılır. [2] Genel olarak “tazmin borcu” kavramıyla, hukuki, sorumluluğu saptanan hukuk sujesine yargı organınca yüklenen ödev ifade edilmektedir.[3]
5
“Tazmin borcu” nun unsurlarından biri olan “maddi zarar” ise kişinin mal varlığında isteği dışında meydana getirilen ve para ile değerlendirilebilen bir zarar olarak tanımlanabilir.” [4] Bugün uygulamada ve yargı kararlarında maddi zararın niteliğine ilişkin genel kabul şu şekilde formüle edilebilir:
6
“Maddi zarar, mal varlığındaki eksilmedir. Bu eksilme patrimuanın zarar verici eylemin işlenmesi ile içine düştüğü durumla, şayet bu eylem olmasaydı mal varlığının hal ve gelecekte bulunacak olduğu durum arasındaki farktan ibarettir….” [5]
7
Şu halde, maddi tazminatın ve “zarar hesabı”nın çıkış noktası da söz konusu “fark” olacaktır. Ne var ki bu çıkış noktası ve kabulün öğretide tam anlamıyla genel kabul gördüğü söylenemez.
8
Bu konuda yapılan ilk itiraz, zarar giderim alanının, herkesin uğradığı zararın giderilmesi gereği açısında “eşitlik adaleti” ne uygun olarak giderilmesi gerektiği, kişilik hakkının koruması altında bulunan bir değer iki kişide aynı şekilde ihlal edilmiş ise, birinin zararının diğerinden az olduğunun söylenemeyeceği, cismani zarar açısından insan uzuvlarının birbirinden farklı değerlendirilemeyeceği, ölüm zararının da “tam bütünlük zararı” olarak kabul edilerek, bunda da kural olarak “eşitlik ilkesi”nin uygulanması gerektiği, her iki halde de tazmini gereken maddi zararın, aynı mahiyette olmak şartıyla, herkes için eşit şekilde olması gerektiği görüşüdür.[6]
9 Konuya daha geniş perspektif getiren diğer bir yazara göre ise gerçekte tazmin ettirilen şey, rant kaybı değil; can bedeli – organ bedeli ya da kan bedelidir. Bu nedenle, tazminat olgusuna bakış bu açıdan olmalı, öncelikle “ insana” değer vermelidir. Tazminat olarak ödettirilen şey, onu yitiren insanın yiten ve yerine konulamayan beden parçasının “ederi” dir. Kişinin elde etmekte olduğu “gelir”, bu “ederi” saptarken kullanılan hesap unsurlarından sadece biridir. Cana zarar veren, iflasına yol açsa dahi, bunun bedelini “malından ağırca” ödemelidir. Ödenecek tazminatın parasal tatminden öte, ceza niteliğinin de bulunduğu asla unutulmamalıdır. [7]
10
Tazminat hukukunda yetkin bir yazar da paralel görüşleri dile getirilmektedir: İnsan zararı, insandan insana değişmeyen, konumsal değil, mutlak eşitliğin egemen olduğu zarardır. Yaşama ve vücut bütünlüğünü koruma hakları, kişilerin konumlarına göre farklılık göstermez. Bu hakların karşılığı olan zarar ve tazminatlar da farklılık göstermemelidir. İnsan zararları standarda bağlanmalı, bu standartlar zarar türlerine göre ve fakat insandan insana değişmeyen eşitlikte global değerleri içermelidir.[8]
11
Şimdilik “temenni” ve “öneri” niteliğinden öteye gidemediği anlaşılan bu “model”lerin, gelecekte ciddi şekilde ele alınıp irdelenmesi, gerekiyorsa uygulama imkanlarının araştırılması gerektiğini değerlendiriyoruz.
12

II. ZARAR HESABININ YAPILMASINDA İLK ADIM:
BİLİRKİŞİ – HAKİM İKİLEMİ

Maddi tazminatın somutlaştırılması aşamasının uygulamada bir “bilirkişi raporu” ile sağlandığı izahtan varestedir. Dört yıl önce sunduğumuz bildiride “ Bilirkişi sorunu ve Bilirkişinin Tazminatın Belirlenmesindeki Rolü ve Fonksiyonu” [9] başlığı altında konuya ilişkin bazı saptamalara işaret edilmişti. Sorunun önemi bakımından bazı yeni değerlendirmelere yer verilmesinde yarar görülmektedir.
13
Önce satırbaşlarıyla “bilirkişi” sorununa işaret eden yazarların görüşlerine göz atalım:
14
– “….. Bugün aktüerya bir ilim haline gelmiştir. Bunu uygulayarak bir sonuca varmak tabii bütün hakimlerden istenemez…. Bu bakımdan hesapların yapılmasında bilirkişiye başvurmak zorunlu olacaktır. Ne var ki, bunları değerlendirmek önemlidir, bunlara alet olmamak önemlidir. Bunun için de konu hakkında hakimlerin asgari düzeyde de olsa bir bilgisi ve yetişme kapasitesi olmak lazım gelir…. Bilirkişileri her hadisede aşağı yukarı yaklaşık sonuçlara varacak bir düzene sevk etmek lazım gelir. O takdirde de mümkün olduğu kadar gerçeğe ulaşmak mümkün olur…”[10]
15
– “….. Tazminat davalarında sağlıklı bir yargılama yapılması için bilirkişi ağırlıklı yöntemin terk edilmesi çağdaş bir yargı için zorunludur…. Bilirkişi, ancak yargıcın olguların belirlenmesinde ve hukuki nitelendirmede kullanacağı özel ve teknik bilgi ve kuralı açıklayacaktır. Çok özel durumda, bir olgunun belirlenmesi ve hesap işlemine ilişkin görevi de yerine getirebilir. Bu dahi yargıcın bilgi ve becerisinin yetmediği durumlar geçerlidir… Tazminatı somut olarak belirleyecek matematik işlem yargıç tarafından yapılabilmelidir…. Zarar ve tazminatın belirlenmesine ilişkin somut olguları kural olarak yargıç belirlemek zorundadır. Zarara esas gelirin belirlenmesi, yaşam süresi, destek süresi, destek oranları, çalışma süresi, çalışma gücü kaybı, evlenme olasılığı oranları gibi..[11]…”
16
– “….. Hesapları bizzat yapabilecek durumda olan hakimlerin dahi bilirkişiye başvurmaları ve bu konudaki bilgi ve yeteneklerini, bilirkişileri yönlendirme ve onların raporlarını değerlendirip düzeltme alanlarında kullanmaları çok daha isabetlidir….” [12]
17
– “ ….. Zararın belirlenmesi ve buna bağlı olarak tazminatın takdiri yetkisi, Borçlar Kanununun 43 ncü maddesi ile yalnızca yargıca tanınan bir hak ve sorumluluk. Ama yargımızda bu kurala pek uyulduğu söylenemez. Uygulamada ‘zarar’ ve ‘zararın netleştirilmesi’ işi bilirkişiye yaptırıldığı gibi, ‘ evlenme şansı’, ‘ hakkaniyet indirimi’, ‘kaçınılmazlık indirimi’ gibi indirimler de bilirkişiye yaptırılarak, sonuçta hükmedilecek tazminat miktarının dahi bu raporlarda tespit ettirilip, bulunan sonuçlar ‘karara geçirilerek’ yargılama sonuçlandırılmaktadır….”[13]
18
– “….. Borçlar Yasası ile yargıca tanınan yetki ve sorumluluğun bir sonucu olarak, davul onun boynunda, tokmak bilirkişinin elinde gibi bir olguyu ortadan kaldırmak üzere, maddi tazminat hesaplamasının ana kriter ve verileri hakim tarafından saptanarak, bilirkişiye bu şekilde talimat verilmelidir….” [14]
19
– “….. Tazminatın değerlendirilmesi AB üye ülkelerinde yargıç tarafından yapılmaktadır….”[15]
20
Yukarıda özetlenen görüşlerden de açıkça anlaşılacağı üzere, maddi zararın hesaplanmasında kimin gerçek yetki sahibi olduğu sorunu, henüz adli ve idari yargı yönünden açıklığa ve netliğe kavuşturulamamış, bir uygulama birliği sağlanamamıştır. Bunun doğal sonucu olarak ta, az sonra belirtileceği üzere, bilirkişiler arasında da yöntem birliği konusunda bir uzlaşma gerçekleşmemiş ve yetersiz kalan içtihatlarla da sorun çözüme kavuşturulamamış; yöntem çokluğu ve hesap farklılıkları “adalet” duygusunu zedeler bir hal almıştır.
21
Askeri İdari yargı açısından ise bu konuda herhangi bir sorun ve bilirkişi – hakim ikileminin mevcut olmadığı, 25 yıllık uygulamada AYİM.’nin tazminat hesaplamasındaki tüm ilke ve kriterleri belirlemek suretiyle, bilirkişilerden salt “ hesap bilirkişisi” olarak yararlanma yoluna gidilmek suretiyle, öğretide önerilen ideal bir yöntemin oluşturulmuş olduğu görülmektedir.[16]
22

AYİM.’nin yeni bir kararında da bu hususa işaret edilmektedir:
23
“….. Taraflara tebliğ edilen bilirkişi raporuna davalı idarece ibraz edilmemiş; davacı vekilince ise bilirkişinin tarihlerde hata yaptığı, asgari ücretten hesap yapmasının doğru olmadığı, torna kalfası olan müvekkilinin bu hesapla zarara uğratıldığı, yıllık artış oranlarının düşük olduğu yönlerinde itirazda bulunulmuştur. Öncelikle ortaya konulması gereken husus, Mahkememizce re’sen seçilen bilirkişinin hesap bilirkişisi olduğudur. Bilirkişi, Mahkememizce tespit edilen kıstaslara ve kendisine verilen talimatlara göre raporunu tanzim etmektedir…. Askerlik öncesi sigortalı olarak bir çalışması bulunmayan davacının, sağlık kurulu raporunun tarihi terhis tarihi kabul edildiğinden, bu tarihten iki ay sonra asgari ücretli olarak işe gireceği kabul edildiğinden, talimat bilirkişiye bu yönde verilmiştir. Zira, Mahkememizce, askerlik öncesi çalışmanın bilirkişi raporunda baz olarak alınabilmesi için resmi belgelere dayanması gerektiği kabul edilmiştir. Bu nedenle, davacının tornacı kalfasının alabileceği ücretin sorulması yönündeki itirazı yerinde görülmemiştir… Yine yıllık artış oranları Mahkememizce tespit edilen kıstaslardandır. Bu nedenle, Mahkememizce tespit edilen kıstaslara, yerleşik içtihatlara ve ilmi verilere uygun olduğu anlaşılan bilirkişi ek raporu doğrultusunda işlem yapılmıştır….”[17]
24

III. HESAP YÖNTEMLERİNDE ÇOKLUK VE UYGULAMADA BİRLİĞİN SAĞLANMASI SORUNU
Türk Hukuk sistemi içinde, zararlandırıcı olayın sonuçlarının giderimi, “zararlandırıcı olay meydana gelmeseydi hak sahibi ne durumda bulunacak idiyse o durumun gerçekleşmesini sağlamak” olarak özetlenen “fark teorisi” ile açıklanmaktadır. Bunun getirdiği temel sonuç da “zararın hesaplanması”dır.[18]
25
Bu saptamanın getirdiği sonuç, söz konusu zarar hesaplamasının nasıl ve neye göre yapılacağı, hangi unsur ve kriterlerin dikkate alınacağı sorunudur.
26
Bu sorun, bir AYİM. kararında da çarpıcı şekilde dile getirilmiştir:
27
“ ….Hiç kuşkusuz, tazminat hukukunda asıl olan kişilerin uğradığı zararların gerçek boyutlarıyla saptanması ve bulunan zarar miktarının tarafların durumlarını da gözeterek, hakkaniyet, nasafet ve halin gereklerine göre tazminidir. Zararın hesap edilmesi için kullanılan yöntemle güdülen amaç, zararın gerçek boyutuyla saptanmasıdır. Bu bağlamda, yöntem, uğranılan zararın gerçekte ne miktarda oluştuğunu bulmaya elverişli olmalıdır. Zararın hesaplanmasında zaafiyet doğuran usul ve yöntemlere başvurulmamalıdır. Gerçi, tazminat hukukuna ilişkin kurallarda zararın saptanmasında takip edilecek usul ve yöntemler düzenlenmemiştir. Zararın hesaplanmasında güdülecek yolun uygulamaya bırakıldığı görülmektedir….[19]
28
İşte mevzuatta öngörülmeyen, yargı içtihatlarıyla da tam anlamıyla bir çerçevesi çizilemeyen ve bu nedenle de uygulamada bir “çokluk” ve “karmaşa”ya neden olan “hesap yöntemi” sorunu, bu bilimsel toplantıyla bir kez daha masaya yatırılmaktadır. Geçmişte de salt bu sorunun tartışıldığı sempozyumlar [20] düzenlendiği bilinen bir vakıadır.
29
Sorun, niçin önem taşımaktadır? Bu soruya iki yazarın tespitleriyle cevap vermek yerinde olacaktır.
30
Üç yazarca müştereken kaleme alınan bir bildiride; 02.06.1989 tarihinde geçirdiği iş kazası neticesinde % 7 çalışma gücünü kaybeden, 14.07.1966 doğumlu ve kaza tarihinde brüt aylığı 225.000.-TL. ve olayda %20 kusurlu olan bir işçinin açtığı dava sonunda, mahkemece 07.05.1991 tarihli bilirkişi raporuna müsteniden 19.06.1991 tarihinde 122.544.482. liranın, kaza tarihinden itibaren % 30 faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verildiği, oysa ilmi verilere uygun olarak saptanan gerçek zararın sadece 17.994.911.-TL. olduğu örnek hesap yapılarak ortaya konulmaktadır. [21]
31

Diğer bir yazar da bu konuda bizzat yaşadığı bir örnek olayı ortaya koymaktadır: “…. İzlediğim bir davada, bilirkişi tarafından 70.000.000.-TL. zarar hesaplanmıştı. İki tarafın itirazı üzerine dosyanın verildiği bir diğer bilirkişi ise 24.000.000.-TL. zarar hesabı yaptı. Yargıç da hükmünü bu son rapora göre kurdu. Temyizim üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, bilirkişi hesabının yapılma biçimini ve içeriğini belirleyerek mahkeme kararını bozdu. Bozma uyarınca yaptırılan bilirkişi incelemesinde ise bu kez 462.000.000.-TL. zarar hesabı yapıldı. Hesaplar arası fark korkunçtu; 20 kat kadar bir farklılık….”[22]
32
Aynı yazar, yeni yayınlanan eserinin sonuna, farklı yöntemlerle yapılan bilirkişi hesaplamalarını örnek olarak ortaya koymuş ve böylelikle uygulayıcı ve ilgililere çıkan farklı sonuçları matematiksel olarak göstermiştir.
33
Sürekli iş göremezlik tazminatı ve destekten yoksunluk tazminatı şeklinde iki ayrı durum için yapılan bu hesaplamaların özet ve sonuçlarına yer vermeyi, konunun önemi bakımından gerekli görüyoruz:
34
Sürekli İş Göremezlik Tazminatı Yönünden :
(Tüm hesaplamalar aynı kişinin, hesap unsurları değiştirilmeden tazminat alacağı varsayılarak yapılmıştır)
35
Hesap Unsurları :
Kaza Tarihi : 01.09.1995
36
Davacının Yaşı : 28
37
Zarar Süresi : 32 yıl (28 – 60 yaş arası aktif dönemi)
38
Sürekli iş göremezlik oranı : % 43
40
Davalının Kusuru : % 80
41

Kazanç Unsuru : Asgari ücretlerin brüt oranları
42
Sonuçlar :

(1) 1 / Kn Formülüyle Rantın Peşin Değerinin Bulunması Yöntemiyle saptanan maddi tazminat: 11.375.000.000.-TL.
43
(2) Basit Faiz Esaslı İskonto Yöntemiyle (Her yıl için ayrı ayrı % 10 kazanç arttırımı ve % 10 işlemini gerçekleştiren hesaplama yöntemi) saptanan maddi tazminat: 21.009.660.108.-TL.
44
(3) Ortalama Gelir Esaslı Yöntemle Her Yılın Artışlı Gelirinin Ayrı Ayrı İskonto Edilmesi suretiyle saptanan maddi tazminat : 18.494.774.580.-TL.
45
(4) Sabit Rant Formülü (% 10 Arttırım Değerli) Yöntemiyle saptanan maddi tazminat : 17.792.010.000.-TL.
46
(5) Sabit Rant Formülü (% 5 Arttırım Değerli) Yöntemiyle saptanan maddi tazminat : 12.562.960.000.-TL. [23]
47
Görüldüğü üzere, yöntemler arasındaki fark on milyar liraya ulaşmaktadır.
48
Destekten Yoksunluk Tazminatı Yönünden :

(Tüm hesaplamalar, desteğin ve destekten yoksun kalanların durumlarında değişiklik yapılmadan ve hesap unsurları değiştirilmeden yapılmıştır.)
49
Hesap Unsurları :

Kaza Tarihi : 01.09.1995
50

Ölenin Destek Süresi : Yaşı 34, Aktif Dönem 26 yıl.
51

Eşin Zarar Süresi : Yaşı 29, Aktif Dönem Zararı 26 yıl.
52

7 Yaşındaki Oğlunun
53
Zarar Süresi : 11 yıl (18 yaşına kadar)
54
9 yaşındaki Kızının
55
Zarar Süresi : 13 yıl (22 yaşına kadar)
56
Paylaşım Oranları : Ölenin yıllık kazançlarının % 70 tutarı üzerinden ilk 11 yıl Eş : 2/4, Çoçuklar :1/4’er , sonraki yıllar Eş : 2/3.
57
Davalının Kusuru : % 80
58
Kazanç Unsuru : Asgari ücretlerin brüt tutarları.
59
Sonuçlar :
(1) I / Kn Formülüyle Rantın Peşin Değerinin Bulunması Yöntemiyle saptanan maddi tazminat:
60
Eş : 6.793.114.000.-TL.
61
Oğul : 1.327.155.000.-TL.
62
Kız : 1.641.651.000.-TL.
63
(2) Basit Faiz Esaslı İskonto Yöntemiyle (Her yıl için ayrı ayrı % 10 kazanç arttırımı ve % 10 iskonto işlemini gerçekleştiren hesaplama yöntemi) saptanan maddi tazminat:
64
Eş : 10.731.268.000.-TL.
65
Oğul : 1.390.867.000.-TL.
66
Kız : 1.773.279.000.-TL.
67
(3) Ortalama Gelir Esaslı Yöntemle Her Yılın Artışlı Gelirinin Ayrı Ayrı İskonto Edilmesi suretiyle saptanan maddi tazminat:
68
Eş : 10.063.432.000.-TL.
69
Oğul : 1.327.155.000.-TL.
70
Kız : 1.729.410.000.-TL.
71
(4) Sabit Rant Formülü ( % 10 Arttırım Değerli ) Yöntemiyle saptanan maddi tazminat:
72
Eş : 9.152.716.870.-TL.
73
Oğul : 1.263.963.565.-TL.
74
Kız : 1.592.795.025.-TL.
75
(5) Sabit Rant Formülü (% 5 Arttırım Değerli) Yöntemiyle saptanan maddi tazminat:
76
Eş : 7.113.736.000.-TL.
77
Oğul : 1.284.762.000.-TL.
78
Kız : 1.595.785.000.-TL.[24]
79
Görüldüğü üzere, destekten yoksun kalma tazminatının hesaplanmasında da, hesap yöntemleri arasında dört milyara ulaşan (eş yönünden) bir farklılık bulunmaktadır.
80
Peki, hesap yöntemleri arasındaki bu “ uçurum”a neden olan nedir? Bu sorunun cevabı, hesaplama yöntemlerine esas alınan “zarar hesabı unsurları”nın değişken kabullere dayalı olmasından kaynaklanmaktadır.
81
Zarar hesabı, birtakım varsayımlara dayalı ve belli unsurlardan yola çıkılarak yapılmaktadır. Bu meyanda söz konusu unsurları “Dönem esası” (Gerçekleşen dönem – Gelecek dönem), “Olay tarihi” , “Gelir / ücret” (Bu gelirin yıllık miktarı, hesap tarihine kadar gösterdiği artışlar), “Beklenen ömür süresi”, “Farazi emekli ikramiyesi /kıdem tazminatı” , “Yaşlılık dönemi baz gelir miktarı”, “Desteklik süreleri”, “ Destek payları (oranları)”, “Evlenme şansı indirimi”, “Kullanılacak iskonto yöntemi”, “Faizlendirme”, “İş göremezlik oranları ve saptanması” , “Efor kaybı”, “Bakıcı tazminatı”, “Kusur oranı”, “peşin sermaye değeri” vb. şeklinde saymak mümkündür.
82
Kuşkusuz, bu unsurların ne şekilde saptanacağı konusunda uygulamada bir birlik bulunmamaktadır.
83
Bu unsurlar üzerinde satırbaşlarıyla durmayı ve varsa getirilen eleştirileri belirtmekte yarar görüyoruz :
84
Dönem Esası :

İş göremezlik tazminatında ya da destekten yoksun kalma tazminatında zarar hesabı , iki ayrı dönem halinde yapılmakta olup, bu konuda uygulamada bir tereddüt bulunmamaktadır. “Gerçekleşen dönem (fiili çalışma dönemi)” de denilen I. dönemde, olay/ölüm tarihi ile karar tarihi arasındaki sürede zarar somut olarak gerçekleştiğinden ve peşin ödeme söz konusu olmadığından; iskonto yoluyla peşin sermaye değeri belirlemesi yapılmamaktadır.
85
Öğretide, bu dönemde evlenme şansı indirimi uygulanmaması gerektiği, bu devre tazminatının toplamı üzerinden olay tarihinden faiz yürütülmesinin davacının nedensiz zenginleşmesine yol açtığı öne sürülmektedir.[25]
86
“Gelecek dönem” olarak nitelendirilen ve çalışma dönemini kapsayan “aktif dönem” ile emeklilik sürecini kapsayan “yaşlılık dönemi” olmak üzere iki alt başlık altında değerlendirilen ve karar tarihinden sonra gerçekleşen II. dönemde “İskontalandırma” esası genel kabul görmüşse de; buna kimi eleştirilerin de yöneltildiği gözlenmektedir:
87
“….. Zarar gören şahsa hüküm tarihinden sonraki devre için tamamen istisnai durumlar haricinde, genel olarak hüküm tarihindeki yıllık gelir kaybının iradın geri kalan devam süresi (seneler adedi) ile çarpımından elde edilecek meblağın tazminat olarak verilmesi ve bu meblağa hüküm tarihinden itibaren faiz yürütülmesi yerinde ve isabetli olacaktır….. Son enflasyon + refah payı toplamı, müteveffanın hüküm tarihinden sonraki devrede gelirinde ve gelir kaybında müterakki irad olarak dikkate alınmalıdır. Bu şekilde, uzun boylu peşin değer hesapları, gelecekteki enflasyon ve iskonto faiz hadlerinin tahmini vs. gibi meseleler ortadan kalkacak, bilirkişi raporlarının kontrolu son derece basit bir hal alacak, bugün yapılmakta olan çeşitli hesap hatalarına mahal kalmayacak ve belki bilirkişi mütalaasına başvurulmasına ihtiyaç bile hissedilmeyecektir….”[26]
88
Aktif dönem genelde 60 yaşa kadar olan dönemdir. Ancak, iş ve mesleğe göre, iş veya mesleğin görülmesine göre bu yaş sınırı değişebilir. Yargıç tarafından her olayın özgün koşullarına göre, kazalının/ ölenin hangi yaşa kadar fiili çalışma, hangi yaştan sonra yaşlılık dönemi için zarar hesabı yapılması gerektiği belirlenerek görevlendirme yapılması gerektiği ifa edilmektedir. [27] Genel varsayım, kazalının/ölenin 60 yaşına geldiğinde emekli olacağı ve yaşlılık geliri elde etmeye başlayacağıdır. Zarar hesabında bu dönem gelirinden dolayı da doğan zararın hesaplanması gerekir. Yaşlılık gelirinin hesaplanmasında, bağlı olunan bir sosyal güvenlik kurumu varsa onun gelir bağlama ölçütleri dikkate alınmaktadır. Bu gelir, fiili çalışma dönemindeki gelir artışı gibi (%10) artacak bir gelir olacaktır.[28]
89
Ücret / Gelir :
Gerçekleşen dönem hesaplamasının yapılmasında belirgin tek hesap unsuru ücret/gelir’dir. Gelir unsuru, olay tarihi ve hesap tarihi itibariyle ya bellidir ya da saptanabilir mahiyettedir.
90
Gerçekleşen zararın hesabında , olay tarihi ile hüküm tarihi arasında zarara uğrayanın kazançları toplanmakta ve zararın derecesiyle (iş göremezlik halinde) çarpılarak, gerçekleşen zarar bulunmaktadır.[29]
91
Tazminat hesabında gözetilecek ücret (söz konusu olan işçi ise), işçiye ödenen günlük veya aylık çıplak ücrete ek olarak sağlanan, parayla ölçülmesi mümkün bütün ekonomik faydaları (ücret, yiyecek / yemek / yol / yakacak / aile yardımları, ikramiye ve teşvik primleri vb.) kapsar.[30]
92
Ücretin saptanmasının sosyal güvenlik prim ve bordroları ile kanıtlanmasına gerek olup olmadığı konusunda bir birlik olmadığı görülmektedir. Bu konuda AŞÇIOĞLU, “Mahkemeler zaman zaman, mesleki kuruluşlardan kişinin aylık, günlük gelirini sormakta ve bunlara verilen yanıtlar çoğunlukla soyut açıklamaları içerdiği için, değerlendirmede kanıt olarak kabul edilmesi yanlış olmaktadır….”[31] derken; Tural, “…Bir mühendisin veya mesleki ustanın, ustabaşının asgari ücretle çalıştığının yaşamın olağan akışına aykırı olduğu hallerde, bordrodaki imza dikkate alınmadan, gerçek ücret miktarının belirlenerek hesap verisi olarak bilirkişiye verilmesi gerekir….”[32] görüşünü serdetmektedir.
93
Yargıtay’ın İçtihatlarının[33] da bu yönde olduğu görülmektedir.[34]
94
Zarar görenin (kazalının/ölenin) rapor tarihinde bilinen en son gelirinin fiili çalışma dönemince her yıl % 10 artacağı hususu, Yargıtay İçtihatlarıyla benimsenmiş olan bir başka varsayımdır. Bu varsayımın, asgari ücret artışları, memur ve işçilerin yıllık zam oranları ve enflasyon dikkate alındığında, toplumsal gerçeğe uygun düşmediği öne sürüldüğü[35] gibi; bunun hatalı olduğuna ilişkin değerlendirmelerde de bulunulduğu görülmektedir:
95
– “…. Yargıtay, uzun seneler hesaplamada, gelecekteki geliri için %5 artırmayı ve bu oranı peşin sermaye değerinin belirlenmesinde de (iskonto oranında) uygularken, son senelerde her iki oranı da % 10 olarak değiştirmiştir…. El yordamıyla getirilen bu kural, gelir artışında ekonomik olgu ve kavramların araştırılmamasından kaynaklanmaktadır….”[36]
96
– “….. Tatbikatta bilirkişi raporlarında %10 zam ve %10 iskonto sonuç olarak birbirini ifna etmiyor ama, bu yapılan fahiş bir hesap hatasının sonucudur. Bilirkişiler hüküm tarihindeki gelir kaybını her sene % 10 zam yapılması neticesinde meydana gelen müterakki iradı yıllık vasati bulmak suretiyle, yıllık taksit miktarları eşit olan bir irada tahvil ve sonra bunu % 10 iskontoya tabi tutuyorlar ki, kesinlikle yanlıştır ve sigorta matematiğinde böyle bir yöntem yoktur ve müterakki bir iradın nasıl iskonto edilerek peşin değerinin hesaplanacağı matematikten anlayan kişilerce bilinen bir gerçektir….[37]
97
Peşin Değer Hesabı – İskonto – İşleyecek Zarar :

Tazminat alacaklısının hakkı, önceki ekonomik durumunun korunması iken, eğer iratların toplamı kadar bir paranın toptan verilmesi suretiyle, en azından erken ödenen taksitlere düşen bileşik faizler nispetinde, fazla ve haksız bir ödeme yapılmış olacağı gibi, borçlu da hukuken sorumlu olmadığı bu ödemeden dolayı mağdur olacaktır. Bu açıdan bakılınca, iratların sermayeleştirilmesi ya da iratların “peşin ödeme değeri” nin tespiti büyük önem taşır.[38]
98
“İşleyecek zarar”ın hesabında, rapor tarihindeki yıllık gelirin her yıl %10 arttırılarak, kalan faal ömürde kazanılabilecek gelirlerin toplanmasından sonra, elde edilen miktarın bugünkü peşin değerinin %10 iskontoyla hesaplanarak sonuca gidildiğine yukarıda işaret edilmişti.
99
“İşleyecek zarar” hesabında başlıca şu iskonto yöntemlerine işaret edilmektedir:
100
– Ortalamalar sistemi veya ortalama ücret sabit rant sistemi (ki bu sistem de aritmetik ortalama, geometrik ortalama ve harmonik ortalama olarak üç alt başlık altında uygulanmaktadır.)
101
– Progressif rant tekniği[39] (Bu yöntemi Bileşik Faizle Peşin Değer Bulma – I/Kn – Yöntemi olarak niteleyenler de[40] bulunmaktadır.
102 Bu ayırıma ilaveten “Basit Faizle İskonto” yönteminin de uygulanabileceğine işaret eden yazarlar görülmektedir.[41]
103
Adli yargıda peşin değer hesaplama işleminin 1994 yılı başına kadar “ortalama gelir” yöntemiyle yapıldığı, bu tarihten sonra ise progressif rant yöntemine dönüldüğü görülmektedir.[42]
104
Bu yöntemin eleştirilerine gelince:
105
İş hukukunun yetkin ve saygın bir yargıcınca, bu konudaki gelişmeler ve varılan sonuç şu şekilde eleştirilmektedir:
106
“…. Hesap unsuru ömür belirlendikten sonra, diğer unsur kazanç unsuru da zaman zaman değişti. İlk başlarda ar//itmetik dizi ile geleceğin kazancı arttırıldı, ortalama yıllık kazanç belirlendi. %5 iskonto esasına göre sabit taksitli rant formulüyle sermayeleştirildi. Sonra, geleceğin kazancı geometrik ortalama ile hesaplandı; tutarı farazi çalışma süresine bölündü. Bulunan yıllık ortalama kazanç, yukarıdaki rant formülüyle sermayeleştirildi. Geleceğin kazancının tesbitinde geometrik artış oranı % 5 iken % 10’a çıkarıldı. Belirlenen ortalama yıllık kazanç % 5 iskonto emsalini esas alan rant formülüyle sermayeleştirildi, sonra rant formülündeki oran da % 10 alındı. Daha sonra sabit taksitli rant formülü terk edildi. İrat arttırım oranı ve kapital faiz oranı aynı olan progressif rant formülü kabul edildi. Bu yeni sistemde birbirine denk alınınca oranın önemi yok artık. İster 5, ister 10, ister 1000 alınsın, durum değişmez. Zarar, artık son yıllık kazancın bakiye yıl sayısı ile çarpıma eşit olur… Yargının kabul ettiği bugünkü çözümleri ben şahsen benimsemiyorum. İstatistik veriler Türkiye gerçeğini belirleyinceye kadar, ortalama ücret ve sabit rant tekniği ile zarar hesaplanmalı diyorum. Geleceğin kazancı için %2 – 6 arttırım ve faiz fiyatı % 5 olan sabit rant formülüyle de sermayeleştirmeyi geçici bir devre için uygun görüyorum. Esas itibariyle bugünkü sistemden vazgeçilip, sigorta matematiği ile bakiye ömür ve çalışma süresi belirlenmelidir…” [43]
107
Aşçıoğlu ise peşin ödeme değerinin belirlenmesinde ulusal gelişme hızının (%5) esas alınması gerektiğini; II. Dönem zararlarının tespitinde peşin sermaye değeri belirlenirken, her dönemin gelirinin peşin sermaye değerinin ayrı ayrı saptanması gerektiğini ileri sürmektedir.[44]
108
Bu konuda son olarak Çağa, SSK.’nın % 5 faizli komütasyon cetvellerini uyguladığını, halbuki Yargıtay’ın peşin değer hesaplarında % 10 iskonto uygulamakta olduğunu, arada önemli bir fark olduğunu, böylelikle SSK.’nın işçiye hak ettiğinden fazla ödeme yapmış olduğunu ifade etmektedir.[45]
109
Görüldüğü üzere, sorun henüz güncelliğini ve karmaşıklığını korumaktadır.
110
Beklenen Ömür Süresi (PMF Yaşam Tabloları) :
Bugün zarar hesabında, uygulamada herkesce 1931 tarihli yaşam (PMF) tablolarına başvurulmaktadır. Ne var ki, PMF’nin Türkiye gerçeklerine uygun olmadığı, bu nedenle ülke gerçeklerine uygun bir çalışma tablosunun yapılması gerektiği[46]; keza Devlet İstatistik Enstitüsünce hazırlanan Yaşam Tablosunun kullanılması yolunda Yargıtay’ın çaba sarfetmesinde yarar bulunduğu[47] yolunda eleştirilerin varlığı bir gerçektir.
111
“Beklenen ömrün” olay tarihi esas alınarak değil, rapor tarihi (hesap tarihi) esas alınarak saptanması gerektiği ileri sürülmektedir.[48]
112
Zararın Başlangıç Tarihi – Faiz :

Zararın başlangıç tarihi ve faiz konularında da gerek öğretide, gerek uygulamada bir birlik olmadığı görülmektedir. Saptadığımız şu iki görüşe işaret etmek istiyoruz:
113
– “ …. Hem gerçekleşen zarar için hem de işleyecek zarar için bilirkişi raporu tarihindeki gelir esas alınmalı ve faizin başlangıcı rapor tarihi olmalıdır….”[49]
114
– “…. Yapılan hesaplarda zararın başlangıç tarihi, bilirkişilerin büyük çoğunluğunca ‘malülüyete giriş tarihi’ olarak kabul edilerek hesaplama yapılır. Oysa temel zarar “can zararı”dır. Can ise olay anı ile yitikdir. Keza, faize başlangıç tarihi de olay tarihidir. Öyleyse zarar başlangıç tarihi de olay tarihi olmalıdır….”[50]
115
Emekli İkramiyesi – Kıdem Tazminatı :
Uygulamada, tazminatın saptanmasında bilirkişilerce zararın hesabında çoğu kez dikkate alınmayan bir diğer hesap unsuru, II. dönemde (aktif dönem sonunda) zarar görenin alacağı farazi emekli ikramiyesi / kıdem tazminatı zararıdır.[51] Bu unsurun dikkate alınıp alınmaması, tazminat hesaplarında büyük oynamalara yol açabilecektir.
116

Destekten Yoksun Kalma – Destek Süresi – Destek Payları (Oranları)

Destekten yoksun kalma tazminatının hesabında, hak sahibi olanların, örneğin eş ve çocukların destek sürelerinin saptanmasında, genellikle “eş” bakımından bir sorun görülmemektedir. Çoçuklar bakımından ise Yargıtay’ın kimi içtihatlarında kız – erkek ayırımı yapıldığı, erkek çocuklar yönünden destek yardımının 18 yaşla sınırlandığı, evli olmayan kız çocuklarının köyde yaşıyorsa 18, kentte yaşıyorsa 22 yaşında bu desteklik süresinin son bulacağının belirtildiği ve bilirkişilerin çoğunca bu hususa uygun hesaplama yapıldığı anlaşılmaktadır.[52]
117

Bu uygulamaya getirilen bir eleştiride, çocuğun destek süresinin saptanmasında kız – erkek ayırımı yapılmasının doğru olmadığı, bu desteklik sürelerinin toplumsal yaşama alışkanlıklarına, desteğin sosyal ve ekonomik çevresi etkenlerine göre yargıç tarafından belirlenmesi gerektiği öne sürülmektedir. [53] AYİM. uygulamasında bu süre, öğrenim gören çocuklar yönünden 25 yaşına kadardır.[54]
118

Ana – babaya desteklik süresi yönünden ne öğretide ne de içtihatlarda bir açıklığa rastlıyamadık. AYİM. uygulamasında ise desteğin anne ve babaya olan yardımının, onların yaşamları boyunca süreceği prensip olarak kabul edilmektedir[55].
119

Aşçıoğlu, bu konuda bir uygulama hatası olarak gördüğü şu hususa işaret etmektedir:
120

“…. İkinci dönemde, eş ile çocuğun destek tazminatı alacaklısı olarak birleşmesi durumunda ortalama gelir, çocuğun destek süresine (örneğin 5 yıl) göre değil, eşin destek süresine göre (örneğin 20 yıl) belirlenmekte ve çocuğun destek tazminatının hesabında kendi zarar ( istek) süresi dışında olan gelir artışlarından da yararlanmaktadır. Bu, hatalı bir uygulamadır….”[56]
121

Destek paylarının (oranlarının) saptanmasına gelince:
122

Ölenin destek isteyenlere verebileceği destek payları, tamamen “varsayıma” dayalı bir hesap unsurunu teşkil etmektedir. Uygulamada hemen hemen her bilirkişice bu konuda farklı bir oran saptandığına işaret edilmektedir. [57]
123

Konuya ilişkin iki saptamaya temas edelim:
124

– “…. Bu paylaştırma tatbikatta üç şekilde yapılmakta olup, Yargıtay istisnai durumlar haricinde her paylaştırma şeklini kabul etmektedir. Ancak, üç paylaştırma şeklide temelde ayrı olup, tazminatların farklı çıkmasına sebebiyet vermektedir. Belirtilen bu paylaştırma bazı hesap raporlarında, hak sahiplerinin miras hisseleri göz önünde bulundurularak yapılmakta, bazı bilirkişiler tarafından ise 506 Sayılı Kanunun 23 ncü maddesinin getirdiği esası benimseyerek, yıllık kazancın % 30’unu işçiye kendi ihtiyaçları için ayırdıktan sonra, kalan % 70’in %50’sini eşe, % 25’ini çocuklara, %25’nide anne ve babaya ayırmaktadırlar. Paylaştırmada kullanılan üçüncü şekil ise işçinin kazancı 100 pay kabul edilerek, bunun 30 payının kazanç sahibine, kalan 70 payın 40 payını eşe, bakiye 30 payının ise çocuklara, anne ve baba arasında paylaştırılması şeklinde…..”[58]
125

-“…. bir genelleme yapıldığında üç biçimde destek dağıtımı varsayımları olduğu görülmektedir:
126

*Kazalının gelirinin belli bir oranını kendisine ayırarak, diğer kısmını da eşi ile çocuklarına (ve varsa ana/babasına) değişken oranlarda dağıtım.
127

* Kazalının gelirinin % 30’unu kendisine ayırarak, geriye kalan % 70’ini de eşine 2, çocuklarına ise 1’er pay olarak dağıtan anlayış (İstanbul bilirkişileri yöntemi)
128

* Kazalının gelirinin tamamı esas alınarak, bunu kazalı ve eşine 2’şer, çocuklarına ise 1’er pay olarak dağıtan anlayış. (Ankara ve İzmir bilirkişileri yöntemi)”[59].
129

İşte bu değişken ve farklı tazminatlara hükmedilmesi sonucunu doğuran destek payları (oranları) sistemi, beraberinde şiddetli eleştiriyi de getirmiştir:
130

“…. Destek oranlarının somutlaştırılması işlemi bilirkişiler tarafından el yordamı ile yapılmakta ve zaman zaman SSK. ve Emekli Sandığınca belirlenen oranların uygulanması yeğlenmektedir. Oysa, Devlet İstatistik Enstitüsünün hazırladığı Hane Halkı Gelir ve Tüketim Anketi sonuçlarından yararlanarak somutlaştırma yapılması daha sağlıklı olacaktır….”[60]
131

Adli ve idari yargıda mevcut bu karmaşanın tam aksine, desteğin yardım görenlere ayıracağı paylar konusunda AYİM.’nin kabul ettiği ilke ve oranlar, bir tablo halinde uzun yıllar önce saptanmış ve bilirkişilere direktif olarak verilmiştir. Türk Tazminat Hukuku uygulamasında bir başka örneği olmadığını sandığımız bu tabloda destek payları belirlenirken; ölenin evli/bekar oluşu, desteğin anne ve babasının başka erkek evlatlarının olup olmaması, ana-babasının az da olsa geliri olup olmaması, desteğin geride bıraktığı çocuğunun bulunup bulunmaması gibi kriterler dikkate alınmıştır.[61]
132

Bakıcı (Yardımcı Kişi) Tazminatı:

Bu hesap unsuru da bir gerçek “zarar” kalemi teşkil etmektedir. Mevzuatta 506 sayılı Kanunun 20/4 ncü maddesinde ve SSK. Sağlık İşlemleri Tüzüğünün 11 nci maddesinde, sigortalının başka birinin yardımına muhtaç durumda sayılacağı haller sayılmış ve bu durumlarda sigortalıya bağlanan aylığın %50 arttırılarak ödeneceği hüküm altına alınmıştır. [62]
133

Bir AYİM kararında “bakıcı ücreti”nin hukuki mahiyeti şu şekilde açıklanmıştır:
134

“…bakıcı ücreti, maddi zarar kavramına dahil, kişinin yaşamını devam ettirebilmesi için üçüncü bir kişinin yardımına, bakımına duyduğu gereksinmeden ötürü sağlanan desteğe karşılık ödenen parasal gideri ifade eden bir kavramdır. Bu bağlamda, üçüncü kişinin sağladığı yardımın ücreti olarak, bakıcıya gereksinme duyanın mal varlığından çıkan bir değer ve haliyle bir zarar olduğuna göre, maddi zarar bünyesinde diğer kalemlerle birlikte ele alınıp, kül olarak bilirkişice hesap edilmesi gerekir…”[63]
135

Bu kalem nedeniyle zarar hesabının, uygulamada bilirkişilerce farklı şekillerde ele alınıp, sonuca gidildiği görülmektedir. Bu konuda belirlenen başlıca örnekler şu şekildedir:
136

Zarar görenin hesaplanan zararının 1/3’ünün bakıcı tazminatı olarak saptanması,
Asgari ücretin net miktarı kadar bir tutarın, hesaplanan zarar hesapları toplamına alınması,
Asgari ücretin brüt miktarı kadar bir tutarın, hesaplanan zarar hesapları toplamına alınması.[64]

AYİM uygulamasında ise, asgari ücretin net miktarı kadar bir tutar dikkate alınmakla beraber; 1995 yılı başından itibaren davacıların sakatlıklarının özelliğine göre 1/4, 2/4, 3/4 ya da 4/4 (tam) oranlarında asgari ücret tutarı bakıcı ücretine (tazminatına) hükmedilmektedir.[65]
137

Bu başlık altında getirilen yerinde bir öneriye de işaret etmekte yarar görülmektedir:
138

“…kazalının yaşamını sürdürmesi hangi niteliklere sahip bir kişinin yardımına bağlı görülüyor ise, “zarar baz”, buna göre saptanmalıdır. Örneğin, yaşamını sürdürebilmesi bir hemşirenin gözetiminde mümkün olabilecek kazalı için, bir hemşireye ödenmesi gerekecek para, zarar miktarı olarak hesaplanmalıdır. Yaşamın sürdürülmesi aile bireylerinin özel nitelikli destekleri ya da vasıfsız bir kişinin yardımı ile sürdürülebilir nitelikte ise, bu zarar asgari ücretin brüt miktarı üzerinden hesaplanmalıdır. Çünkü, bu yardımcı kişiye sigorta yapılacağı ve ödenecek ücretler nedeni ile gelir vergisi kesintisi yapılarak ilgili kurumlara yatırılacağı varsayımı, hukuki olmanın zorunlu sonucudur…”[66]
139

Malülüyet Derecesi (İşgöremezlik Oranı) – Efor Kaybı Tazminatı:

Malülüyet derecesinin (işgöremezlik oranının) tek başına bir zarar kalemi olmayıp, denkleştirmede dikkate alınması gerektiği bilinmektedir. Uygulamada SSK.Sağlık İşlemleri Tüzüğüne ek cetvellerde belirtilen bu derece /oranların, “Efor Kaybı” yönünden de dikkate alınacağı tabiidir.
140

Bilindiği üzere, beden gücü kaybına rağmen kişinin gelirinde bir eksilme olmaması halinde dahi, beden gücü kaybına uğrayan kişinin, aynı işi zarardan önceki durumuna ve diğer kişilere göre daha fazla bir güç (efor) sarfıyla yapabileceği olgusu, bu fazladan sarfedilen gücün tazmini gerektiği sonucunu doğurmuş ve bu “efor tazminatı” olarak adlandırılmıştır.[67]
141

AYİM’de son yıllarda gerek subay/astsubaylar yönünden, gerekse de yedek subay/erat yönünden yaygın bir “efor tazminatı” uygulaması görülmektedir. Bu konudaki çarpıcı örnekler şunlardır:
142

– “…Bölücü örgüt mensuplarıyla girişilen silahlı bir çatışmada yaralanan ve tedavisi sonunda ‘komando olamaz, sınıfı görevini yapar’ kararı verilen davacı subayın, uğradığı %23 oranındaki vücut fonksiyon kaybı nedeniyle müstehak olduğu efor tazminatının ödenmesi gerekir…”[68]
143

– “…Geçirdiği helikopter kazasına bağlı olarak yaralanan ve tedavisi sonunda sınıfı görevini yapar raporu verilen davacı astsubayın, olaydan önce almakta olduğu aylık ile olaydan sonra almaya devam edeceği aylık yönünden bir noksanlık yoksa da, sağlık kurulu raporuna göre uğradığı %30 fonksiyon kaybına göre, aynı işi sakatlanmasından önceki durumuna göre daha fakla bir eforla sarfıyla yapacağı gerçeğinden hareketle, bu kaybı gidermek üzere maddi tazminata müstehak olduğu kuşkusuzdur…” [69]
144

– “…Görevli bulunduğu helikopterle personel indirirken teröristlerce açılan ateş sonucu yaralanan, tedavisi sonucu sınıfı görevini yapar raporu verilmekle beraber, %5 vücut fonksiyon kaybına uğradığı belirlenen davacı astsubayın, aynı işi sakatlanmasından önceki duruma ve diğer kişilere göre daha fazla bir güç (efor) sarfıyla yapacağından hareketle, tespit edilen bu efor kaybı karşılığı efor kaybı tazminatının verilmesi gerekir…”[70]
145

– “…Davacının vatani görevini yaptığı sırada emredilen bir görev esnasında parmağının ezilerek kesilmesi neticesinde yedek askerlik görevini yapar kararı almakla birlikte, geçirdiği yaralanma sonucu vücut fonksiyonunda meydana gelen kaybın, efor tazminatı yoluyla giderilmesi gerekir…”[71]
146

Nihayet son iki kararda da, yedek subaylık hizmetleri öncesi komiser muavini ve öğretmen olarak görev yapmakta olan iki davacının, önceki işlerine dönmelerine engel teşkil etmeyecek, ancak vücut fonksiyon kaybına yol açacak şekilde sakatlanmaları karşısında; her ikisine de efor tazminatına hükmedilmiştir.[72]
147

Danıştay uygulamasının ise aksi yönde olduğu gözlenmektedir:[73]
148

“…Dava, davacının geçirdiği iş kazası sonucu sağ kolunu kaybetmesi ile %52 oranında sakat kaldığından bahisle uğradığı maddi ve manevi zararın yasal faizi ile tazmini istemi ile açılmıştır. İdare Mahkemesince, davacının yaptığı görevin bünyesinde risk taşıması ve olayın meydana gelmesinde davacının ağır kusurunun bulunmaması nedeniyle maddi tazminata hükmedilmiştir. Dava konusu olayda ise davacının sağ kolunun sakat kalması nedeni ile uğradığı zararın tespiti için yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen raporda, davacının olay sonrası aynı işyerinde çalışmaya devam ettiği ve maaşında bir kesinti ve azalmanın olmadığı belirtilmiştir. Ayrıca dava dosyasının incelenmesinde, uğranılan sakatlık nedeniyle davacının sakatlık indiriminden yararlandığı tespit edilmiştir. Bu durumda yukarıda belirtilen ve ortada kesin, oluşmuş ve gerçek bir zarar bulunmadığı hususu dikkate alınmadan maddi tazminat isteminin kabulü yolunda verilen kararda hukuki isabet bulunmamaktadır…”[74]
149

Yukarıda ana başlıklar altında açıklanmaya çalışılan “zarar hesabı unsurları”nın uygulamada birlik değil, çokluk olgusuna yol açtığı ve henüz sorunun çözüm aşamasından çok uzak olduğu açıkça gözlenmektedir. Nitekim bu karmaşa ve çokluk olgusu, öğretide Aşçıoğlu tarafından da farklı bir cephesiyle eleştirilmiştir:
150

“…Cismani zarar ve ölüm nedeni ile açılan tazminat davalarında bugünkü yöntemle yargılamasına devam edildiği takdirde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6 ncı maddesinde kabul edilen ‘Adil Yargılanma Hakkı’ gerçekleşmediği iddiasına dayanılarak, sorunu İnsan Hakları Mahkemesi önüne getirme ve sonuç alma olanağı vardır. Başkaları zorlamadan, doğru olanı, çağdaş olanı araştırıp uygulayalım…”[75]
151

“Başkaları” (!) zorlamadan, doğru ve çağdaş olan hesap yöntemleri nasıl uygulanacak, uygulamada birlik nasıl sağlanacaktır? Tazminatla meşgul olan adli, idari ve askeri idari yargı kolları arasındaki bu konuya ilişkin aykırılık ve benzemezlik nasıl halledilecektir. Yargıtay’ın kendi Daireleri arasındaki içtihat farklılıkları nasıl giderilecektir? Yüzlerce adliye mahkemelerinin belki binlerce bilirkişisi arasındaki yöntem farklılıklarına nasıl çözüm bulunacaktır?
152

İşte bu sorulara bir cevap alınabilmesi bakımından, tazminat hukuku ile yakından ilgili iki avukat tarafından Yargıtay’a “İçtihadı Birleştirme” başvurusu yapıldığı görülmektedir. Bu başvurulardan ilkinde talep, “Bedeni bütünlüğün bozulması veya ölüm hallerinde hüküm altına alınan tazminatların niteliği, belirleme-takdir biçimi ve bunlara yürütülecek faizin başlangıç tarihi bakımından aynı biçim, kapsam ve içerikte hukuka uygun niteleme yapılarak, içtihat aykırılığının giderilmesi dileği…”[76] olarak ifade edilmiş; ikincisinde talep, “Destekten yoksun kalma ve iş göremezlik tazminatlarına yürütülecek faizin başlangıç tarihleri sorununda oluşan içtihat farklılığının, içtihatların birleştirilmesi yoluyla giderilmesi istemi…”[77] olarak belirtilmiştir.
153

Bu başvurulardan her ikisi de işlem görmemiş; ancak ikincisinin konusu 9.Hukuk Dairesinin faiz konusundaki içtihadından dönmesiyle, bir bakıma çözüme kavuşmuştur.
154

Yargıtay’ın tazminat hesabı ile meşgul olan görevli Daireleri arasında bile hesap ve yöntem birliği farklılıkları giderilmeden, tüm ülke çapında (en azından adli yargıda) bir birliği sağlamak, bugünün koşullarında neredeyse “imkansız” görünmektedir. Bu birliğin yolu içtihat istikrarından, gerekiyorsa içtihat birliğinden (içtihadı birleştirmeden) geçmektedir. Ama bu pek zor ve zahmetli iş nasıl ve ne şekilde sağlanacaktır? İşte bu soruya verilecek cevap, kanımca netleşmiş değil.
155

IV. ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİNİN ZARAR HESABI YÖNTEMİNE İLİŞKİN KISA HATIRLATMA VE NOTLAR

AYİM’nin tazminatın hesaplanmasında gözettiği unsurlar ve bu meyanda zarar/yarar hesapları ile denkleştirme kriter ve sırasına ilişkin kapsamlı açıklama ve ekler (tablo ve cetveller) dört yıl önceki bildirimizde yer aldığından[78]; burada yeniden tekrar edilmeyecektir. Burada, aradan geçen dört yıl süresince varsa farklılıklar ve değişik uygulamalar, kısa notlar şeklinde belirtilecektir.
156

İşte bu konudaki hatırlatma ve kısa notlar:
157

– Efor kaybı ya da iş göremezlik tazminatı yönünden, eğer davacı arızası SSK. Sağlık İşlemleri Tüzüğüne ekli cetvellerde yer almıyorsa, sağlık kurulu raporunda belirlenen orana itibar edilmektedir.[79]
158

– Askere gelmeden önce yurtdışında çalıştığı saptanan ve salt askerlik nedeniyle yurda dönen davacının bu hizmeti sırasında sakatlanması nedeniyle zarar hesabı; aldığı yurtdışı aylıkları gözetilerek yapılmaktadır.[80]
159

– 25.8.1999 tarih ve 4447 sayılı Kanunla Sosyal Güvenlik mevzuatında yapılan değişiklikten (emeklilikte yaş sınırı uygulaması) sonra, erkeklerde 60 yaştan önce emeklilik imkanının olmamasına karşın (subaylar için kadrosuzluk, astsubay ve uzman jandarmalar için 55 ve 56 olan yaş hadleri hariç) 3269 sayılı Kanunda henüz bu yönde değişiklik yapılmaması karşısında; uzman erbaşların 45 yaşında emekli olacakları varsayılarak, zarar hesabı buna göre yapılmaktadır.[81]
160

– Evlatlık verilen desteğin (somut olayda vurularak ölen astsubay) evlat edinen anne-babaya tam olarak destek olacağı kabul edilmiş ve destek payları bu kabul doğrultusunda paylaştırılarak, zarar hesabı saptanmıştır.[82]
161

– Gaip düşen (terörist baskını sırasında akibeti meçhul kalan) erin, Medeni Kanunun 30 ve 31 nci maddeleri uyarınca “ölüm karinesi” ya da “gaipliğine” karar verilinceye kadar sanki hayatta imiş gibi, tam yargı davasına esas eylemin vuku bulduğu tarih ve buna dayalı mecburi idari başvuru ya da dava açma sürelerinin işlemeyeceği belirtilerek; gaiplik kararından çok önceki “farazi terhis tarihi” esas alınıp, zarar hesabı yapılmıştır.[83]
162

– Subay/Astsubay ve Uzman Jandarmalar için iş göremezlik tazminatı yönünden öngörülen bir yarar kalemi olan “farazi asgari ücret gelirleri” uygulaması[84] devam etmekte olup; adli yargı uygulamasında farazi emeklilik gelirlerinin yanı sıra ayrıca bu şekilde ek bir yarar hesabı yapılmamaktadır.
163

– Sakatlığı nedeniyle sınıf değiştirerek göreve devam etme imkanı varken, isteği üzerine malülen emekliye sevkedilen subay/astsubayların uğradığı zararın kendi davranışından kaynaklandığı ve ekonomik geleceğinin sarsılmasına davacıların bu davranışının yol açtığı, bu nedenle de maddi tazminat isteminin haksız olduğu yolundaki eski içtihattan dönülmüş; uçuş nedeniyle kulaklarından arızalanan ve isteği üzerine emekliye ayrılan pilot subayın, “uçucu personel olarak ömür boyu elde edeceği gelirler ile sınıf değişikliği durumunda yer hizmetindeki personel olarak ömür boyu elde edeceği gelirler arasındaki farkın peşin değerli tutarından ibaret olan” maddi zararının[85] tazmini yoluna gidilmiştir.[86]
164

– Denkleştirmede Borçlar Kanununun 43 ncü maddesinin idari yargıda yansıması olan “Hakkaniyet indirimi”ne seyrek olarak gidilmiştir. Bu meyanda son örnekler; el bombası patlaması sonucu sakatlanan bir astsubayın 30,9 milyar olan tazminat hak edişinin 20 milyar liraya[87], namluda sıkışan havan mermisinin patlaması sonucu sakatlanan bir astsubayın 44,6 milyar olan tazminat hak edişinin 30 milyar liraya indirilmesinden ibaret bulunmaktadır.[88]
165

– Yasal faiz oranlarında önce Bakanlar Kurulu kararı ile yapılan düzenleme %50 akabinde de 15.12.1999 tarih ve 4489 sayılı Kanunla yapılan yeni yasal düzenleme sonucu saptanan faiz oranlarının (%60), tazminat hesaplamalarında bilirkişice dikkate alınması direktifi verilmiş ve bilirkişi hesapları bu son duruma göre yapılmaya başlanmıştır
166

SONUÇ:

Zarar hesabının unsurlarında ve uygulama şeklinde, keza hesaplama yöntemlerinde bir birlik olmayışı, beraberinde kimi kez aynı tür olayda arada milyarlara varan farklı sonuçlara (tazminatlara) varılması olgusunu getirmekte; bu da hem adalet duygularını incitmekte hem de tazminatın sınırlandırılması düşünce ve eğilimini çağrıştırmaktadır.
167

Bu “çokluk”, “farklılık” ve “karmaşa”nın hem aynı yargı kolunda (örneğin adli yargıda), hem de farklı yargı kollarında (idari yargıda, askeri idari yargıda) bir “birlik” ve “düzen”e kavuşturulması için üretilebilecek yegane çözüm yolu eleştirisel aklın ışığında yetkili Yüksek Yargı Organlarınca üretilecek “ilke içtihatları”dır.
168

Dört yıl önceki tebliğde belirtilen sonuç, bugün için de geçerlidir: AYİM uygulaması-eleştirilebilir ve haklı görülebilir kimi eksikliklerine karşın- diğer yargı kollarında bir model olarak ele alınıp irdelenebilir ve geliştirilebilir.
169

——————————————————————————–

[*] 11-13 mayıs 2000 tarihinde Galatasaray Üniversitesi ile İstanbul Barosunca Müştereken düzenlenen “Türk Sosyal Güvenlik Hukukunda Sorunlar ve Çözüm Önerileri” konulu sempozyumda, panelde sunulan metindir.

[*] Dz. Hakim Albay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Üyesi.

1 Serdar ÖZGÜLDÜR, “İdare Hukukunda Tazminat Hesabının Unsurları ve Hesaplama Yöntemi : AYİM. Uygulaması”, İş Hukukuna İlişkin Sorunlar ve Çözüm Önerileri 1996 yılı Toplantısı : Destekten Yoksunluk ve Cismani Zararlarda Sorumluluk ve Tazminat , Galatasaray Üniversitesi Yayını, İstanbul 1996, S.128 –182.

[2] İl Han ÖZAY, Günışığında Yönetim, İstanbul 1995, s.447, Dipnot :873.

[3] Yüksel ESİN, Danıştay’da Açılacak Tazminat Davaları, II. Kitap, Ankara 1976, s.441.

[4] Mustafa Reşit KARAHASAN, Sorumluluk ve Tazminat Hukuku, C.I, İstanbul 1989, s.79.

[5] AYİM. 3.D. 22.05.1979; E.1979/218, K.1979/252.

[6] Hüseyin HATEMİ, “Ölüm ve Beden Bütünlüğü Alanında Giderim”, Ölüm ve Cismani Zarar Hallerinde Zararın ve Tazminatın Hesap Edilmesi Sempozyumu, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara 1993, s.4.

Yazar, bu görüşünü açıkladıktan sonra, ölüm zararlarında maddi ve manevi giderim olarak mirasçılara ödenecek toplam tutarın, kural olarak ve herkese eşit biçimde 1000 Cumhuriyet altını olması gerektiği; cismani zararlarda ise sakatlığın derecesine göre 1000 altının 1/10”u ile 6/10’u arasında hükmedilmesi gerektiğini önermektedir.

[7] Turabi Tural, Tazminat ve Hesaplanması, Ankara 2000, s.5 – 11

[8] Ahmet İyimaya, “İnsan Zararları Konusunda Belirtmekte Olan Bazı Yeni Eğilimlerin Analizi”, Sorumluluk Ve Tazminat Hukuku Sorunları, C.II, Ankara 1995, s.3 – 4.

[9] Özgüldür, s.146 -149.

[10] Teoman Ozanoğlu, Ölüm ve Cismani Zarar Hallerinde Zararın Ve Tazminatın Hesap Edilmesi Sempozyumu, Ankara 1993, Tartışmalar, s. 13 -14.

[11] Çetin Asçıoğlu, “Tazminat Hesabında Yöntem Sorunu”, Ölüm ve Cismani Zarar Hallerinde Zararın Ve Tazminatın Hesap Edilmesi Sempozyumu, Ankara 1993, s.62, 71 ve 77.

[12] Necip Kocayusufpaşaoğlu, “Genel Rapor”, Ölüm Ve Cismani Zarar Hallerinde Zararın Ve Tazminatın Hesap Edilmesi Sempozyumu, Ankara 1993, s.184.

[13] Turabi Tural, Tazminat Ve Hesaplanması, s.21.

[14] Turabi Tural, “ Tazminat Hesapları”, Ölüm Ve Cismani Zarar Hallerinde Zararın Ve Tazminatın Hesap Edilmesi Sempozyumu, Ankara 1993, s.209

[15] Mustafa Kılıçoğlu, “Cismani Zararlarda Tazminat Hesaplamalarına ilişkin Sorunlar Ve Çözüm Yolları“ , Yargıtay Dergisi, C.25, S.4, Ankara, Ekim 1999, s.609.

[16] Bu konuda daha kapsamlı bilgi için bkz. Özgüldür, s.147 –148.

[17] AYİM. 2.D.nin 02.02.2000 tarih ve E.1999/236, K.2000/58 sayılı kararı.(Aynı yönde AYİM.2.D. 05.01.2000; E.1999/139, K: 2000/7)

[18] Turabi Tural, Tazminat Ve Hesaplanması, s.22.

[19] AYİM. 2.D.nin 27.05.1998 tarih ve E.1997/731, K.1998/432 sayılı kararı.

[20] Ölüm Ve Cismani Zarar Hallerinde Zararın Ve Tazminatın Hesap Edilmesi Sempozyumu, Ankara, 10 –11 Aralık.

[21] Tahir Çağa- Ahmet Gökçen – Tevfik Güran, “Ölüm Ve Cismani Zarar Hallerinde Ödenecek Tazminatın Hesabına Dair” , Ölüm ve Cismani Zarar Hallerinde Zararın Ve Tazminatın Hesap Edlmesi Sempozyumu, Ankara 1993, s.33 –36.

[22] Turabi Tural, Tazminat Ve Hesaplanması, s.5.

[23] Turabi Tural, Tazminat Ve Hesaplanması , s.113 –122.

[24] Turabi Tural, Tazminat Ve Hesaplanması, s.123 –134,

[25] Aşçıoğlu , s.75.

[26] Çağa – Gökçen – Güran, s.31 –32.

[27] Turabi Tural, Tazminat Ve Hesaplanması, s. 23.

[28] Tural, s.24.

[29] Kılıçoğlu, s.616.

[30] Tural, s.26.

[31] Aşçıoğlu, s.65.

[32] Tural, s.26.

[33] Tural, s.32 –33’te belirtilen Yrg. 21.HD. İçtihatları.

[34] AYİM. uygulaması Aşçıoğlu’nun görüşü doğrultusunda olup, bordro dışında başkaca kanıta itibar edilmemektedir.

[35] Tural, s. 41.

[36] Aşçıoğlu, s.68.

[37] Tahir Çağa, Ölüm ve Cismani Zarar Hallerinde Zararın Ve Tazminatın Hesap Edilmesi Sempozyumu, Tartışmalar, s.53.

[38] Sema Güleç – Uçakhan, Maddi Tazminat Esasları Ve Hesaplanması, Ankara 1995, s. 638.

[39] Kılıçoğlu, s.623. Yazar, bugün bütün dünyada peşin değer hesabının progressif rant tekniği ile yapıldığını işaret etmektedir.

[40] Tural, Tazminat Ve Hesaplanması, s. 45.

[41] Tural, s. 48.

[42] Tural, s. 45.

[43] Hakkı Aktaş, “Genel Değerlendirme”, İş Hukukuna İlişkin Sorunlar Ve Çözüm Önerileri 1996 yılı Toplantısı: Destekten Yoksunluk Ve Cismani Zararlarda Sorumluluk Ve Tazminat, İstanbul 1996, s.361 –362.

[44] Aºçıoğlu, s.69 ve 76.

[45] Tahir Çağa, Ölüm Ve Cismani Zarar Hallerinde Zararın Ve Tazminatın Hesap Edilmesi Sempozyumu, Tartışmalar, s.53.

[46] Aktaº, s.67.

[47] Aşçıoğlu, s. 67

[48] Tural, Tazminat Ve Hesaplanması, s.40.

[49] Kılıçoğlu, s. 628.

[50] Tural, s. 33.

[51] Tural, s. 57.

[52] Argun Bozkurt, “İş Kazası Nedeniyle Açılan Tazminat Davalarında Hesaplama Ve Bazı Tablolar”, Ankara Barosu Dergisi, Sayı:1995/2, s.51.

[53] Tural, s.78.

[54] Özgüldür, s.155.

[55] Özgüldür, s.155.

[56] Aşçıoğlu, s.76.

[57] Tural, s.77.

[58] S.Kaya Sepici, “Maddi Tazminat Hesabı Unsurları Tazminatın Hesaplanması”, İstanbul Barosu Dergisi, C.61, Sayı:4-5-6, İstanbul 1987, s.270.

[59] Tural, s.77.

[60] Aşçıoğlu, s.72.

[61] Bu konuda kapsamlı bilgi için bkz.Özgüldür, s.153-154, 171-176.

[62] Tural, s.54.

[63] AYİM.2.D.nin 27.5.1998 tarih ve E.1997/731, K.1998/432 sayılı kararı.

[64] Tural, s.55.

[65] AYİM. 2.D.’nin 24.11.1999 tarih ve E. 1998/942, K. 1999/710 sayılı kararı.

[66] Tural, s.57.

[67] Yargıtay 4.HD.19.4.1982 tarih ve E.1982/3059, K.1982/3938 sayılı kararı.

[68] AYİM.2.D.nin 24.12.1997 tarih ve E.1996/465, K.1997/1064 sayılı kararı; AYİM Dergisi, S.12, Ankara 1998, s.950.

[69] AYİM.2.D.nin 14.5.1997 tarih ve E.1996/563, K.1997/458 sayılı kararı; AYİM Dergisi, Sayı:12, Ankara 1998, s.953.

[70] AYİM.2.D.nin 6.5.1998 tarih ve E.1997/927, K.1998/437 sayılı kararı; AYİM Dergisi, Sayı:13, Ankara 2000, s.783.

[71] AYİM.2.D.nin 17.6.1998 tarih ve E.1997/54, K.1998/495 sayılı kararı; AYİM Dergisi, Sayı:143, Ankara 2000, s.786.

[72] AYİM.2.D.nin 15.9.1999 tarih ve E.1998/709, K.1999/551; 10.3.1999 tarih ve E.1998/678, K.1999/168 sayılı kararları.

[73] Danıştay 10.D.nin 9.12.1998 tarih ve E.1997/6231, K.1998/6547 sayılı kararı.

[74] Zikreden ve eleºtiren Tural, s.17-18.

[75] Aşçıoğlu, s.78.

[76] Av.Turabi Tural’ın 9.9.1994 tarihli İçtihadı Birleştirme talebi.

[77] Av.Ahmet İyimaya’nın 1995 yılı başlarında yaptığı İçtihadı Birleştirme talebi.

[78] Bkz.Özgüldür, s.128-182.

[79] AYİM.2.D.nin 9.4.1999 tarih ve E.1998/552, K.1999/358 sayılı kararı.

[80] AYİM.2.D.nin 16.9.1998 tarih ve E.1996/176, K.1998/605 sayılı kararı.

[81] AYİM.2.D.nin 5.4.2000 tarih ve E.1999/152, K.2000/201 sayılı kararı.

[82] AYİM.2.D.nin 5.1.2000 tarih ve E.1999/139, K.2000/7 sayılı kararı.

[83] AYİM.2.D.nin 12.11.1997 tarih ve E.1995/868, K.1997/868 sayılı kararı.

[84] Bu konudaki açıklama için bkz.Özgüldür, s.163.

[85] Bilirkişi raporu uyarınca ve davacının istemi bağlı kalınarak OTUZ MİLYAR LİRA maddi tazminata hükmedilmiştir.

[86] AYİM.2.D.nin 3.3.2000 tarih ve E.1999/23, K.2000/135 sayılı kararı.

[87] AYİM.2.D.nin 24.3.1999 tarih ve E.1998/770, K.1999/246 sayılı kararı.

[88] AYİM.2.D.nin 29.9.1999 tarih ve E.1998/377, K.1999/691 sayılı kararı.

TRAFİK KAZALARINDA BİLİRKİŞİLİK

Trafik Kazalarında Bilirkişilik
Kemal ÖZÜM

2918 sayılı KTK 81 ve devamı maddeleri kazaya karışanların yükümlülükleri–tedbirler konusunu ve trafik kazalarında bilirkişiliği tali-asli kusurluluk halleri ve işleten-sürücü sorumluluklarını hükme bağlamıştır.
2918 sayılı yasanın yaralı düzenleme hükümleri 1983 yılına kadar kazaya karışan insanlarımızın (sanık-mağdur-sorumlu) hallerini oldukça kapsamlı çözüme katkılar sağlamıştır.
Örneğin;kaza sonrası yapılması gerekenler:
Sigorta ile ilişkiler- taşıt işletenlerin sorumlulukları-hatır taşımasında sorumlulukları-tazminat davaları-ceza davaları konusunda önemli çözümler getirmiştir. Teknik arıza tanımına ışık tutmuştur. Garanti fonu ihsas edilmiştir.
Karayollarında; yalnız maddi hasarlı kazalar için tarafların karşılıklı anlaşmaları halinde 765 Sayılı TCK 565. maddesinden kaynaklanan vatandaşı uzun süre seyahatinden, işinden, gücünden alan bürokratik yargı külfetinden kurtarmıştır.

2918 sayılı KTK 81. maddesinde trafik kazasına karışanlara bazı zorunlu görevler tevdi eder.
1.En önemlisi eğer kazada hafif yaralanmş veya kazayı ucuz atlatmış iseniz önce kullandığınız taşıtınızı ek tehlike yaratmayacak şekilde durdurmalısınız. Durduğunuz yerde güvenlik için önlam alınır (görünürlük, uyarı amaçlı park veya duraklama).
2.Bu güvenlik altında iken olaya el acak trafik polisine gerekli bilgileri derleyin toparlayın.
3.Tescil belegesi, kimlik, sürücü kimliği varsa sigorta poliçesi, alkol testi sonucu.
4.Zarar verilen bir eşya ya da bir mülk ise sahibine en kısa zamanda ulaşma.
5.Olay yerinde yalnız massi hasarla sonuçlanan trafik kazalarında, tarafların anlaşması halinde fiil başka bir suçu oluşturmuyorsa adli kovuşturmaya (yalnız uygulama sigorta poliçe şartlarının gerektirdiği alkollü hal aşırı yükleme vb. teminat dışı hallere bazı pratik önlemler eklemektedir) gerek kalmaz. Tarafların aralarında anlaşarak karşılıklı zararlarını kendi trafik sigortalarına bildirmelerinin en önemli gerekçesi adli kovuşturma yapılmaması TCK 565. maddesinin hükmünü uygulamamak içindir. Sonradan tespit tutanağı talep edilemez ve bu antlaşma kağıt üzerinde saptanır.
6.Traik polisine hatır taşıması ve teknik arıza tespiti ile ilgili olarak başvurularınızı yapınız. Fren-rod, cam sileceği, lastik patlaması, ani yol arızası, heyelan, köprü yıkılması, yükün yere düşmesi vb. arızaların tespiti ileride sizin için yararlı savunma sağlar.
7.Kazanın oluşuna ilişkin iz, delil, kanıtların vb. trafik kaza tespit tutanağına yazılması için olay yerinde açık, tarafsız ve kuşku yaratmayacak şekilde tutanağı tanzim edene bildiriniz.
8.Çarpıp kaçma olayında aracınız, eşyanız vb. şeyler üzerinde kalan her türlü (boya, çizik, ezik, kumaş parçası, far camı kırığı, fren hidrolik yağı vb.) delilleri trafik zabıtasına gösterin ve incelemesini isteyin
9.Yeşil-sarı-kırmız ışıkta geçme vb. haller için sonradan ispatı, kanıtlanması zor delilleri vb. zabıtaya yardım edecek dürüst tanıklarla değerlendirmeniz size ait hakların temini veya iadesinde yarar sağlar.
10.Yaralının hastaneye yetiştirilmesinde, sizin kazaya karışan aracın sürücüsü olmanız halinde, bir kuşku hali zor durumda kalmanıza neden olabilir.
11.Trafik kazalarında kusur tespiti Ceza Usul K.ları içinde tanzim edilecek tespit tutanağı, savcılık hz. soruşturması vb. kanıtlarla doğal gelişimi içinde yargıya bazı teknik doneler vermiştir.
Ancak Hukuk Usul K.ları, iş mevzuatı içinde, özellikle hukuki sorumluluk tespitinde sonraki bilirkişilerin işleten-işveren gibi hukuki yönden iddia-savunma vb. hakları aramada üzerinden yıllar geçmiş bir trafik–iş kazasının kusurları ortaya çıkarmak oldukça zor bir çalışma yaratır.
12. Kaza yerinde sonradan gelişebilecek tehlike boyutları ve önlemler.

Kuşkusuz trafik kazalarına el koyan Polis ve Jandarma güçlerinin kazanın araştırılması, kaza yerinin güvenliği konusunda çalışmaları olacaktır. Ancak kazaya karışan sürücülerin ve yakınlarının korunmasında bazı önemli tehlikeleri göz ardı etmeleri, gelişebilecek tehlikelere karşı hazırlıksız bulunmaları kazanın daha kötü sonuçlara ulaşmasını ve tehlikeyi daha çok artırır. Bu tehlikeler:
• 2. kaz (second callision) tehlikesi (kaza yerindeki araçlar, yaklaşan araçlara karşı görünürlük ve çarpılmayı önlemek üzere tedbirler almalıdır).
• Muhtemel yangından korunma, yangını kontrol altına almak ( benzin yangınları, kontak, kısa devre vb.).
• Olay yerinde devrilen enerji hattı, serilen enerji kabloları vb.
• Kaza yerinde meraklı seyirci, yaya veya arçlı sürücülerin skışıtırdığı trafik nedeniyle ulaşamayan ambülans, itfaiye vb. araçlar.
• Hırsızlık (araçların içindeki eşyanın çalınması) ticari malların yağmalanması.
• Yaralının korunması, ilk yardım.
• Hasarlı araçların kaldırılması, kurtarma, çekme vb.
İnsan Unsuru
Tafik kazasında baş rolü üstlenen sürücülerin fotoğraflarını incelemek bu grubun kazalarda neden en yüksek oranda kusurlu olduklarını göstermeye yetecektir.
Üzülerek ifade edelim, aracın direksiyonunda sırrı bilinmeyen bir şeytna vardır. Nedense karayolu ve direksiyon dışındaki insanların vatanseverliği, yardımlaşma isteği nezaket ve insancıl duyguları direksiyonu tuttuğu andan itibaren adeta canavar kesilir. Ama maalesef bizde ve trafik dünyasında (direksiyondakiler) yerine göre acımasızca geçi hakkı, yol hakkı ve kural hakkı karşısında duygusuz, vicdansız kesilir.
Psikologlar ve tıp otoriteleri sürücüleri 3 ana gruba ayırmıştır:
1. Duygusal kişilikler
2. Ruhsal-sinirsel kişilikler
3. Fiziki yapı, kas yapısı, kemik yapısındaki yetersizlikler
Aşağıda sıralayacağım halleri sanırım karayollarında araç kullanan herkes fark etmiştir.
• Direksiyonu alkolle özleştirme tutukusu, direksiyonda sigara tutkusu
• Kullandığı otonun markası, modeli, görüntüsü ile büyülenenler
• Aşağılık duygusunu kullandığı oto ile tamir edenler
• Hzın tedavi kabul etmez hastaları
• Kullandığı otosu ile mucize yaratmayı düşünenler
• Korna çalmayı özel zevkleri arasında görenler
• Kişiliğini kanıtlamak isteyenler, gösteriş meraklıları, umursamazlık tutkusu
• Çevresel etkilere teşekkül eden kişilik türleri
Bilirkişilik
Bilirkişiler; kendi mesleki deneyimi ile konusunda teknik mütalaa verebilmek üzere usul kanununa göre yargı makamları tarafından atanan kişilerdir. Bu kişilerin vereceği teknik mütalaa ancak yetkili hakimin tasvibi ve onayı ile değer kazanır.

2. Karayolları Varlığı
İŞARET-ÇİZGİ-SANT yapıları ile araç hızlarına uyumlu alt yapı ve (Dever-eğim-Birleşme-Kesme-Kesişme) düzeni iyileştirmeleri olursa karayollarının güvenliğinden söz edilir.
KUSURLU HALLERİ: Eğimlerin, kaplamanın ani beliren kayganlığın, çevre ile uyumunun yeterliği ile meteorolojik koşullara anında olmasa bile gecikmesiz uyumun olmayışı fırtına ve etkili rüzgarların zamanında alınacak tedbirlerle BOYUN BOĞAZ ARASI ETKİLEŞİM işaretle yere serilmiş mıcır tehlikesi düşük banket uyarı yetersizlik
ENGELLENEMEZ: Yükleme hataları (aşırı yüksek yükler), yetersiz işaretlemeler, çürük altyapı, uyarı ve önlemesiz yol bakım onarım gözetimde yetersiz (iş bitince kaldırılmayan işaret, yere serilmiş mıcır tehlikesi, düşük banket, uyarı yetersizlik.
Burada yorulan dikkatinizi dinlendirmek için küçük bir trafik kara mizahını sunmak isterim.
Anadolu’muz insanları her yörede değilse bile kırsal yöre yerleşim merkezlerinde, devlet karayolu üzerinde tesis ve işaretleri saç böreği-tandır malzemesi, yuvarlak işaretlerini nişan talimi malzemesi, yol kenarı babaları takoz, kriko vb. işlere yara görür.
Kent içlerinde de şoförler, trafik işaretlerinin varlığını ancak yakınındaki trafik memuru ile birlikte düşünür.”İşareti gördüm ama abi seni görmedim” cevabı.

Mantığı
Park yeri azlığında duyduğu öfkeyi, durulmaz levhası altında park etmek suretiyle gösterir.
OTOYOLLARIMIZ bazı yörelerde kurban kesme yeridir. Hayvan otlatma yeridir. Korkuluk demirleri çamaşır asma yeri olarak kullanılır.
Otoyolları yoldan geçenlerin trafik sıklığında kullanılan, koz helvacı, oyuncakçı, cam silici, dilenci, fal bakıcı vb lerin mekanlarıdır.
Otoyollarda piknik yapılır, hayvan otlatılır, namaz kılınır. Fırsat bulunursa yazın bir kova su ile duş bile alınır.

3. Otoyollar
Aşağılık kompleksi olan magandaların yarış ve şov yerleridir.
Yollarda sarhoşlar promil ölçüleri sırasında trafik memurlarının çıldırtacak kadar şov yaparlar.
Bazı sarhoşlar kendisini kontrol etmek isteyen memurlara araçtan uzaklaşma, cep telefonu ile yakını arama, inkar gibi çok rezilliklerle, kameralar eşliğinde Devlerin sınırsız şefkatini zorlarlar.

Karayollarında Sürücüler İçin Tehlike ve Engeller
1. Hava-yol etkinliği: Görüş engelleri, kar vb. park edilmiş araçlar, kavşak içi yavaşlama
2. Dikey görüş engelleri: Tepe üstü, köprü vb.
3. Gece görüş engelleri: Gece far olumlu etkisi vardır. Karanlık kısıtlı görüş eğimler
4. Sis-duman-kar-yağmur-göz kamaşması- uzun far vb.
5. Gündüz göz kamaşması: Güneş doğuş-batış
6. Yol yüzeyi: Buz, sabah çiğ, kırağı, kaymalar
7. Yol üstü engeller: Nem, rutubet, ilk yağmur, buz, kar, mıcır, asfaltın yağ damlama, yeni dökülen sıcak yamalar, yola dağılmış ağaç kökleri, refüj kenarları, v,raj.

4. Motorlu Araçlar
2000 yılında 9.554.868 kayıtlı araç, bir önceki yıla göre artış %8,12
Motorlu araçlar; ülkemizde yol uzunluğuna, park yeri sayısına, miktarına, ülke zenginliğine (artışı planlanmayan) sevimli varlıklardır. Alabildiğine artan sayıları, hız göstergelerine aldırmayan aşırı hızları ve yollarda insanları ürütücü sonları ile ünlenen, başıboş denecek kadar hızlı artan, çoğunluk dövizimizi eritici madeni varlıklardır.
Motorlu araçlar imalatının evrelerinde o bakmaya doyamadığımız renkleri, süsleri ve gösterişleri.
Yollarımızın yürek sızlatan üzücü final görüntüleri ile bizlere bir türlü anlamadığımız ne acı dersler verirler.
Motorlu araçtan kaynaklanan tehlikeler
1. Lastik patlamaları (ön-arka)
2. Fren arızları, ön tedbir-yük vs.
3. Benzin bitme, akma, yangın vs.
4. Ön siper cam kırılmaları
5. Kornalar, farlar, silecekler
6. Yük ve yüklemeler

Teknik arıza:
Teknik arıza tehlike sorumluluğunu ortadan kaldıran veya daraltan bir sebep değildir.
2918 sayılı KTK 86. maddesi, araç bozulma ve teknik arıza sonucu kazada bozulma bir kurtuluş sebebi değildir.

5. Trafik Kazaları ve Sonuçları
1)Karayolu ve motorlu taşıtların yanına insanı yani (sürücü-yay-yolcu) eklersek trafik canavarının resmi ortay çıkacaktır.
İnsanımız ancak 1987 yılından beri eğitimli sürücü haline getirilmeye başlanmıştır. İyileşme için verilen Düzenli Eğitimin Randımanı konusunda maalesef kuşkularımız vardır.
Kuralları öğretmek yeterli olmuyor. Alışkanlıkları (alkol-uykusuzluk-direksiyonda sigara) maalesef bunlar sürücü kurslarında öğretilecek ve giderilecek şeyler değildir.
Ekonomik güç ve markası modeli çarpıcı motorlu araçlar toplum içinde bir tümör kadar tehlikeli huylara sebep olmuştur. Hız bu tür yol azgınları için olmazsa olmazdır. Ne gariptir sarhoşa sunulan meze tabağının en çekicisi, hızı yüksek olan son model bir otomobildir. Bu hız tutkunları rallilere rağbete etmezler çünkü rallide yüzler kasklarla örtülür, kimlikler kaybolur dolayısıyla istenen korkutma, panik, yaratma, üstün olma, yüksek tatmin duygusu perde arkasından bu hasta ruhları doyurmaz.
Bu gibi çılgın sürücülerde değişmez inanç şudur: Benim frenlerim olağanüstüdür, hiçbir şey olmaz. Çünkü ben 4 saatlik yolu 2,5 saatte alabilen özel yetenekli bir uzaylıyım.
Bu insanlar; karayolunda konulan kuralların acemi, korkak, pasif sürücüler için olduğunu, kendilerinin bu kurallara uymayacak kadar usta oldukları inancını asla terketmezler. Bu kimseler için ön sezi diye bir duygu yoktur. Ön sezinin evhamlı, korkak, henüz gelişmemiş eskilerin deyimiyle kitabi kimseler için olduğunu öne sürerler.
Sürücülerin gruplarını sadece başlıkları;
(.) DEFENSIVE : Sakin, koruyucu ve saygılı
(..) OFFENSIVE : Saldırgan, acımasız, umursamaz, egoist, uyumsuz

Üzülerek ifade edelim, aracın direksiyonunda sırrı bilinmez bir şeytan vardır. Aslında direksiyona geçmeden önce bu kimselerin şeytanın esiri olmadan vatansever duyguları, yardımlaşma duyguları, insancıl duyguları, nezaket kuralları, saygıları mükemmeldir.
ÖRNEK: Toplantı kapsında daima karşısındakine salona girmek için öncelik tanır mama direksiyonda kavşakta canavardır.

Sürücülerde Önsezi
Batılı trafik literatüründe önsezi (unwritten traffic rules) yazılmamaış trafik kuralları olarak tanımlanır. Biz duygusal sezilere koruyucu iç güdüler diyebiliriz.
1. Hızın limitleri yazılı kural ancak tehlike anında yavaşlama, öndeki araca önünde yer verirken takip mesafesinin üstünde bir boşluk bırakmak.
2. Sola dönen aracın sağından geçilirse de sağ gerinizi ihmal edemezsiniz.
3. Tepe üstüne hız artırarak seyir ancak gerinizdeki de hızlanınca tepenin inişindeki tehlikeleri unutmamalı.
4. Bir kavşağa uygun hızla yaklaşıyorsunuz, önünüz korumasız (bisiklet-moped-mobilet var) ya üstündeki tokezler düşerse hızınız duruşunuzu azaltır.
5. Okul önlerinde hzınız yasal olsa görünmez tehlikeyi savamazsınız. Bu kesimi istenenden az hızla geçin bir şey kaybetmezsiniz.
6. Kavşakta ilk geçiş haklarını aramak kavşağa uyumlu girmek yanında riski fazladır (2918 sayılı KTK- c hatırlayın).
7. Kapalı kör bir kavşakta geçiş hakkın seni kurtarmaz, olan olduktan sonra aza kusurlu olmak size ne kazandırır?
8. Kavşakta sarı ışıkla kımar oynamyınız (abber gambler).
9. Işık uzun demet hakkınız ancak duruş mesafeniz far ışığı güvencesini aşmış ise fayda yerine zarar verir.
10. Geceleyin önünüzdeki kırmızı (stop-kuyruk) lambalarının sizi yanıltacağını unutmayın. Kırmızı ya bir traktör ışığı ise?
11. Ana yolda ilk geçiş hakkınız var ancak tali yoldaki sizin bu hakkınızı biliyor mu?
12. Yol kenarında diz boyu otlar, park etmiş araçlar tehlike potansiyelidir. Hiç bir risk yok demeyin diz boyu otun arasında bir kedi, bir köpeki bir canlı aniden çıkarsa olabilecekleri düşünün.
13. Yol kenarında gizlenen tehlike için belediye-karayolu idaresi tedbir almamış olabilir, siz dikkati elden bırakmayın.
14. Park etmiş araçların çok yakınından geçmek, fren-direksiyon tedbirinizi engeller.
15. Karşıdan yaklaşan sağa-sola yalpalayan aracı görünce çok şükük şeridimin içindeyim diye umursamaz olmayın.
16. Geçme ve sollama da takip mesafesi kurallarını önemsemez iseniz tahlikeleri üstlenmek zorunda kalırsınız.

6: Karayollarında Korunmasız Yol Kullanıcılar (Unprotected Road Users)

1999 yılında toplanan Avrupa Ulaştırma Bakanları toplantısında ele alınan konulardan biri de : karayolundaki korumasız yol kullanıcılar olmuştur.
Bunlar iki gruba ayrılmıştır:
1. Yayalar
2. İki tekerlekli motorlu araçlar (bisiklet-moped-mobilet-motosiklet)
Karakterleri itibarıyla;
a) ağır hareketlidirler
b) Son derece düşük korumalıdır
Bu konu 1999’da Bakanlar düzeyinde ve Avrupa çapında ele alınmıştır.
Aşağıdaki konular, üye ülkelerin yasal düzenlemeleri içinde ele alınmıştır.
1. Trafik denetcileri ile altyapı güvenliği idareleri arasında etkili bir koordinasyon sağlamak, yolu kullanan bu kullanıcıların tam güvenlğini sağlayıcı ve aynı zamanda akan trafiğin zarar görmemesini göz önünde tutan bir düzenleme.
2. Karayolundaki ağır-hafif tüm motorlu araçların dizaynve imalatında bu korumasız grupları koruyucu düzene önem vermek.
3. Sürekli olarak kamuyu uyarmak karşılıklı saygıyı yerleştirmek ve özel dikkatle bu konunun eğitim aşamasında yer almasını sağlamak. Stratejiler geliştirerek yasalara uymayı başarılı hale getirmek. Ceza sistemleri-alkol yasaklarını yayalara kadar uygulamak.
4. Yayalarla ilgili olarak: tüm ilgilenenleri göz ardı etmeksizin örneğin eve anne-baba-okul yönetimi ve yetkilileri polis, yaya ve okul yolu kullanan tüm dernekler sigorta şirketlerini bu planlamanın uygulayıcıları olarak çalışmalara katılmalarını sağlamak.
5. Yolu kullanan bisikletli-yay-iki tekerlekli araç sürücüleri (moped-motorlu bisiklet-motosiklet). Sürücülerin ayrılmış özel yollar koruyucu görüntüyü güvenli hale koyan aksesuar (yansıtıcı kemer-şapka vb.) gibi görülmeyi sağlayıcı giysilerle bu grubu özendirmek, cesaretlendirmek.
6. Alt yapı inşaatında korunmasız bu grupların özel tedbirlerle karuyucu desteğe kavuşturulması. Özel bisiklet yolları alt-üst geçitler kavşaklarda daha etkin koruma uyarıcı işaretlemeye önem vermek kavşak başında ileride durma imkanları sağlanması bu kesimlerde büyük araçlara hzı kısıtlama-yavaş hareket zorunluluğu konulmalıdır.
7. İki tekerlekli araçlara ayrılan özle yolun taban kaplamaları sağlam prüzsüz sert zeminli olmalıdır.
8. İki tekerlekli araçlar için özel olarak motorlu bisiklet 50 cc geçmeyen-50 en çok km/sa sepetliler için mutlaka güvenlik açısından mühendis projesine dayalı sepet olmalı, avrupa birliğinin aldığı yeknesaklık kararları bozulmamalıdır.

7. Alkol ve Alkol Alan Sürücüler
Uzmanlara göre; kandaki alkol miktarı yasal sınırı aşanların, sürücü olarak araç kullanmada algılama ve karar verme düzeninin bozulduğu bir gerçektir. 2918 sayılı KTK 48. maddesinde bu husus alkollü içki almış olması nedeni ile güvenli sürme yeteneğini kaybetmiş olanların kara yolunda araç sürmeleri yasaktır şeklinde düzenlenmiştir.
Bu yasağın yol üzerinde kontrolü sürücünün ve otosunda taşınan yakınlarının seyahatlerini bozmamak üzere daha çağdaş usül ve yöntemlerle sağlanır.
2918 sayılı KTK 48. maddesine göre uygulama şekli de yönetmelikte düzenlenmiştir.
1. Ticari araç sürücüleri-resmi araç sürücüleri-kamu hizmetli yük,yolcu taşımacılığı yapan şoför ve sürücüler direksiyonda alkollü içki kullanmış oalrak bulunamaz ve aracı kullanamaz.
2. Cihazla yapılan tespite itiraz edilirse, tahlil için polis kriminal laboratuvarına veya sosyal yardım bakanlığına bağlı tahlil yapabilen kuruluşa gönderilir. Bu, yasaların uygulama sistemidir. Ancak, gelin görün ki TV’ lerde izlediğimiz devletin sınırsız şefkatini zorlayan olaylar, şovlar her gün hepimizi adeta sinir sistemimizi savaşlarda kullanılan sinir gazı gibi haksız saldırılar yaratır. Bu saldırıların baş sorumlusu vatandaşların bizzat kendileridir.
Hiç bir vatandaşın alkol kontrolu uygulamasında kesinlikle şikayetleri olamaz.
Dünya sağlık teşkşlatı araştırma sonuçlarına göre; trafik kazası yapanların en büyük suç işleyenleri, % 60 ırza tecavüz suçlarının, % 80 ateşli silah ve bıçakla yaralananların, % 30 ana baba katillerinin, % 20 yangına sebep olanların, % 16 aşırı alkol alanlardır. Aşırı hız yapan ve sarhoş sürücüler için çok şiddetli cezalar düzenleyen yasaların acilen kabul edilmesi gereklidir. Bu iki suç için, suni taksir suçu yorumu sadece kendimizi aldatmaktır.

Karayolu Trafik Kazaları ve Traifk Kusur Bilirkişiliği
Motorlu araç işletme ve karayolunda yük-yolcu taşıma sistemi ülkemizde cumhuriyetimizin ilk on yılında büyük gururla alkışladığımız demiryolu taşımacılığının hızla kaybolması pahasına elde edilen sağlıksız bir sistemdir. Bu sistemin ülke ekonomisine getirdiği yararlar yadsınamaz.
Ama unutmamalıki bu taşıma, ekonomimizden 2000 yılında 6 katrilyon ve 256 trilyonluk bir kaybı trafik kazaları vasıtasıyla söküp almıştır. Bu maliyete göz yaşı, elem, yaşlı yıllar, kaybolan umutlar, acılı insanlar tablosunu de eklemek gerekir.
Bir önceki yaralı, mağdur ve acılının acısı unutulmadan aynı tempoda hatta daha şiddetli olarak yine trafik kazası haberlerinin baş konuğudur.
Araç-insan ve karayolu üçlüsü toplumsal yaşam içinde motor çağı ile birlikte tarih sahnesine yerleşmiştir. Çok ilginçtir; motorlu araçlar gerçekten imalatında hep insan konforunu, zamanını, hep toplum mutluluğunu düşündüğü dile getirilerek imal edilir, satışa sunulur.
O kadar hızlı gelişirki buna ne yol yapan idareler, ne eğitime soyunan idareler yetişemez.Böyle olunca tıkanan yollardan başlayan toz-duman-kana bulanan kazalar birbiri ardına sıralanır.
Bu gelişmeler devletlerin önce güven ve asayiş hizmetlerinde ulusal önlemler almak trafik yasaları, trafik kurallarını düzenlemek görevini öne çıkarmıştır.
Hal böyle olunca konulan kurallar, uygulanan yasalar bu kez yargı sisteminde de uluslar arası boyutlarda düzenlemeler getirmiştir. Motorlu araçların karayolunda kaullanılmaları çeşitli hukuki, idari, tıbbi ve teknik sorunlarla sosyal bir karakter oluşturulmuştur.
Bu gün 10 Mayıs 2002, yani 21. ası içinde bir gün.
Hepinize soruyorum: 1
• 953’te başlayan trafik yasaları bu gün 50 yaşındadır.
• Hala karayollarında kan vardır.
• Hala insanlarımız ölmektedir.
• Hala o güzelim son model araçlar yol kenarlarında buruşturularak atılan kağıt parçaları gibidir.
Hepimiz biliriz, trafik kazaları karayollarında üç unsurun (yol-taşıt-insan) bıkmadan yılmadan oynadığı finaldir. Her kafadan bir ses, her daldan bir kuş uçar, her yakınmadan hazin bir çığlık yükselir.
Böyle bir ortamda sıkışan dara düşen kulların Allah’ı anması gibi herkes hak arara, herkes haklıdır, kimisi haksızlığı örtme çabasındadır ve kaos çok eski bir deyimle karakolda biter. Artık herşey adalet şemsiyesi gölgesindedir.
Bilirkişilik
Bilirkişiler, trafik kazalarının henüz tozu, dumanı, kanı bitmeden olay yerinde inceler yazar çizer.
Bu toz dumanın ortasında hem idari görevini yapar hem de idareye, yargıya, taraflara gerekecek kanıt, veri, ipucu vb. şeyleri toplar.
Yargının önüne gelecek kanıtlar tarafların geleceğe ait haklarını güven altına almak için gereklidir. Bilirkişi;
• Yargıcın, savcının atama kararına bağlıdır.
• Herşeyi titiz bir araştırma ile yasal kalıbına oturtur.
• Yargıca yardım eden kişidir.
• Takdire bağlı delildir.
1987 yılından beri eğitilmiş, öğretilmiş sertifikalı sürücü adayları yetiştiriliyor, ama, kazaların artış hızında önemli bir azalma söz konusu değildir. Sürücü kusurlarının dağılımı aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Kusur Tipi Yüzde %
Arkadan çarpma 24,1
İlk geçiş hakkını vermemek 15,6
Aşırı hız 12,6
Hatalı sollama 11,6
Şerit ihlali 6,8
Park eden araca çarpma 3,7
Hatalı dönüş 5,8
Aşırı alkol kullanma 3,5
Kırmızı ışıkta geçme 2,5
Uykusuzluk 2,1
Karşı şeride geçme 6,8

Alkollü araç kullanma alışkanlığı ekonomik gücü iyi sürücüler arasında yoğundur. Bu sürücülerin alkollü araç kullanma alışkanlığına, aşırı hızı eklemeleri olağan bir davranış olmuştur.
Trafik kazaları kuşkusuz bu üçlü ekibin er geç vatan sathına yaydıkları kötü sonuçlardır. Yine de üçlü ekübü yargılarken hepsinin aynı oranda rol aldıkları söylenemez. Hatta araç-yol ikilisi bir çok kez insan denen baş aktörün sahnedeki davranışına isyan etmişledir.
Niçin kaza yaparlar
Dikkat edilirse, kaza yerinde sağlam kalan sürücüler, aslında kendisinin çok iyi bir sürücü olduğunu, ama yolun ve aracın kendisine tam anlamda eşlik edemediklerini rahatça söyler. Veya karşı tarafa kusur yükler. Veya işaretin, çizginin yolun yüzeyinin kusurlarını öne sürerek mağduru oynarlar veya hatasını ortaya çıkarmada araştırıcıları baskı altına alırlar. Ağzı dili olmayan aracın fren, rod vb. aksamına ihanet rolleri yüklerler.
Bu sürücüler, önsezi yeteneğinden yoksundur. Bu alışkanlığı kazanamamıştır.
Yaklaşma hızı, kuralların tam tersine ani frenle durabileceği varsayımına endekslidir. Başkaları, onun otosunu görmek, kenara çekilmek mecburiyetindedir.Tehlikeyi önceden düşünmek delikanlılık değildir.
Önde egsoz dumanlı bir aracı sollarken sollama yasağı olmaması tek dayanak noktasıdır. Haklarını en küçük parçasına kadar kullanmak ister.
Bir trafik kazasının oluşunda insan unsurunu incelemek, bir somun ekmeğin ununu sormamak gibi başında yanlışa girmekle aynı hatadır.
İnsan; trafik kazalarında mutlaka vardır ve mutalaka incelenmelidir. Zaten olay bu unsurun bulunduğu yerde trafik kazası olarak algılanır.

YENİ TÜRK CEZA KANUNLARININ UYGULANMASINA İLİŞKİN SORUNLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ TOPLANTILARINDA SORULAN SORULAR VE CEVAPLARI

YENİ TÜRK CEZA KANUNLARININ UYGULANMASINA İLİŞKİN SORUNLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ TOPLANTILARINDA SORULAN SORULAR VE CEVAPLARI

İzzet ÖZGENÇ

Yeni Türk Ceza Kanunlarına ilişkin uygulamanın değerlendirilmesi amacıyla bölgelerde yapmış bulunduğumuz toplantılarda, hakim ve C. savcıları tarafından yöneltilen bütün soruların, ayrıca yazılı olarak cevaplandırılacağı ifade edilmiştir. Bu sorulardan bazıları ve bunlara ilişkin olarak hazırlamış bulunduğumuz yazılı cevaplar, hukuk uygulayıcılarımızın bilgisine sunulmuştur.
Diğer sorular da mesaimiz ve zamanımız elverdiği ölçüde en kısa zamanda yazılı olarak cevaplandırılacak ve bu suretle hukuk uygulayıcılarımızın bilgisine sunulacaktır.
Ayrıca, söz konusu kanunların uygulanmasına ilişkin olarak tereddüt oluşan hususlarla ilgili olarak oezgenc@gazi.edu.tr adresine gönderilecek olan sorulara en kısa zamanda aynı yöntemle cevap verilecektir.

SORU: Lehe yasanın tespitinde sadece cezanın asgari veya azami haddini mi esas alacağız? Yoksa ertelenip paraya çevrilebilmesi de etkili olacak mı? Olacaksa bu durum infaza ilişkin değil midir?
Kanunlardan birinde cezanın alt haddi diğerinden daha az üst haddi daha fazla ise lehe olan yasayı yapacağımız uygulamaya göre mi yoksa cezanın üst haddine göre mi belirleyeceğiz?

CEVAP:
I. Yeni TCK’na ilişkin 5252 s. Yürürlük Kanununun 9. maddesinin üçüncü fıkrasında,
“Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir.”
hükmüne yer verilmiştir.
Yeni TCK’nun sistematiği, ve düzenlemelerindeki felsefi düşünce farklılığı dolayısıyla, lehe kanun belirlenmesi ile ilgili olarak belli bir kuruma ilişkin düzenlemelerin yalnız başına ele alınıp 765 sayılı Kanundaki düzenlemelerle karşılaştırılması halinde sağlıklı bir sonuca varılması mümkün gözükmemektedir.
Bu nedenle, yeni TCK’na ilişkin 5252 sayılı Yürürlük Kanununun 9. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtildiği gibi, bir olaya eski kanunlarla yeni kanunlar bir bütün olarak uygulanacaktır. Bu uygulama sonucunda ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle lehe kanun belirlenecektir.
Ancak, lehe kanunun belirlenmesinde hükmün kurulması aşamasında uygulanması gereken düzenlemelerle hükmün infazına ilişkin düzenlemeleri birlikte değil, ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir.
Dikkat edilmelidir ki, hükmün kurulması aşamasında uygulanması gereken düzenlemelerin münhasıran bir kanun kapsamında olması gerekmemektedir. Şöyle ki, cezanın ertelenmesine ilişkin hükümler 765 s. TCK ile 647 s. İnfaz Kanununda düzenlenmiş bulunmaktaydı. Keza, 765 s. TCK’ndan farklı olarak tekerrür müessesesi, 5237 s. TCK ile 5275 s. İnfaz Kanununda birlikte düzenlenmektedir. Aynı şekilde koşullu salıverilme müessesesi ile ilgili olarak, mülga 765 s TCK ile 647 s. İnfaz Kanununun her ikisinde de hükümler bulunmaktadır. Buna karşılık, bir infaz müessesesi olan ve hükmün kurulması aşamasında uygulanabilecek bir mahiyet taşımayan koşullu salıverilme, sadece yeni (5275 s.) İnfaz Kanununda düzenlenmiş bulunmaktadır.
Bu nedenle, lehe kanunun belirlenmesi bağlamında yapılan değerlendirmede sadece bir kanunu değil bir müesseseyle ilgili düzenlemelerin yer aldığı kanunları birlikte göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Aşağıda, hükmün kurulması aşamasında uygulanması gereken düzenlemeler itibarıyla lehe kanunun belirlenmesinde izlenmesi gereken usulle ilgili örnek olaylara yer verilmiştir:

ÖRNEK OLAY I: Hırsızlık suçundan mahkumiyeti bulunan A, iki arkadaşıyla birlikte, geceleyin B’nin evine girerek, eşine ait üç adet bileziği çalar.

A ile ilgili olarak;

1. Hırsızlık suçu geceleyin ve konutta işlenmiştir: 3 yıl hapis cezası (765 s. TCK, m. 492, f. 1, bent 1).

2. Üç kişi tarafından birlikte işlenmiştir: 5 yıl hapis cezası (765 s. TCK, m. 492, f. 3).

3. Tekerrür hükümleri uygulanmasını gerektirmektedir. Olayda özel tekerrür bulunmaktadır: (5 + 1 =) 6 yıl hapis cezası (765 s. TCK, m. 81, f. 2).

4. 765 s. TCK’nun 31 ve 33. maddelerinde sadece ağır hapis cezasına mahkumiyete bağlı hak yoksunluğu kabul edildiği için; fail hakkında 6 yıl hapis cezasına mahkumiyete bağlı bir hak yoksunluğu doğmayacaktır.

A ile ilgili olarak

1. Hırsızlık suçu konutta işlenmiştir: 3 yıl hapis cezası (5237 s. TCK, m. 142, f. 1, bent b).

2. Geceleyin işlenmiştir: (3 + 1 =) 4 yıl hapis cezası (5237 s. TCK, m. 143).

3. Fiil aynı zamanda geceleyin konut dokunulmazlığını ihlal suçunu oluşturmaktadır: 2 yıl hapis cezası (5237 s. TCK, m. 116, f. 4).

4. Cezaların içtimaı olmadığı için, her bir mahkumiyet bağımsızlığını korumaktadır (4 + 2 = 6 yıl hapis cezası)

5. Kasten işlenen suçtan dolayı hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak; kişi, mahkum olduğu toplam 6 yıl hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar, yeni TCK’nun 53. maddesinin birinci fıkrasında belirlenen hakları kullanmaktan yoksun bırakılacaktır.

6. Tekerrür hükümlerinin uygulanması dolayısıyla cezanın miktarında bir artırma yapılmayacaktır. Ancak, fail hakkında mükerrirlere özgü infaz rejimi ve denetimli serbestlik tedbiri uygulanacaktır. Fakat belirtmek gerekir ki, bu husus, hükmün kurulması aşamasında değil, infaz aşamasında dikkate alınacaktır.

SONUÇ: Hükmün kurulması aşamasında uygulanacak düzenlemeleri bakımından yeni TCK, bu olayda 765 s. Kanuna nazaran kişinin lehine sonuç doğuracak bir hüküm içermemektedir.

ÖRNEK OLAY II: Lise öğrencisi olan A, parkta bayan B’yi tehdit ederek elindeki mobil telefon cihazını alır. Ancak, hakkında henüz kamu davası açılmadan önce A, B’den özür dileyerek telefon cihazını kendisine iade eder. Bu nedenle, B, A hakkında “şikayetten vazgeçmek” ister.

1. Fiil, yağma suçunu oluşturmaktadır: 10 yıl ağır hapis cezası (765 s. TCK, m. 495, f. 1).

2. Mobil telefon cihazının değeri “hafif” olmakla birlikte, 765 s. TCK’nda bu nedenle cezada indirim yapılması kabul edilmemiştir (m. 522, f. 3).

3. Fail onaltı yaşındadır: (10 yıl – 3 yıl 4 ay=) 6 yıl 8 ay ağır hapis cezası (765 s. TCK, m. 55, f. 1, bent 3).

4. 765 s. Kanunda yağma suçuyla ilgili olarak etkin pişmanlık kabul edilmiş değildir. Bu nedenle, daha sonra, A’nın, B’den özür dileyerek telefon cihazını kendisine iade etmesinin ceza hukuku sorumluluğu üzerinde bir etkisi bulunmamaktadır. Yağma suçu şikayete bağlı bir suç olmadığı için, B’nin, A hakkında “şikayetten” vazgeçmesinin ceza sorumluluğu bakımından bir önemi bulunmamaktadır.

5. Ancak bu nedenle fail hakkında takdiri indirim nedenleri uygulanmıştır: (6 yıl 8 ay -1 yıl 1 ay 10 gün=) 5 yıl 6 ay 20 gün ağır hapis cezası (765 s. TCK, m. 59).

6. Mahkûm olunan nihai hürriyeti bağlayıcı ceza, 5 yıl 6 ay 20 gün ağır hapis cezasıdır. Bu ceza, kişinin, müebbeden “kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası” ile cezalandırılmasını gerektirmektedir (765 s. TCK, m. 31).

Ancak, fail fiili işlediği sırada onaltı yaşında olduğu için kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası ile cezalandırılmaz (765 s. TCK, m. 55, f. 1, bent 4).

1. Fiil, yağma suçunu oluşturmaktadır: 6 yıl hapis cezası (5237 s. TCK, m. 148, f. 1).

2. Mobil telefon cihazının değeri göz önünde bulundurularak cezada indirim yapılmıştır: (6 – 2 =) 4 yıl hapis cezası (5237 s. TCK, m. 150, f. 2).

3. Fail onaltı yaşındadır. Bu nedenle, cezasında üçte bir oranında indirim yapılır: (4 – 1 yıl 4 ay =) 2 yıl 8 ay hapis cezası (5237 s. TCK, m. 31, f. 3).

4. 5237 s. TCK, yağma suçunda da etkin pişmanlığı kabul etmiştir. A’nın, hakkında henüz kamu davası açılmadan önce pişmanlık duyarak telefon cihazını B’ye iade etmiş olması, etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmasını gerektirir: (2 yıl 8 ay / 2 =) 1 yıl 4 ay hapis cezası (5237 s. TCK, m. 168, f. 1, 3).

5. Fail hakkında takdiri indirim nedenleri uygulanmıştır: (1 yıl 4 ay – 1 yıl 4 ay / 6) = 1 yıl 1 ay 10 gün hapis cezası (5237 s. TCK, m. 62).

6. Mahkûm olunan hapis cezası ertelenmiştir (5237 s. TCK, m. 51).

7. Erteleme, hapis cezasının bir infaz rejimi olarak kabul edilmekle birlikte; fail 18 yaşını doldurmamış olduğu için, mahkûm olduğu hapis cezasına bağlı herhangi bir hak yoksunluğu doğmayacaktır (5237 s. TCK, m. 53, f. 4).

SONUÇ: Hükmün kurulması aşamasında uygulanan düzenlemeleri bakımından 5237 sayılı TCK’nun failin lehine olduğunu kabul etmek gerekir.

ÖRNEK OLAY III: Aralarındaki bir alacak borç ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlık nedeniyle çıkan tartışmada A, elindeki sopa ile B’ye vurur.

1. Kasten müessir fiil: 6 ay hapis cezası (765 s. TCK, m. 456, f. 1)

2. Suç silahla işlenmiştir: (6 + 2 =) 8 ay hapis cezası (765 s. TCK, m. 457, f. 1)

3. Olayda, haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasını gerektiren bir durum söz konusudur: (8 – 2 =) 6 ay hapis cezası (765 s. TCK, m. 51, f. 1).

4. Fail hakkında takdiri indirim nedenleri uygulanmıştır: (6 – 1 =) 5 ay hapis cezası (765 s. TCK, m. 59).

5. Kısa süreli hapis cezası olduğu için, para cezasına çevrilmiş (647 s. İnfaz K, m. 4) ve bu ceza da ertelenmiştir (765 s. TCK, m. 90 vd.; 647 s. İnfaz K, m. 6).

765 s TCK’nun sisteminde erteleme bir şartlı atıfet işlemi olarak kabul edildiği için (m. 95, f. 2), bu cezaya bağlı herhangi bir hak yoksunluğu söz konusu olmayacaktır.

1. Kasten yaralama suçu: 1 yıl hapis cezası (5237 s. TCK, m. 86, f. 1).

2. Suç silahla işlenmiştir: (1 yıl + 6 ay =) 1 yıl 6 ay hapis cezası (5237 s. TCK, m. 86, f. 2).

3. Olayda, haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasını gerektiren bir durum söz konusudur: (1 yıl 6 ay – 4 ay =) 1 yıl 2 ay hapis cezası (5237 s. TCK, m. 29).

4. Fail hakkında takdiri indirim nedenleri uygulanmıştır: (1 yıl 2 ay – 2 ay 10 gün =) 11 ay 20 gün hapis cezası (5237 s. TCK, m. 62).

5. Belirlenen ceza kısa süreli hapis cezasıdır. Bu durumda iki ihtimal söz konusudur.

Birinci ihtimal: Bu kısa süreli hapis cezası adli para cezasına çevrilmiştir (5237 s. TCK, m. 50). Bu durumda, adli para cezasının ertelenmesi yoluna gidilememektedir. Uygulamada asıl ceza adli para cezası olduğu için, bu cezaya bağlı bir hak yoksunluğu bulunmamaktadır (5237 s. TCK, m. 50, f. 5; m. 53).

İkinci ihtimal: Bu hapis cezası seçenek yaptırımlardan birine çevrilmemiş ve fakat ertelenmiştir (5237 s. TCK, m. 51). Her ne kadar erteleme yeni TCK’nda bir infaz rejimi olarak kabul edilmiş ise de; kısa süreli hapis cezasının ertelenmesi halinde, bu cezaya bağlı hak yoksunlukları doğmayacaktır (5237 s. TCK, m. 53, f. 4).

SONUÇ: Hükmün kurulması aşamasında uygulanacak düzenlemeleri bakımından yeni TCK, bu olayda 765 ve 647 s. Kanunlara nazaran kişinin lehine sonuç doğuracak bir hüküm içermemektedir.

ÖRNEK OLAY IV: A, uyuşturucu madde imal ve ticareti ile iştigal eden bir örgütün lideridir. Örgütün faaliyeti çerçevesinde B ve C’ye satılan uyuşturucu madde karşılığında ödenmesi gereken paranın miktarı ile ilgili olarak aralarında bir uyuşmazlık çıkar. Bu uyuşmazlığın çözümü amacıyla yaptıkları tartışmadan sonuç alınamayınca, A, adamlarından D’ye B ve C’nin öldürülmesi talimatını verir. D, B ve C’yi otomatik silahla vurarak öldürür.

A ile ilgili olarak;

1. A, uyuşturucu madde ticareti yaptığı için, cezalandırılacaktır: 7 yıl ağır hapis ve 15 milyar lira ağır para cezası (765 s. TCK, m. 403, f. 5).

2. Suçun konusu olan madde kokaindir: (7 x 2 =) 14 yıl ağır hapis ve (15.000×2=) 30 milyar lira ağır para cezası (765 s. TCK, m. 403, f. 6).

3. Suç, teşekkül halinde işlenmiştir: (14 + 7 =) 21 yıl ağır hapis ve (30.000 + 15.000 =) 45 milyar lira ağır para cezası (765 s. TCK, m. 403, f. 7).

4. B ve C’yi öldürmesi için D’yi azmettirmiştir: Ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası (765 s. TCK, m. 64, f. 2; m. 450, bent 5).

5. Cezalar içtima ettirilir: (ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası + 21 yıl ağır hapis cezası=) iki yıl süreyle geceli gündüzlü hücrede tecrit edilmek suretiyle ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası (765 s. TCK, m. 73, f. 2) + 45 milyar lira ağır para cezası (765 s. TCK, m. 75, f. 2).

6. Müebbeden kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası (765 s. TCK, m. 31) + babalık hakkından ve kocalık sıfatının bahşettiği kanunî haklardan mahrumiyet cezası (765 s. TCK, m. 33, f. 2).

A ile ilgili olarak;

1. A, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yaptığı için, cezalandırılacaktır: 7 yıl hapis ve 150 gün karşılığı adlî para cezası (5237 s. TCK, m. 188, f. 3).

2. Suçun konusu olan madde kokaindir: (7+3,5=) 10 yıl 6 ay hapis ve 225 gün karşılığı adli para cezası (5237 s. TCK, m. 188, f. 4).

3. Bu suç, bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmiştir: (10 yıl 6 ay + 5 yıl 3 ay =) 15 yıl 9 ay hapis ve 337 gün karşılığı adlî para cezası (5237 s. TCK, m. 188, f. 5).
Ekonomik durumu göz önünde bulundurularak, A’nın bir gün karşılığı olarak 100 Türk Lirası ödemesi takdir edilir. Buna göre, sonuç gün üzerinden hesaplanan adli para cezasının miktarı, (337 gün x 100,- Türk Lirası =) 33.700,- Türk Lirasıdır.

4. A, ayrıca uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu işlemek için kurulmuş bir örgütün yöneticisi olduğu için cezalandırılacaktır: 5 yıl hapis cezası (5237 s. TCK, m. 220, f. 1).

5. Örgüt silahlıdır: (5 + 2 =) 7 yıl hapis cezası (5237 s. TCK, m. 220, f. 3).

6. B ve C’yi öldürmesi için D’yi azmettirmiştir: İKİ ADET müebbet hapis cezası (5237 s. TCK, m. 38, 43, 81).

7. Böylece A,
1) 15 yıl 9 ay hapis cezası,
2) 7 yıl hapis cezası,
3) müebbet hapis cezası,
4) müebbet hapis cezası,
5) 33.700 Türk Lirası adlî para cezası, olmak üzere beş ayrı ceza ile cezalandırılacaktır.

8. A, kasten işlediği bu suçlar dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezalarının infazı tamamlanıncaya kadar 5237 s. TCK’nun 53. maddesinin birinci fıkrasında sayılan hakları kullanmaktan yoksun bırakılacaktır.

SONUÇ: Hükmün kurulması aşamasında uygulanan düzenlemeleri bakımından 765 sayılı TCK’nun failin lehine olduğunu kabul etmek gerekir.

II. Yeni Türk Ceza Kanunlarına ilişkin uygulamanın değerlendirilmesi kapsamında bölgelerde yapmış bulunduğumuz toplantılarda hakim ve C. savcıları tarafından yöneltilen çeşitli sorular bağlamında lehe kanunun belirlenmesinde nasıl bir yöntem izleneceğiyle ilgili sorular da yer almaktadır. Bu bağlamda sorulan sorulardan bazıları aşağıdaki şekildedir:

SORU: 1 Haziran 2005 tarihinden önce kurulmuş olan mahkumiyet kararında verilmiş olan ceza ertelenmiştir. 1 Haziran 2005 tarihi itibarıyla deneme süresi henüz dolmamıştır. Bu durumda lehe kanunun belirlenmesinde nasıl bir yöntem izlemek gerekir?
SORU: Cezası ertelenmiş olan kişi bilahare yeni bir suç işlediğinde, erteleme kararının geri alınabilmesi ve tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi bakımından deneme/denetim süresini hangi kanuna göre belirlemek gerekir?
SORU: 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenmiş olan suçlarla ilgili olarak tekerrür hükümleri bakımından lehe kanunu belirlerken nasıl bir yöntem izlemek gerekir?

Aşağıdaki örnek olaylara ilişkin çözüm şekillerinin bütün bu sorulara cevap niteliği taşıması dolayısıyla her bir soruya ayrı ayrı cevap verilmemiştir:

ÖRNEK OLAY I: Belediye başkanı A’nın 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlemiş olduğu görevi kötüye kullanma suçundan dolayı hakkında, a) iki yıl hapis cezası, b) üç milyar lira ağır para cezası ve c) süresiz olarak memuriyetten yasaklılık cezasına hükmolunmuş ve bu cezaların ertelenmesine karar verilmiştir. 1 Haziran 2005 tarihine kadar deneme süresinin henüz bir yılı geçmiştir.
Türk Ceza Hukukuna ilişkin yeni kanunların 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra bu olayla ilgili olarak lehe kanunun belirlenmesi bağlamında yapılması gereken ilk iş, A’nın 765 s. TCK’nun 240. maddesine istinaden mahkumiyetine neden olan olayın yeni TCK’nun 257. maddesine göre de suç oluşturup oluşturmadığının tespiti olacaktır.
Her iki kanunda da görevi kötüye kullanma suçu tanımına yer verilmiştir. Ancak, görevi kötüye kullanma suçundan dolayı cezaya hükmolunabilmesi için, 765 s. Kanundan farklı olarak, yeni TCK’nun sisteminde, görevin gereklerine aykırı fiilin, a) belli bir kişinin mağduriyetine veya b) kamunun zararına neden olması ya da c) bir kişiye haksız bir menfaat sağlaması gerekir; yani, bu objektif cezalandırılabilme şartlarından birinin, somut olayda gerçekleşmesi gerekir. 765 s. Kanun hükümlerine göre mahkumiyeti gerektiren olayda 5237 s. TCK’nun aradığı objektif cezalandırılabilme şartlarından biri gerçekleşmemiş ise, fail cezalandırılamaz. Bu durumda belediye başkanı A hakkında lehe olan yeni Kanun hükümleri gereğince beraat kararı verilmesi gerekir.
Buna karşılık, 765 s. Kanun hükümlerine göre mahkumiyeti gerektiren olayda 5237 s. TCK’nun aradığı objektif cezalandırılabilme şartlarından birisi gerçekleşmiş, örneğin görevin gereklerine aykırı fiil ile bir başkasına haksız bir çıkar sağlanmış olabilir. Bu durumda, cezası ertelenmiş olan A, deneme süresi içinde yeni bir suç işlemediği sürece 765 ve 647 s. Kanunlar kişinin lehine sonuç doğurduğu için, bu dosyada yeni Kanun hükümlerini uygulamaya imkan bulunmamaktadır.
Ancak, A, 765 ve 647 s. Kanunlara göre cezası ertelenmiş olması dolayısıyla, yine bu Kanunlara göre deneme süresi beş yıl olarak üşünülmelidir. Bu deneme süresinin iyi halli olarak geçirilmesi halinde mahkumiyet esasen vaki olmamış sayılacaktır.
A bu beş yıllık deneme süresi içinde yeni bir suç işlerse, hakkında verilen erteleme kararı kaldırılacaktır. Ancak, bu durumda mülga 765 ve 647 s. Kanunların mı yoksa yeni TCK’nun mu lehine sonuç doğurduğunu belirlemek üzere yeniden bir değerlendirme yapmak gerekecektir. Çünkü, 765 s. Kanun hükümlerine göre, fail hakkında, a) iki yıl hapis cezası, b) üç milyar lira ağır para cezası ve c) süresiz olarak memuriyetten yasaklılık cezasına hükmolunmuştur. Halbuki yeni TCK’nun 257. maddesinde, görevi kötüye kullanma suçu ile ilgili olarak sadece hapis cezası öngörülmüştür. Keza bu Kanunun sistemine göre kişi görevi kötüye kullanma suçundan dolayı mahkum olduğu cezayı çekinceye kadar 53. maddenin birinci fıkrasında sayılan hakları kullanmaktan yoksun kalacaktır. Ayrıca mahkeme, görevinin sağladığı yetkiyi kötüye kullanmak suretiyle suç işlediği için fail hakkında hapis cezasının infazından sonra da belli bir süre (“hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar” bir süreyle) kamu görevi üstlenmesinin yasaklanmasına da karar verebilir. Buna rağmen, yeni TCK’nda görevi kötüye kullanma suçu ile ilgili olarak öngörülen yaptırımlar, somut olayda failin lehine sonuç doğuracak mahiyet arzetmektedir. Bu itibarla, deneme süresi içinde yeni bir suç işlemesi halinde, A hakkında bu görevi kötüye kullanma suçundan dolayı yeni TCK hükümlerine göre mahkumiyet kararı tesis etmek ve fakat hükmolunan hapis cezasının ertelenmesine karar vermemek gerekir.

ÖRNEK OLAY II: Hırsızlık suçundan mahkumiyeti bulunan A hakkında, 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlediği ikinci suçtan dolayı, lehe hükümler içerdiği için 5237 s. TCK hükümlerine göre mahkumiyet hükmü kurulmuş ve dolayısıyla, bu Kanunun tekerrür hükümleri uygulanmıştır. Mahkumiyet hükmünde, 5237 s. TCK’nun 58. maddesinin yedinci fıkrasının gereği olarak, A hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanacağı belirtilmiştir.
Lehe kanunun belirlenmesinde karma uygulama yapılamayacaktır. Ancak çapraz uygulama mümkün olabilecektir. Şöyle ki, A hakkında 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlediği suçtan dolayı hükmün kurulması aşamada uygulanan düzenlemeleri bakımından lehine sonuç doğurduğu için yeni Kanunlar uygulanacaktır. Buna karşılık, hükmün infazı aşamasında özellikle şartla salıverilmeden yararlanabilmek için infaz kurumunda çekilmesi gereken süre bakımından 765 ve 647 s. Kanunların hükümleri kişinin lehinedir. Bu nedenle, hükmün infazı aşamasında A hakkında 765 ve 647 s. Kanunların şartla salıverilmeye ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekecektir.
Her ne kadar infaz rejimine ilişkin hükümler kural olarak derhal uygulanır ise de, 5237 s. TCK’nun 7. maddesinin üçüncü fıkrası gereğince koşullu salıverilme ile ilgili olarak maddi ceza hukukuna ilişkin zaman bakımından uygulama kuralları uygulanacaktır.
Buna karşılık, A hakkında koşullu salıverildikten ve hatta cezasının infazı tamamlandıktan sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanacaktır. Çünkü bir infaz rejimi olan denetimli serbestlik tedbiriyle ilgili kanuni hükümler bakımından derhal uygulama kuralına göre hareket etmek gerekir.

SORU: Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından dosyanın yeni kanuni düzenlemeler dolayısıyla lehe kanun uygulaması bakımından değerlendirilmek üzere esas mahkemesine gönderilmesinin hukuki niteliği nedir?

CEVAP: İlk derece (esas) mahkemelerinin 1 Haziran 2004 tarihinden önce karara bağladıkları dosyalardan temyiz talebiyle veya re’sen Yargıtay’a gönderilmiş olup da henüz tebliğname düzenlenerek ilgili Ceza Dairesine gönderilmemiş olanlar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 23.03.2005 tarihli ve 5320 sayılı “Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun”un 8. maddesinin ikinci fıkrası hükmüne istinaden, Türk ceza Hukukuna ilişkin yeni kanuni düzenlemeler karşısında, lehe kanun hükümlerinin uygulanması yönünde değerlendirme yapılmak üzere esas mahkemesine iade edilebilmektedir.
5320 s. CMK Yürürlük Kanunu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bu konuda istisna olarak özel bir yetki tanınmıştır. Bu düzenlemeye göre, 5237 s. TCK’nun yeni düzenlemeleri karşısında lehe kanun değerlendirmesinin yapılmasının zorunlu ve muhakkak görüldüğü durumlarda, zaman kaybının önüne geçilmek amacıyla; dosyanın, ilgili Ceza Dairesine gönderilmeksizin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından esas mahkemesine iadesine karar verilebilmektedir.
Dikkat edilmelidir ki, 5320 s. Kanunla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bu konuda takdir yetkisi tanınmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, dosyayı esas mahkemesine iade etmeksizin ilgili Ceza Dairesine gönderme yetkisine de sahiptir.
Bu durum karşısında, 5320 s. Kanunun Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tanıdığı bu özel ve istisnai yetkinin hukukî niteliğinin belirlenmesi gerekir.
Önce belirtmek gerekir ki, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tanınan bu yetki, 1 Haziran 2005 tarihinden önce aleyhine temyiz kanun yoluna başvurulmuş olan hükümlerin ilişkin oldukları dosyalarla sınırlı bulunmaktadır. Bu itibarla, henüz kesinleşmemiş dosyalarla ilgili olarak bu yetki kullanılabilmektedir. Başka bir deyişle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının bu yetkiyi kullandığı dosyalarda henüz kesinleşmiş bir hüküm söz konusu değildir. Bu nedenle, sanık hakkındaki kovuşturma süreci henüz sona ermiş değildir. Zira, 5271 s. CMK’na göre, “kovuşturma: iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi, ifade eder.” (madde 2, fıkra 1, bent f).
Bu bakımdan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 5320 s. Kanunun 8. maddesinin ikinci fıkrasına istinaden verdiği iade kararı, kendisine özgü bir karardır.
Dikkat edilmelidir ki, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 5320 sayılı kanuna dayanılarak verilen iade kararında, verilen hükmün hukuka uygun olup olmadığı yönünde bir değerlendirmede bulunulmamaktadır. Bu bakımdan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen bu karar, teknik bakımdan bozma kararı niteliğinde değildir.
Bu durumda, esas mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iade edilen dosya ile ilgili olarak yeni bir karar vermekle yükümlüdür.
Bu durumda, esas mahkemesinin verebileceği kararlar bakımından iki ihtimal söz konusudur.
BİRİNCİ İHTİMAL: Bu ihtimalde esas mahkemesi daha önce vermiş bulunduğu hükmün doğru olduğu varsayımına dayanarak, sonradan yürürlüğe giren kanunların somut olayda sanık lehine sonuç doğuracak bir hüküm içermediği yönünde bir karar verebilir.
İşaret etmek gerekir ki; bu ihtimalde esas mahkemesi tarafından verilen karar, bir direnme kararı niteliğinde değildir. Çünkü daha önce verilmiş olan hüküm, henüz Yargıtay ilgili Ceza Dairesi tarafından yapılan inceleme sonucunda hukuka aykırı bulunarak bozulmuş değildir.
Bu ihtimalde, esas mahkemesinin daha önce vermiş bulunduğu hüküm temyiz edildiği veya re’sen temyize tabi tutulduğu için; bunun Yargıtay ilgili Ceza Dairesinde görüşülerek hukuka uygunluğunun denetlenmesi gerekir. Ancak bu denetim sonucunda söz konusu hükmün bozulmasına veya onanmasına karar verilebilir.
Bu itibarla, esas mahkemesi, söz konusu ihtimalde, daha önce vermiş bulunduğu hükmün doğru olduğu varsayımına dayanarak verdiği, sonradan yürürlüğe giren kanunların somut olayda sanık lehine sonuç doğuracak bir hüküm içermediği yönündeki kararla birlikte, dosyayı yeniden Yargıtay’a göndermesi gerekir.
Bu durumda dosyanın yeniden Yargıtay’a gönderilebilmesi için herhangi bir talepte bulunulmasına gerek yoktur. Başka bir deyişle, verilen karar üzerine dosya, ilgili Ceza Dairesince temyizen incelenmesi için, re’sen Yargıtay’a gönderilmek gerekir.

İKİNCİ İHTİMAL: İkinci ihtimalde, esas mahkemesi, önce hüküm vermiş olmasına rağmen, sonradan yürürlüğe giren kanunların somut olayda sanık lehine sonuç doğuracak hükümler içerdiği gerekçesiyle, henüz kesinleşmemiş olan önceki hüküm yerine, yeni bir hüküm tesis eder.
Ancak, yeni hüküm tesis edilmeden önce, daha önce verilmiş olan hükmü hukuken geçersiz kılmaya yönelik bir kararın verilmesi gerekir.
Çünkü, yukarıda da açıkladığımız gibi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 5320 s. Kanuna dayanılarak verilen iade kararı, bozma kararı niteliğinde değildir. Yani, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının dosyanın iadesi yönünde vermiş bulunduğu karara rağmen, esas mahkemesi tarafından daha önce verilmiş olan hüküm varlığını devam ettirmektedir.
Daha önce vermiş olduğu hükmü hukuken geçersiz kılmaya yönelik olarak esas mahkemesi tarafından verilen kararı, bozma kararından ayırabilmek için; bu karara, geri alma kararı denmesinin daha doğru olacağını düşünmekteyiz.
Esas mahkemesi, daha önceki hükümden bağımsız olarak yeni bir hüküm kuracaktır; yani, bu yeni hükümde, daha önceki hükmü kurarken vardığı kanaatleri ile de bağlı değildir.
Örneğin, esas mahkemesi, önceki hükmü kurarken, takdiri indirim nedenlerinin bulunmadığı gerekçesiyle, 765 sayılı TCK’nun 59. maddesine istinaden sanığın cezasında indirim yapmamış iken; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dosyanın iade edilmesi üzerine yapılan duruşmadaki tutum ve davranışları dolayısıyla, yeni hükmü kurarken takdirin indirim nedenlerinin varlığı gerekçesiyle, indirim yapabilecektir. Ancak, bunun için, mahkemenin daha önceki kanaatinin değişmesine neden olan somut vakıaları kararında açık bir şekilde göstermesi gerekmektedir.
Hatta, esas mahkemesi bu yeni hükmü kurarken, dava konusu olayla ilgili yeni delillerin ortaya çıkması halinde bu delilleri değerlendirmek durumundadır. Ayrıca, yeni hüküm, örneğin bu arada dava zamanaşımının dolmuş olup olmadığı yönünde değerlendirme yapılarak kurulmalıdır.
Ceza muhakemesine ilişkin kanunî düzenlemeler, devam etmekte olan soruşturma ve kovuşturma işlemleriyle ilgili olarak, kişinin lehine veya aleyhine sonuç doğurduğuna bakılmaksızın, derhal uygulanır: Derhal uygulama kuralı.
Yeni Ceza Muhakemesi Kanunu 1 Haziran 2005 tarihi itibarıyla yürürlüğe girdiğine göre; bu tarihten sonra yapılan soruşturma ve kovuşturma işlemleriyle ilgili olarak, kişinin lehine veya aleyhine sonuç doğurduğuna bakılmaksızın, bu Kanun hükümlerinin uygulanması gerekir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından lehe kanun hükümlerinin uygulanması yönünde değerlendirme yapılmak üzere esas mahkemesine iade edilen dosyalarla ilgili olarak açılan duruşmada, artık yeni CMK hükümlerinin uygulanması gerekir.
Dolayısıyla, delillerin değerlendirilmesi açısından yeni CMK’nda kabul edilen hükümlerin 1 Haziran 2005 tarihinden önce verilmiş olan ve fakat henüz kesinleşmemiş hükümlerin ilişkin olduğu dosyaların Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iadesi üzerine açılan duruşmada, delillerin takdir ve değerlendirmesinin 5271 s. CMK hükümlerine göre yeniden yapılması gerekir.
Başka bir deyişle, bu durumda Ceza Muhakemesi Hukukunda bozmadan sonra serbestlik kuralında olduğu gibi, esas mahkemesi, yargılama sürecinin1 Haziran 2005 tarihinden önceki aşamasındaki işlemlerle bağlı olmaksızın, dosya içerisindeki mevcut delillerin yeniden hukuki değerlendirmesini yapabilir ve hatta, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması yönünde yeni deliller araştırabilir.

SORU: 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak, lehe düzenlemeler içerdiği gerekçesiyle 5237 s. TCK’nun uygulanması yönünde talepte bulunulması üzerine mahkeme tarafından verilecek kararlara karşı temyiz kanun yoluna mı, yoksa itiraz kanun yoluna mı başvurulması gerekmektedir?

CEVAP: Bu soruya ilişkin cevap mahiyetindeki açıklamalarımızdan önce Yargıtay 1.CD’nin bir içtihadının iktibasında [1] fayda mülahaza etmekteyiz:
5237 s. TCK’nun 7. maddesinin ikinci fıkrası gereğince, kesinleşmiş olan hükümlerin yeniden ele alınması ve lehe olan yasanın belirlenip uygulanmasında izlenecek yolu gösteren iki yasa vardır.
Bunlardan birisi, 5252 s. Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanundur. Bu Kanun, 5237 s. Kanun yürürlüğe girmeden önce işlenmiş olan suçlar hakkında ne şekilde hüküm kurulacağına ve kesinleşmiş cezaların nasıl infaz edileceğine ilişkin hükümleri içermektedir (m. 2). Keza bu Kanunun 9. maddesinin birinci fıkrasında, “1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak, Türk Ceza Kanununun lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği hallerde, duruşma yapılmaksızın da karar verilebilir.” hükmüne yer verilmiştir.
Diğer Kanun ise, 5275 s. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanundur. Bu Kanunun 98. maddesinin birinci fıkrasına göre; “Mahkûmiyet hükmünün yorumunda veya çektirilecek cezanın hesabında duraksama olursa, cezanın kısmen veya tamamen yerine getirilip getirilemeyeceği ileri sürülür ya da sonradan yürürlüğe giren kanun, hükümlünün lehinde olursa, duraksamanın giderilmesi veya yerine getirilecek cezanın belirlenmesi için hükmü veren mahkemeden karar istenir.” Keza, söz konusu Kanunun 101. maddesinin birinci fıkrasında, bu kararın duruşma yapılmaksızın verileceği ve buna karşı itiraz kanun yoluna başvurulabileceği hükmüne yer verilmiştir.
Bu durumda, 5252 s. Yasa, ancak 1 Haziran 2005 tarihinden sonra kesinleşmiş mahkumiyetler hakkında uygulanabilecek olan 5275 s. Yasa karşısında, özel bir yasa niteliğindedir ve öncelikle uygulanması gerekir. 5252 s. Yasaya göre, kararların duruşma yapılarak verilmesi asıl, duruşma yapılmaksızın verilmesi ise istisnadır.
Asıl olan, mahkeme kararlarının duruşma yapılarak verilmesidir. (CMUK, m. 253; CMK, m. 223). Ancak Yasa koyucu, bazı hallerde, duruşma yapılmasını mahkemenin takdirine bağlı kılmaktadır (5252 s. Yasada olduğu gibi). Keza, bazı hallere özgü olarak, kanunlarda mahkemenin duruşma yapmaksızın karar vermesini amir hükümler bulunmaktadır (5275 s. CGTİK, m. 101, f. 1; CMK, m. 271, f. 1; CMUK, m. 302 gibi).
Genel kural, ceza mahkemelerinden verilen hükümlere karşı temyiz yoluna başvurulabileceği şeklindedir (CMUK, m. 305). Ancak, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilmesi için yasanın bunu açıkça belirtmesi gerekir (CMUK, m. 298; CMK, m. 267). 5275 s. Yasanın (m. 101, f. 1) aksine, 5252 s. Yürürlük Kanununda, bu Yasaya göre verilen kararlara karşı itiraz yoluna gidilebileceğini belirten bir hüküm bulunmamaktadır.
Kabul edilebilir bir başvuru var ise, kanun yolunun veya merciin belirlenmesindeki yanılma, başvuranın haklarını oradan kaldırmayacağı (CMK, m. 264, f. 1) gibi; duruşma yapılarak verilmesi gereken bir kararın duruşmasız ya da duruşma yapılmaksızın verilmesi gereken bir kararın duruşma yapılarak verilmiş olması da o kararın tabi olduğu yasa yolunu değiştirmez.
Somut olaya ilişkin olarak herhangi bir inceleme, araştırma, kanıt tartışması ve takdir hakkının kullanılması gerekmeden lehe kanunun belirlenmesinin mümkün olduğu hallerde, duruşma yapılmaksızın karar verilebilmelidir.
1.CD, 24.11.2005, 2838/3633 (yayınlanmamıştır); 1.CD, 15.12.2005, 4052/4466 (yayınlanmamıştır).
Temyiz, sadece hükümlerle ilgili olarak kabul edilmiş bir kanun yoludur. 5271 s. CMK’nun 223. maddesine göre, “beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı, hükümdür.” (f. 1).
Buna karşılık, kanunun açıkça gösterdiği hallerde mahkeme kararlarına karşı itiraz kanun yoluna gidilebilir (5271 s. CMK, m. 267, f. 1). Aynı şekilde, yürürlükten kaldırılan 1411 s. CMUK’nun 298. maddesinin birinci fıkrasında, “mahkeme kararları aleyhine itiraz edilmez.” kuralına yer verildikten sonra; ikinci fıkrada, söz konusu kuralın istisnaları gösterilmiştir.
Bu durum karşısında, 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak, lehe düzenlemeler içerdiği gerekçesiyle, yeni kanunların uygulanması yönünde talepte bulunulması halinde; mahkeme tarafından verilecek kararlar bakımından iki ihtimal söz konusudur.
Bunlardan birincisi, somut olayda fail hakkında lehe hükümler içermesi dolayısıyla yeni kanunlar uygulanmak suretiyle yeni bir hüküm tesisidir. Bu durumda yeni bir hüküm verildiği için, bu hükme ilişkin olarak olağan kanun yolu (temyiz) işletilmelidir.
Buna karşılık, ikinci ihtimal olarak, lehe hükümler içermemesi dolayısıyla yeni kanunların uygulanması yönündeki talep reddedilmiş olabilir.
Bu durumda uygulamada, “uyarlama isteminin reddi kararı”, “5237 s. Kanun ile hüküm kurulmasına yer olmadığı kararı”, “5237 s. TCK ve diğer kanunlar ile hükümlü lehine yeni bir durum doğmadığından bahisle önceki kararda değişiklik yapılmasına yer olmadığı kararı”ndan söz edilmektedir.
Dikkat edilmelidir ki, nasıl formüle edilirse edilsin, bu ikinci ihtimalde verilen karar da hüküm niteliği taşımaktadır. Zira, daha önce verilmiş olup da kesinleşen hükümlerle ilgili olarak, lehe düzenlemeler içerdiği gerekçesiyle, sonradan yürürlüğe giren kanunun uygulanması yönünde talepte bulunulması, ayrı bir dava olarak değerlendirilmelidir. Bu dava sonucunda verilen kararlar, bu uyuşmazlığı sona erdirmektedir. Uygulamada farklı ifadeler kullanılmasına rağmen, bu ikinci ihtimalde verilen karar, bir hüküm çeşidi olan davanın reddi kararından ibarettir. Belirtilen nedenlerle, bu hükme ilişkin olarak da olağan kanun yolunun (temyizin) işletilmesi yönündeki uygulama doğrudur.
Duruşma yapılarak veya duruşmasız olarak verilmesinin, bu kararın hukukî niteliği ve hukukî sonuçları bakımından bir farklılık doğurması da söz konusu değildir.
Belirtmemiz gerekir ki, aleyhine itiraz kanun yoluna gidilebilecek kararlar, bir uyuşmazlığı sona erdirmemektedir; aksine, bir davanın görülmesi sırasında mahkemenin verdiği ara kararlardan bazıları ile ilgili olarak itiraz kanun yoluna gidilebileceği hususunda kanunda açık hükümlere yer verilmektedir.
Keza, bir uyuşmazlığı sona erdiren bazı mahkeme kararları ile ilgili olarak da itiraz kanun yoluna başvurulabileceği hususunda kanunda açık hükme yer verilebilmektedir (5275 s. CGTİK, m. 101, f. 3; yürürlükten kaldırılan 1411 s. CMUK, m. 405, f. 3 gibi). Lehe düzenlemeler içerdiği iddiasıyla 5271 s. TCK’nun 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş bir hükümle ilgili olarak uygulanması yönünde talepte bulunulması üzerine mahkemenin vereceği kararlara karşı hangi kanun yoluna gidileceği hususunda 5252 s. Yürürlük Kanununun 9. maddesinde açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda sorunu, kanun yoluna başvurma ile ilgili genel kurallar çerçevesinde çözmek gerekmiştir.
Ancak Yargıtay’ın yukarıda iktibas etmiş bulunduğumuz kararlarında bu hususla ilgili olarak varılan sonuç doğru olmakla birlikte, bu sonuca ulaşırken dayanılan gerekçe yetersiz kalmaktadır.
Cezanın infazı aşamasında lehe kanun uygulaması ile ilgili olarak mahkemenin inceleme yöntemi ve vereceği kararlara karşı kanun yolu bakımından 5275 s. CGTİK’nda ayrı bir düzenlemeye yer verilmiştir (m. 101). Yargıtay 1.CD’nin yukarıda iktibas etmiş bulunduğumuz kararında da işaret edildiği gibi; 5252 s. Yürürlük Kanununun 9. maddesinin birinci fıkrasında 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlere özgü bir düzenleme yapıldığı için; söz konusu Kanunun bu düzenlemesi, 5275 s. CGTİK’nun 101. maddesindeki düzenlemeye nazaran özel hüküm niteliği taşımaktadır. Bu itibarla, 5252 s. Yürürlük Kanununun 9. maddesinin birinci fıkrasının uygulama alanına giren (1 Haziran 2005 tarihinden önce) kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak lehe kanun uygulaması bağlamında mahkemenin inceleme yöntemi ve vereceği kararlara karşı kanun yolu bakımından 5275 s. CGTİK’ndaki düzenlemeler göz önünde bulundurulmayacaktır.

SORU: 5395 s. Çocuk Koruma Kanununda hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesesi düzenlenmiştir (m. 23). Bu düzenlemeye göre, ceza hükmü kurulduktan sonra mı hükmün açıklanmasına kara verilecektir?

CEVAP: Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmeden önce, sanığın kendisine yüklenen suçu işlediğinin sabit görülmesi ve işlediği suç dolayısıyla hakkında cezaya hükmolunması gerekir. Ancak, mahkeme sanık hakkında mahkumiyet kararını kurduktan sonra vereceği kararla, bu mahkumiyet kararının açıklanmasını geri bırakacaktır. Başka bir deyişle, mahkeme yaptığı yargılama sonucunda yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğini sabit görerek hakkında belli bir cezaya hükmedecektir. Ancak hükmün kurulmasını müteakip, mahkeme bunun açıklanmasının geri bırakılmasına karar verecektir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması halinde, dava derdest olmaya devam etmektedir. Hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiş olan sanık “denetimli serbestlik süresi içinde işlediği kasıtlı bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûm olmadığı ve (kendisine yüklenen) yükümlülüklere uygun davrandığı takdirde, davanın düşmesine karar verilir.” (5395 s. ÇKK, m. 23, f. 5). Buna karşılık, sanığın “denetimli serbestlik süresi içinde işlediği hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suç nedeniyle mahkûm olması veya yükümlülüklerine aykırı davranması hâlinde, mahkeme geri bıraktığı hükmü açıklar.” (5395 s. ÇKK, m. 23, f. 6).
Bu düzenlemelerden anlaşılacağı üzere, hükmün açıklanmasının geri bırakılması halinde sanık hakkında verilmiş bir hüküm vardır. Ancak bu hüküm henüz kesinleşmemiştir. Dolayısıyla, hakkında hüküm kurulmuş olan kişi, henüz sanık konumundadır. Bu hükme bağlı olarak sanık hakkında herhangi bir hak yoksunluğu söz konusu değildir.

SORU: Para cezalarında içtima var mıdır?

CEVAP: Kural, “kaç tane fiil varsa o kadar suç, kaç tane suç varsa o kadar ceza vardır” olduğuna göre; işlenen birden fazla suç dolayısıyla birden fazla adli para cezasına mahkumiyet halinde, her bir suçtan dolayı mahkum olunan adli para cezası bağımsızlığını koruyacaktır. Bu cezaların hepsi, ayrı ayrı infaz edilmek gerekir.

SORU: Yeni TCK’nda hangi koşullar gerçekleştiği takdirde kasten öldürme suçunun ihmali davranışla işlenmiş sayılacağına ilişkin hükme yer verilmiştir (m. 83). Bu madde hükmüne göre kasten öldürme suçunun ihmali davranışla işlenebilmesi için, kişinin “belli bir icrai davranışta bulunmak hususunda kanuni düzenlemelerden … kaynaklanan bir yükümlülüğünün bulunması” gerekir. Yine aynı Kanunun 98. maddesinde “yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi”, bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç tanımının karşıt anlamından (mefhumu muhalifinden), kişilerin “yaşı, hastalığı veya yaralanması dolayısıyla ya da başka herhangi bir nedenle kendini idare edemeyecek durumda olan kimseye hâl ve koşulların elverdiği ölçüde yardım (etmekle) ya da durumu derhâl ilgili makamlara” bildirmekle yükümlü oldukları sonucu çıkmaktadır. 83. maddenin düzenlemesine göre, bu yükümlülüğün kasten yerine getirilmemesi sonucunda ölüm gerçekleşmiş ise, kasten öldürme suçunun ihmali davranışla işlenmesi dolayısıyla cezaya hükmetmek gerekir. Fakat, 98. maddenin ikinci fıkrasında, “yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi dolayısıyla kişinin ölmesi durumunda”, yardım veya bildirim yükümlülüğüne aykırı davranan kişinin birinci fıkraya nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılması öngörülmüştür.
Bu farklı düzenlemeler karşısında, yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi sonucunda kişinin ölmesi halinde, kasten öldürme suçunun ihmali davranışla işlenmesi dolayısıyla mı (m. 83), yoksa yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış halinden dolayı mı (m. 98, f. 2) cezaya hükmetmek gerekir?

CEVAP: Yeni TCK’nun 98. maddesinde “yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi”, bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna göre; “yaşı, hastalığı veya yaralanması dolayısıyla ya da başka herhangi bir nedenle kendini idare edemeyecek durumda olan kimseye hâl ve koşulların elverdiği ölçüde yardım etmeyen ya da durumu derhâl ilgili makamlara bildirmeyen kişi, bir yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.” (f. 1). Bu suç tanımının karşıt anlamından (mefhumu muhalifinden), kişilerin “yaşı, hastalığı veya yaralanması dolayısıyla ya da başka herhangi bir nedenle kendini idare edemeyecek durumda olan kimseye hâl ve koşulların elverdiği ölçüde yardım (etmekle) ya da durumu derhâl ilgili makamlara” bildirmekle yükümlü oldukları sonucu çıkmaktadır.
83. maddenin düzenlemesine göre; “belli bir icrai davranışta bulunmak hususunda kanuni düzenlemelerden … kaynaklanan bir yükümlülük” (f. 2, bent a) altında bulunan kişi, bu yükümlülüğün gereği olan “belli bir icrai davranışı (kasten) gerçekleştirmemesi dolayısıyla meydana gelen ölüm neticesinden sorumlu tutula”caktır (f. 1). Bu yükümlülüğün (kasten) yerine getirilmemesi sonucunda ölüm gerçekleşmiş ise, kasten öldürme suçunun ihmali davranışla işlenmesi dolayısıyla cezaya hükmetmek gerekir. Bu durumda, “kişi hakkında, temel ceza olarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla kadar, diğer hâllerde ise on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunabileceği gibi, cezada indirim de yapılmayabilir.” (f. 3).
98. maddenin birinci fıkrasının mefhumu muhalifinden yardım veya bildirim yükümlülüğü sonucu çıkarıldığına göre; bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi dolayısıyla kişinin ölmesi durumunda da 83. maddeye göre cezaya hükmetmek gerekirdi. Ancak, söz konusu maddenin ikinci fıkrasında, ölüm neticesinin meydana gelmesi halinde yardım veya bildirim yükümlülüğüne aykırı davranan kişinin maddenin birinci fıkrasına nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılması öngörülmüştür.
98. maddede yer alan bu özel hüküm karşısında, yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi dolayısıyla kişinin ölmesi durumunda, 83. maddeye göre cezaya hükmetmek imkanı bulunmamaktadır.
Ancak, dikkat edilmelidir ki, 98. maddenin ikinci fıkrası hükmüne göre cezaya hükmedebilmek için, yardım veya bildirim yükümlülüğünün nedenini oluşturan duruma kişinin kendisinin sebebiyet vermemesi gerekir. Örneğin yaralamalı trafik kazasına sebep olan kişinin, yaralananlarla ilgili olarak yardım veya bildirim yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucunda bunlardan bir veya birkaçının ölmesi halinde, artık 98. maddenin ikinci fıkrası hükmüne istinaden değil, ihmali davranışla kasten öldürme suçundan dolayı, yani 83. maddenin ikinci fıkrasının (b) bendine istinaden cezalandırılması gerekir.

SORU: Bir trafik kazasında örneğin bir kişi ölür ve üç kişi yaralanır. Yaralanan kişiler şikayette bulunmak istemezler. Bu durumda trafik kazasına sebebiyet veren sürücünün, 5237 s. TCK’nun 85. maddesinin birinci fıkrasına göre mi, yoksa ikinci fıkrasına göre mi sorumlu tutulması gerekir?

CEVAP: Olayda ölümün yanı sıra meydana gelen yaralamalar dolayısıyla şikayet yoksa ya da şikayetten vazgeçilmiş ise, bu yaralamalar 85. maddeye göre ceza sorumluluğunun belirlenmesinde dikkate alınmayacaktır.

SORU: 765 s. TCK’dan farklı olarak, yeni TCK’nun sisteminde, aile bireylerine (örneğin eşe) karşı işlenen kasten yaralama suçu, ağırlığı ne olursa olsun, ağırlığına bakılmaksızın, resen yani şikayet aranmaksızın soruşturulabilir bir suç haline getirilmiştir. Bu düzenlemenin örneğin bir tokat atılması halinde dahi aile bireyleri arasındaki ilişkiye hukuk adına müdahil olmayı gerektirmesinin ortaya çıkarabileceği sakıncaları giderebilmek için nasıl bir çözüm yolu düşünüyorsunuz?

CEVAP: Yeni TCK’nun 86. maddesindeki düzenleme biçimi itibarıyla aile bireylerinden birine karşı işlenmiş bulunan kasten yaralama suçu, ağırlığı ne olursa olsun, soruşturma ve kovuşturması şikayete tabi değildir. Bunun doğurabileceği sakıncalar göz önünde bulundurularak, söz konusu madde (m. 86) metnine yapılacak müdahale ile, aile bireylerinden birinin diğerine karşı işlemiş bulunduğu kasten yaralama suçundan dolayı ancak şikayet üzerine soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesini mümkün kılmak gerekir.

SORU: Kasten yaralama suçunun kamu görevlisi tarafından görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi, bu suç açısından bir nitelikli unsur oluşturmaktadır. Buna karşılık, işkence suçu, ancak kamu görevlisi tarafından işlenebilmektedir. Bu durumda işkence suçu ile kasten yaralama suçunun bu nitelikli halini birbirinden nasıl ayıracağız?

CEVAP: Yeni TCK’nun 94 maddesinin gerekçesine göre; “işkence teşkil eden fiiller, aslında kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz niteliği taşıyan fiillerdir. Ancak, bu fiiller, ani olarak değil, sistematik bir şekilde ve belli bir süreç içinde işlenmektedirler. Bir süreç içinde süreklilik arzeder bir tarzda işlenen işkencenin en önemli özelliği, kişinin psikolojisi, ruh sağlığı, algılama ve irade yeteneği üzerindeki tahrip edici etkilerinin olmasıdır. Bu etkilerin uzun bir süre ve hatta hayat boyu devam etmesi, işkencenin bu kapsamda işlenen fiillere nazaran daha ağır ceza yaptırımı altına alınmasını gerektirmiştir.” Madde gerekçesinde açık bir şekilde ifade edildiği gibi, işkence fiilleri belli bir sistematik çerçevesinde ve mahiyeti bakımından süreklilik arzeden fiillerdir. Bu bakımdan, kasten yaralama suçu ile işkence suçu arasında mahiyet bakımından farklılık bulunmaktadır. Bu mahiyet farkı dolayısıyla, kamu görevlisi tarafından görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenen kasten yaralama fiillerini her zaman işkence olarak kabul etmek imkanı bulunmamaktadır.

SORU: 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 142. maddesinin ikinci fıkrasının d bendinde haksız yere elinde bulundurulan anahtarla kilit açmak suretiyle hırsızlık, nitelikli hırsızlık olarak düzenlenmiş. Aynı kapının kırılması veya aynı sağlamlıkta veya daha sağlam duvarın yıkılması durumlarını nasıl değerlendirebiliriz?

CEVAP: 765 s. Kanunda hırsızlığın “… duvar, kapı, pencere, demir parmaklık, kasa ve sandık gibi şahısları veya malları muhafaza için sağlam maddelerle ve muhkem surette yapılmış şeyleri yıkmak, devirmek, kırmak, delmek veya mahvetmek … suretiyle” işlenmesi halinde, faile daha ağır ceza verilmesi öngörülmüştü (m. 493, f. 1, bent 1). Yeni TCK’nun sisteminde ise, hırsızlık suçunun işlenmesi amacıyla veya sırasında başkasının malvarlığına zarar verilmiş olması halinde; malvarlığına zarar vermek fiili, hırsızlık suçunun yanında bu suçtan ayrı ve bağımsız suç olma özelliğini muhafaza etmektedir. Başka bir deyişle bu durumda 765 s. Kanunun sisteminde olduğu gibi artık bir mürekkep (bileşik) suç söz konusu değildir. Fail her iki suçtan dolayı ayrı ayrı cezalandırılmak gerekir.
Aynı şekilde, 765 s. TCK’nda hırsızlık suçunun “ağırlatıcı sebebi” olarak kabul edilen “bina içinde hırsızlık”la (m. 491, f. 3, bent 4; m. 492, f. 1, bent 1) ilgili olarak yapmış bulunduğumuz öneri Komisyonda önce kabul edilmekle beraber, bilahare madde metninde (yeni TCK, m. 142, f. 1, bent b) yapılan değişiklikle yine eski sisteme dönülmüştür. Buna göre, “Hırsızlık suçunun … herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, … işlenmesi hâlinde, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” Bu düzenleme karşısında, “hırsızlık suçunun … bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, … işlenmesi hâlinde,” fail sadece hırsızlık suçunun bu nitelikli halinden dolayı cezalandırılacaktır; ayrıca konut dokunulmazlığının ihlali suçundan dolayı cezaya hükmolunmayacaktır.
Keza, yeni TCK’nun TBMM Genel Kurulunda görüşülmesi sırasında yağma suçunun nitelikli halinin düzenlendiği 149. maddesiyle ilgili olarak verilen değişiklik önergesi kabul edilmiş olup; bu değişikliğe göre, yağma suçunun “konut veya işyerinde … işlenmesi hâlinde,” failin daha ağır ceza ile cezalandırılması gerekecektir (bent d). Bu düzenleme karşısında da, “yağma suçunun … konut veya işyerinde … işlenmesi hâlinde,” fail sadece yağma suçunun bu nitelikli halinden dolayı cezalandırılacaktır; ayrıca konut dokunulmazlığının ihlali suçundan dolayı cezaya hükmolunmayacaktır.

SORU: Yeni TCK’nun 150. maddesinin ikinci fıkrasında,
“Yağma suçunun konusunu oluşturan malın değerinin azlığı nedeniyle, verilecek ceza üçte birden yarıya kadar indirilebilir.”
hükmü yer almaktadır. Bu hükümden, 765 s. TCK’nun 522. maddesinin uygulamasındaki değer azlığını mı anlamak gerekir? Yargıtay 6.CD’nin bu hususta verdiği yeni kararırını nasıl değerlendiriyorsunuz?

CEVAP: Soruda söz konusu edilen Yargıtay 6.CD’nin 22..9.2005, 10849 Esas sayılı Kararı şu şekildedir:
“5237 s. TCY’nın 150. maddesinin ikinci fıkrasındaki (malın değerinin azlığı) kavramının, 765 s. TCY’nın 522. maddesindeki (hafif) ve (pek hafif) ölçütleriyle, her iki maddenin de cezadan indirim olanağı sağlanmak dışında benzerliği bulunmadığı, (değirin azlığı)nın 5237 s. Yasaya özgü ayrı ve yeni bir kavram olduğu; bunun, daha çoğunu alabilmek olanağı var iken, yalnızca gereksinmesi kadar (örneğin; birkaç meyve veya ekmek, yiyecek, bir iki defter, kalem, sigara ve benzeri), değer olarak da az olan şeyi alma durumunda, olayın özelliği ve sanığın kişiliği de değerlendirilerek, yasal ve yeterli gerekçeleri de açıklanarak uygulanabileceği gözetilme”lidir. (MALKOÇ, İsmail: Açıklamalı Yeni Türk Ceza Kanunu, Birinci Cilt, Ankara, 2005, sh. 627).
Nitekim, Kanunun 145. maddesinde 29.6.2005 tarihli ve 5377 sayılı Kanunla yapılan değişikliğin gerekçesinde ifade edildiği üzere, “örneğin çantanın içinde yüksek meblağda paranın bulunduğu beklentisiyle işlenen hırsızlık suçunda çantanın içinde para bulunmaması veya çok az miktarda bulunması” halinde, “suçun işleniş şekli ve özellikleri de göz önünde bulundurul”arak bu hükme istinaden cezada indirim yapılmasından sarfınazar edilecektir.
Sonuç olarak, 6. CD’nin bu içtihadındaki görüşe aynen iştirak etmekteyiz. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu içtihat, yeni TCK’na ilişkin olarak TBMM bünyesinde yürütülen hazırlık çalışmalarının başından beri birlikte iştirak ettiğimiz sayın Keskin KAYLAN’ın katkılarıyla kurulmuştur.

SORU: Kişi bir vesileyle duyduğu sevinci açığa vurmak için “kuru sıkı tabanca” ile geceleyin sokakta havaya ateş etmektedir. Bu durumda yeni TCK’nun 170. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde tanımlanan suç oluşur mu? (Not: Yargıtay, 765 s. TCK’nun 264. maddesi uygulamasında “kuru sıkı tabanca”yı elverişli silah olarak kabul etmiyordu.)

CEVAP: Yeni TCK’nun 6. maddesine göre, “silah” ibaresinden,
“1. Ateşli silâhlar,
2. Patlayıcı maddeler,
3. Saldırı ve savunmada kullanılmak üzere yapılmış her türlü kesici, delici veya bereleyici alet,
4. Saldırı ve savunma amacıyla yapılmış olmasa bile fiilen saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer şeyler,
5. Yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeler,”
anlaşılır (f. 1, bent f).
Bu tanım kapsamına giren her şey silah niteliğini taşımakla birlikte, silahın bir suçun temel veya nitelikli şekline ilişkin unsur oluşturduğu hallerde, kullanılan aletin işlenmesi kastedilen suç açısından elverişli olması gerekir. Başka bir deyişle, kullanılan aletin işlenmesi kastedilen suçla bağlantılı olarak elverişli silah olup olmadığını değerlendirmek gerekir. Bu itibarla, bir nesne, bir suçun işlenmesi ile ilgili olarak elverişli silah niteliğini taşımakla birlikte; başka bir suç açısından bu niteliği haiz olmayabilir. Örneğin fiilen saldırıda kullanılmaya elverişli olan sopa, taş vs. kasten yaralama suçunun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli unsurunu oluşturan elverişli silah niteliğini taşımaktadır (m. 86, f. 2, bent e). Buna karşılık, taş, sopa, kazma ve kürek gibi aletler, örneğin devletin güvenliğine karşı suç işlemek üzere silahlı örgüt kurma suçunun (m. 314) unsurunu oluşturan elverişli silah niteliğini haiz değildir.
Bu itibarla, “kurusıkı tabanca”nın elverişli silah niteliği taşıyıp taşımadığını, somut bir suçla bağlantılı olarak değerlendirmek gerekir. Mesela tehdit suçunun silahla işlenmesi, bu suç açısından daha ağır cezayı gerektiren bir nitelikli unsur oluşturmaktadır. Silahın bu suçla ilgili olarak daha ağır cezayı gerektiren bir nitelikli unsur olarak kabul edilmesinin nedeni, bunun mağdur üzerende oluşturduğu etkinin yoğunluğudur. Bu bakımdan, tehdit suçunun işlenişi sırasında kullanılan “kurusıkı tabanca”nın bu suçun işlenmesi açısından elverişli silah niteliğini haiz olduğunu söylemek gerekir.
Buna karşılık, işlenen suçla bağlantılı olarak değerlendirildiğinde, somut olayda “kurusıkı tabanca”nın elverişli silah niteliğini taşımadığını söylemek mümkün olabilir. Örneğin öldürme veya yaralama kastıyla gerçek silah zannederek “kurusıkı tabanca” ile uzak mesafeden mağdura ateş eden kişinin fiili, kullanılan araç itibarıyla bu suç açısından elverişli değildir.
Kişinin örneğin sevincinin dışa yansıması olarak “kurusıkı tabanca” ile havaya ateş etmesi halinde, kullanılan aletin TCK’nun 6. maddesi hükmüne göre silah niteliğini taşıdığında kuşku yoktur. Kullanılan silahın TCK’nun 170. maddesinde tanımlanan suç bağlamında elverişli silah olarak kabul edilmesi, yalnız başına bu madde hükmünden dolayı cezalandırılabilmek için yeterli değildir.
Kanunun 170. maddesinin ifade biçimine göre silahla ateş etmenin veya patlayıcı madde kullanmanın “kişilerde korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda” olması gerekir. Bu itibarla, “kurusıkı tabanca” ile yapılan atışın “kişilerde korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda” olması halinde 170. maddede tanımlanan suçun oluştuğunu kabul etmek gerekir. Buna karşılık, somut olaya ilişkin olarak bu suç bağlamında yapılan değerlendirme sonucunda, “kurusıkı tabanca” ile yapılan atışın “kişilerde korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda” olmadığı sonucuna varılması halinde; fiil, suç oluşturmamakla birlikte, 5326 s. Kabahatler Kanununun 36. maddesinde tanımlanan gürültüye neden olma kabahati dolayısıyla idari para cezası ile cezalandırmayı gerektirmektedir.

SORU: Yeni TCK’nun sisteminde normatif bir kavram olarak kabul edilen kusurluluk durumlarında kusurun matematiksel oranlar şeklinde ifade edilmesinden vazgeçilmiştir. Bu husus, hem TCK Tasarısına ilişkin TBMM Adalet Komisyonu Raporunda hem de Kanunun 22. maddesinin gerekçesinde açıkça ifade edilmektedir. Ancak, trafik kazalarıyla ilgili olarak uygulamada farklılıklar gözlemlenmektedir. Biz, Kastamonu C Başsavcılığından görüş alarak, trafik kazalarına ilişkin uygulamamızda hala kusur oranını belirlemekteyiz. Bu uygulamamızın doğru olup olmadığını yeni TCK’nun düzenlemeleri karşısında değerlendirir misiniz?

CEVAP:
Yeni TCK’nun sisteminde, 765 s. Kanundan farklı olarak, taksirli suçlarda kusurluluğun matematiksel olarak ifade edilmesine imkan tanınmamıştır. Bu sistemde, taksirle işlenen suçlardan dolayı kusurluluk, bir değerlendirmeyle ancak olay hâkimi tarafından yapılabilir.
Buna karşılık, trafik kazalarında kolluk tarafından tutulan tutanaklarda kazaya karışan sürücü veya yayaların her biriyle ilgili olarak 765 s. TCK’nun 455 ve 459. maddelerindeki sekiz üzerinden oransal olarak (1/8, 2/8, 3/8, … 8/8 gibi) “kusur” tespiti yapılmaktaydı.
Yeni TCK’nun sistemi karşısında, kolluğun bu şekilde oransal olarak kusur tespitinin hukuki dayanağı bulunmamaktadır. Nitekim 2918 s. Kanunda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun tasarı ve tekliflerini birleştirerek görüşen TBMM İçişleri Komisyonunca Genel Kurula sunulmak üzere hazırlanan Raporda söz konusu Kanunun 84. maddesinde yapılması önerilen değişiklikte şu hükümlere yer verilmiştir:
“Trafik kazalarında;
a) Araç sürücüleri;
1) Tek yönlü karayollarına ters yönden girme, bölünmüş karayollarında ise karşı yönden gelen trafiğe ait taşıt yoluna ve bağlantı yollarına girme,
2) Önlerinde giden araçları yönetmelikte belirtilen güvenli ve yeterli bir mesafeden izlememe,
3) Geçme yasağı olan yerler ile geçme kurallarını ihlal etmek suretiyle geçme,
4) Doğrultu değiştirme manevralarını yanlış yapma,
5) Şeride tecavüz etme,
6) Kavşaklarda ilk geçiş önceliğine uymama,
7) Kaplamanın dar olduğu yerlerde geçiş önceliğine uymama,
8) Manevraları düzenleyen genel şartlara uymama,
9) Yerleşim birimleri dışındaki karayolunun taşıt yolu üzerinde, zorunlu haller dışında park etme veya duraklama ve her iki durumda da gerekli tedbirleri almama,
10) Park için ayrılmış yerlerde veya taşıt yolu dışında kurallara uygun olarak park edilmiş araçlara çarpma,
11) Tırmanma şeritli yollarda her iki yönde en sol şeride geçme, iniş yönünde geçme kurallarını ihlal etmek suretiyle geçme,
b) Yayalar;
1) Yüz metre mesafe içerisinde yaya alt veya üst geçidinin bulunmasına rağmen bu tesisler yerine taşıt yolundan karşıya geçme,
2) Yüz metre mesafe içerisinde trafik zabıtası veya görevli bir kişi ya da ışıklı trafik işaretleri ile kontrol edilen kesimler yerine taşıt yolundan karşıya geçme,
3) Yaya geçişlerinin fiziki yapılarla engellendiği kesimlerden geçme,
c) Araç sürücüleri ve yayalar; kırmızı ışıklı trafik işaretinde veya yetkili memurun dur işaretinde geçme,
hallerinde, bu Kanunun uygulanması bakımından asli kusurlu sayılırlar.
Yukarıda sayılan asli kusurluluk hallerinden hiçbirinin bulunmaması halinde ise, trafik kazasına neden olan kural ihlalini gerçekleştiren kişi bu Kanunun uygulanması bakımından asli kusurlu sayılır.
Bir trafik kazasıyla ilgili olarak bu Kanun hükümlerine göre tutulan kaza tespit tutanağı, soruşturma ve kovuşturma kapsamında sadece kimin hangi trafik kuralını ihlal ettiğinin tespiti bakımından göz önünde bulundurulabilir.”
2918 s. Karayolları Trafik Kanununda yapılması düşünülen bu değişikliğe göre, bir trafik kazasında kolluk, 84. maddede belirtilen trafik kurallarını ihlal ederek kazaya neden olan sürücü veya yayanın tespiti yönünde bir tutanak düzenleyecektir. Bu durumda kolluk, bir trafik kazasında, ancak kazaya karışan sürücü veya yayaların her birinin hangi trafik kuralını ihlal ettiğini tespit yönünde bir tutanak düzenleyebilir. Ancak, bu tutanakta kazaya karışan sürücü veya yayaların kusur oranlarını belirleme gibi bir uygulama yapılamayacaktır. Mahkeme, bir trafik kazasıyla ilgili olarak kolluk tarafından düzenlenen tutanağı ancak kimin hangi trafik kuralını ihlal ettiğinin tespiti bakımından göz önünde bulundurabilecektir. Bu bakımdan mahkemeye düzenlenen tutanağı göz önünde bulundurabileceği hususunda bir takdir yetkisi tanınmıştır.
Bu düzenlemeden çıkan bir başka sonuç daha bulunmaktadır. Kolluk tarafından düzenlenen trafik kazası tespit tutanağına rağmen, C. savcısı, hakim veya mahkeme bu trafik kazasına karışan kişilerden her birinin hangi trafik kuralını ne suretle ihlal ettiğinin tespiti amacıyla bilirkişi görevlendirebilir. Görevlendirilen bilirkişi, sadece görevlendirildiği hususla ilgili olarak rapor düzenleyebilir. Bu raporda, 765 s. Kanunun sisteminden farklı olarak, kazaya karışan kişilerin sekiz üzerinden oransal olarak kusurluluğunu belirlemeye yönelik bir açıklamaya yer verilmemesi gerekmektedir. Çünkü, 5271 s. Ceza Muhakemesi Kanununa göre, “çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına … karar verilebilir. Ancak hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukukî bilgi ile çözülmesi olanaklı konularda bilirkişi dinlenemez.” (m. 66, f. 1). Keza, “bilirkişi raporunda, hâkim tarafından yapılması gereken hukukî değerlendirmelerde bulunulamaz.” (CMK, m. 67, f. 3).
Gerek kolluk tarafından düzenlenen tutanakta gerek bilirkişi tarafından düzenlenen raporda kazaya karışan kişilerin hangi trafik kuralını ne suretle ihlal ettiğinin tespitine yönelik açıklamaları da dikkate almak suretiyle, ceza hukuku sorumlulukları bakımından kusurluluklarını takdir etme mevkiinde olan, münhasıran mahkemedir.

SORU: 2918 s. Karayolları Trafik Kanununda sürücü belgesiz araç kullanmak “hafif hapis cezası”nı gerektiren bir suç olarak tanımlanmıştı (m. 36). Fakat. 5252 s. Yürürlük Kanunu ile “Kanunlarda, ‘hafif hapis’ veya ‘hafif para’ cezası olarak öngörülen yaptırımlar, idari para cezasına dönüştürülmüştür.” (m. 7, f. 1). Bu durumda, sürücü belgesiz araç kullanmak, suç olmaktan çıkıp, sadece idarî para cezasını gerektiren bir fiil niteliğini kazanmıştır. Fakat öte yandan yeni TCK’nda trafik güvenliğini tehlikeye sokmak, suç olarak tanımlanmıştır (m. 179, f. 2, 3). Bu düzenlemelerin uygulamada ortaya çıkardığı tereddütleri giderebilmek için nasıl bir yol izlenmesi gerekir?

CEVAP: Kişinin kullandığı araçla ilgili olarak sürücü belgesine sahip olmaması, idari para cezası gerektiren bir kabahat oluşturmaktadır (2918 s. Karayolları Trafik Kanunu, m. 36) [2]. Ancak, kullandığı araçla ilgili olarak geçerli sürücü belgesi olmadan araç kullanan kişi, başka bir trafik kuralını ihlal ettiği veya bir trafik kazasına neden olduğu takdirde, fiil artık salt kabahat olarak nitelendirilemez. Bu durumda kişi TCK’nun 179. maddesinin ikinci fıkrası hükmüne istinaden cezalandırılmalıdır. Dikkat edilmelidir ki, sürücü belgesi olmayan kişinin 179. madde hükmüne istinaden cezalandırılabilmesi için, sebebiyet verdiği trafik kazasında mutlaka başkalarının ölmüş veya yaralanmış olması gerekmemektedir. Başka bir deyişle, sürücü belgesi olmayan kişinin sebebiyet verdiği trafik kazası sadece maddi hasarlı olması halinde de, 179. maddenin ikinci fıkrasında tanımlanan suç oluşur. Nitekim 2918 s. Kanunda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun tasarı ve tekliflerini birleştirerek görüşen TBMM İçişleri Komisyonunca Genel Kurula sunulmak üzere hazırlanan Raporda söz konusu Kanunun 36. maddesine eklenmesi önerilen yeni (dördüncü) fıkrada şu hükme yer verilmiştir:
“Kullandığı araç için geçerli sürücü belgesi sahibi olmadan trafiğe çıkan kişi, kazaya neden olması veya başka bir trafik kuralını ihlal etmesi halinde, Türk Ceza Kanununun 179 uncu maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre cezalandırılır.”
Buna karşılık, sürücü belgesi geri alınmış veya iptal edilmiş olan kişinin araç kullanarak trafiğe çıkması halinde ise, idari para cezası verilerek yetinilebilecek bir kabahat söz konusu değildir. Bu durumda trafik güvenliğinin kasten tehlikeye sokulması suçunun oluştuğunu kabul etmek gerekir. Zira, sürücü belgesi geri alınan veya iptal edilen kişi, trafik güvenliği bakımından tehlikeli görüldüğü için bu tedbirlere başvurulmuştur. Nitekim 2918 s. Kanunda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun tasarı ve tekliflerini birleştirerek görüşen TBMM İçişleri Komisyonunca Genel Kurula sunulmak üzere hazırlanan Raporda söz konusu Kanunun 36. maddesine eklenmesi önerilen yeni (dördüncü) fıkrada şu hükme yer verilmiştir:
“Tedbir olarak sürücü belgesi geri alınmış veya iptal edilmiş olmasına rağmen trafiğe çıkan kişi de, Türk Ceza Kanununun 179 uncu maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre cezalandırılır.” [3]

Bu sorunun cevabıyla bağlantılı olarak aşağıdaki örnek olay ve karara ilişkin çözüm şeklinin göz önünde bulundurulmasında uygulayıcı açısından büyük fayda mülahaza etmekteyiz:
A, sahibi bulunduğu traktörü, kasabaya gitmesi için 16 yaşındaki oğlu B’nin kullanımına verir. B, yolda bir trafik kazasına neden olur. Kazada, C ölür ve D yaralanır. Bu olayla ilgili olarak Yargıtay şu kararı vermiştir:
«Ehliyetsiz veya küçük yaştakilere taşıt kullandırmanın, Karayolları Trafik Kanununa göre ayrı bir suç teşkil ettiği ve hatalı taşıt kullanma sonucu meydana gelen olayda, sonuçla traktör sahibi olan sanığın fiili arasında doğrudan doğruya illiyet bağı bulunmadığı gözetilmeden, sanığın (taksirle öldürme ve taksirle müessir fiil suçlarından dolayı) mahkûmiyetine karar verilmesi, kanuna aykırıdır.»: 9.CD, 17.12.1982, 636/772.
Bu karara konu teşkil eden olayda işlenmiş olan suçlar şunlardır:

Birinci suç: B è C’ye, Taksirle öldürme suçu (5237 s. TCK, m. 85, f. 1). B, aracı kullanmaya başlarken, sürücü belgesinin olmadığını ve dolayısıyla, aracı kullanmak yetkisine sahip bulunmadığını bilmektedir. Bu durumda araç kullanan kişi, bir trafik kazasına sebebiyet verebileceğini öngörür. Ancak, kazanın meydana gelmemesi için dikkat ve özen göstermeye çalışır. Buna rağmen, korkulanın meydana gelmiştir. Bu durumda, C’nin ölümünden B’yi bilinçli taksiri dolayısıyla sorumlu tutmak gerekir.
Suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde; fail hakkındaki cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesi için 5237 s. TCK’nun 61. maddesindeki usul ve sıra izlenecektir. Buna göre, önce, taksirle ölüme sebebiyet verme suçuna ilişkin kanun maddesine istinaden (m. 85, f. 1) temel ceza belirlenecektir (m. 61, f. 1). Bilahare, suçun bilinçli taksirle işlenmiş olması dolayısıyla, belirlenen temel cezanın artırılması yoluna gidilecektir (5237 s. TCK, m. 22, f. 3; m. 61, f. 2).

İkinci suç: B è D’ye, Taksirle yaralama suçu (5237 s. TCK, m. 89). Bu durumda da, birinci suç açısından yapılan açıklamalar göz önünde bulundurularak, D’nin yaralanmasından B’yi bilinçli taksiri dolayısıyla sorumlu tutmak gerekir.

Üçüncü suç: A + B è Kamuya, Sürücü belgesi sahibi olmadan trafiğe çıkma suçu (765 s. TCK sisteminde kabahat türünden suç) (2918 s. K, m. 36, f. 3).
Bu suç kasten işlenen bir suçtur. Bu suçun işlenmesi bakımından B, faildir. A da bu suçun işlenmesine iştirak etmiştir. Ancak, A’nın iştirak statüsünü belirlemek için olayda yeterli açıklık bulunmamaktadır. İstemesi üzerine traktörü oğlu B’ye vermesi halinde, A’yı yardım eden olarak sorumlu tutmak gerekir (5237 s. TCK, 39, f. 1, f. 2, bent b, ikinci alternatif cümle).

Dördüncü suç: A + B è Kamuya, Trafik güvenliğini kasten tehlikeye sokma suçu (5237 s. TCK, m. 179, f. 2). Sürücü belgesi sahibi olmayan B, sadece trafiğe çıkmakla kalmamış, ayrıca bir trafik kazasına neden olmuştur.
Bu durumda trafik kuralının ihlâli mahiyetindeki fiil, trafik güvenliği bakımından artık somut bir tehlike oluşturmuştur. Bu nedenle, B’nin fiili, aynı zamanda trafik güvenliğini kasten tehlikeye sokma suçunu oluşturmaktadır (5237 s. TCK, m. 179, f. 2).
Bu suç da kasten işlenen bir suçtur ve bu suçun işlenmesi bakımından B, faildir. A da bu suçun işlenmesine iştirak etmiştir. İstemesi üzerine traktörü oğlu B’ye vermesi dolayısıyla, A’yı söz konusu suça yardım eden olarak sorumlu tutmak gerekir (5237 s. TCK, 39, f. 1, f. 2, bent b, ikinci alternatif cümle).

Yukarıda da açıklandığı gibi, istemesi üzerine traktörü oğlu B’ye vermesi dolayısıyla, A’yı;
a) (765 s. TCK sisteminde kabahat türünden bir suç olan) sürücü belgesi sahibi olmadan trafiğe çıkma suçuna (2918 s. K, m. 36, f. 3)
veya
b) yeni TCK’nun 179. maddesinin ikinci fıkrasında tanımlanan trafik güvenliğini kasten tehlikeye sokma suçuna
yardım eden olarak sorumlu tutmak gerekir (5237 s. TCK, 39, f. 1, f. 2, bent b, ikinci alternatif cümle).
Ancak, sürücü belgesi sahibi olmayan B’nin sebebiyet verdiği trafik kazasında C ölmüş ve D yaralanmıştır. İstemesi üzerine traktörü oğlu B’ye veren A, oğlunun sürücü belgesinin olmadığını ve dolayısıyla, aracı kullanmak yetkisine sahip bulunmadığını bilmektedir. Hayatın olağan tecrübelerine göre, bu durumda araç kullanan kişinin bir trafik kazasına sebebiyet verebileceği öngörülür. Ancak, bir kazanın meydana gelmemesi ümit edilir. Bu durumda, C’nin ölümünden ve D’nin yaralanmasından A’yı da bilinçli taksiri dolayısıyla sorumlu tutmak gerekir.
Bu itibarla, B’nin sebebiyet verdiği trafik kazasında gerçekleşen C’nin ölümü ve D’nin yaralanması ile A’nın “fiili arasında doğrudan doğruya illiyet bağı bulunmadığı” gerekçesiyle, A’nın bu neticelerden sorumlu tutulamayacağı yönündeki Yargıtay içtihadı doğru değildir.

Yukarıdaki açıklamalarımız dikkate alındığında görülmektedir ki; A ve B, bir fiille, önce iki ayrı suçu işlemiş olmaktadır: Bunlardan birisi, sürücü belgesi sahibi olmadan trafiğe çıkma suçu (765 s. TCK sisteminde kabahat türünden suç) (2918 s. K, m. 36, f. 3); diğeri ise, trafik güvenliğini kasten tehlikeye sokma suçudur (5237 s. TCK, m. 179, f. 2). Bu durumda, faklı neviden fikri içtima hükümleri uygulanarak, A ve B’nin sadece en ağır cezayı gerektiren suçtan (trafik güvenliğini kasten tehlikeye sokma suçundan) dolayı cezalandırılması gerekmektedir (5237 s. TCK, m. 44).
Ancak, 2918 s. Kanunun 36. maddesinin üçüncü fıkrasında “Bu kişilerin kazaya neden olması halinde bu cezaların uygulanması diğer cezaların uygulanmasına engel teşkil etmez.” hükmüne yer verilmiştir. Bu hüküm, A ve B’nin yeni TCK’nun 179. maddesinin ikinci fıkrasında tanımlanan trafik güvenliğini kasten tehlikeye sokma suçundan ve hatta, sebebiyet verilen trafik kazasında meydana gelen ölüm ve yaralanmadan dolayı da gerçek içtima hükümlerine göre cezalandırılmasını gerektirmektedir.
2918 s. Karayolları Trafik Kanununun cezaî hükümleri ile 5237 s. TCK ve 5326 s. Kabahatler Kanununun düzenlemeleri ve genel prensipleri arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkmıştır. Bu nedenle,
2918 s. Karayolları Trafik Kanununda değişiklik yapılmasına ilişkin TBMM’nin gündeminde bulunan kanun tasarısı ve teklifleri kapsamında, TBMM İçişleri Komisyonu tarafından, yeni TCK ve 5326 s. Kabahatler Kanununa uyumu sağlanmak amacıyla, söz konusu Kanunun cezaî hükümlerini tamamen değiştiren bir öneri Raporu hazırlanmış ve Genel Kurulda görüşülmek üzere TBMM Başkanlığına gönderilmiştir. Ancak, bu değişiklik önerileri, Genel Kurulda henüz görüşülüp kanunlaşmamıştır.
Bu Rapora göre, 2918 s. Kanunun 36. maddesinin değiştirilmesi öngörülen üçüncü fıkrasında, kişinin kullandığı araç için geçerli sürücü belgesi sahibi olmamasına rağmen trafiğe çıkması, idarî para cezasını gerektiren bir fiil, yani 5326 s. Kabahatler Kanunu hükümlerine göre bir kabahat olarak tanımlanmaktadır. Keza, sürücü belgesi olmayan kişiye araç kullandırtan kişinin de aynı miktarda idari para cezası ile cezalandırılması öngörülmüştür.
Buna karşılık, söz konusu Kanunun 36. maddesinin değiştirilmesi öngörülen dördüncü fıkrasına göre; “kullandığı araç için geçerli sürücü belgesi sahibi olmadan trafiğe çıkan kişi, kazaya neden olması veya başka bir trafik kuralını ihlal etmesi halinde, Türk Ceza Kanununun 179 uncu maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre cezalandırılır.” Bu durumda fiil, artık idarî para cezasını gerektiren kabahat olmaktan çıkıp, suç haline dönüşmektedir. Başka bir deyişle, bu gibi durumlarda trafik kuralının ihlâli mahiyetindeki fiil, trafik güvenliği bakımından somut bir tehlike oluşturduğu için, artık kabahat olarak değil, suç olarak yaptırımı gerektirmektedir. 5326 s. Kabahatler Kanunu’nun “İçtima” başlıklı 15. maddesinin üçüncü fıkrası hükmü gereğince, suç oluşturan fiilin aynı zamanda kabahat oluşturması halinde, faili sadece suçtan dolayı cezalandırmak mümkün olacaktır. Ayrıca kabahatten dolayı hakkında idari para cezası uygulanamayacaktır. Bu itibarla, karara konu teşkil eden olayda B’yi yeni TCK’nun 179. maddesinin ikinci fıkrası hükmüne istinaden cezalandırmak gerekecektir.
Ancak, neden olunan trafik kazası sonucunda C’nin ölmesi ve D’nin yaralanması karşısında; kazaya sebebiyet veren A ve B’nin, artık somut tehlike suçundan dolayı değil, taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olma suçlarından dolayı cezalandırılması gerekmektedir. Çünkü bu durumda, B, bir fiille, kanunda tanımlanan birden fazla farklı suçu işlemiş olmaktadır (Trafik güvenliğini kasten tehlikeye sokma [5237 s. TCK, m. 179, f. 2], taksirle öldürme [5237 s. TCK, m. 85] ve taksirle yaralama [5237 s. TCK, m. 89] suçu). Bu durumda, faklı neviden fikri içtima hükümleri uygulanarak, B’nin sadece en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılması gerekmektedir (5237 s. TCK, m. 44).
Ayrıca belirtmek gerekir ki, karara konu teşkil eden olayda C ölmüş ve D yaralanmıştır. Taksirle işlenmiş olan bu ölüme ve yaralamaya sebebiyet verme suçlarından dolayı yeni TCK’nda özel bir içtima hükmüne yer verilmiştir (m. 85, f. 2). Buna göre trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı fiil ile “birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden” olunmuş ise, fail hakkında bir cezaya hükmolunacaktır. Ancak Kanunda bu cezanın alt sınırı üç, üst sınırı onbeş yıl olarak belirlenmiştir.
Bu durumda, karara konu teşkil eden olayda, A ve B, faklı neviden fikri içtima hükümleri gereğince, sadece TCK’nun 85. maddesinin ikinci fıkrası hükmüne istinaden cezalandırılacaktır.

SORU: Yeni TCK’na göre, alkol etkisiyle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek hâlde olmasına rağmen araç kullanan kişinin, Kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrasına istinaden cezalandırılması gerekir. Buna karşılık, 2918 s. Karayolları Trafik Kanununda ise, yönetmelikte belirlenen miktarların üzerinde alkollü olarak trafiğe çıkan kişinin idarî para cezası ile cezalandırılacağı öngörülmüştür (m. 48). Bu durumda her iki Kanunun düzenlemeleri arasında çelişki bulunduğu yönünde bir sonuç ortaya çıkmaktadır !? Şayet çelişki yoksa bu farklı kanun hükümlerinin uygulanabilmesi için ayırıcı ölçüt nedir?

CEVAP: Alkollü olarak araç sürülmesi de 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununda idari para cezasını gerektiren bir trafik kuralı ihlali (kabahat) olarak tanımlanmıştır (m. 48) [4]. Ancak, bunun için yönetmelikte belirlenen sınırın üzerinde promil alkol alınması gerekir. Bu promilin üzerinde alkol alınması, her sürücü bakımından somut bir tehlike ifade etmeyebilir.Başka bir deyişle, yönetmelikte belirlenen promil sınırının üzerinde alkollü olmasına rağmen araç kullanılması halinde, trafik güvenliği bakımından sadece soyut bir tehlike mevcuttur.
Fakat, alkol etkisiyle “emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olmasına rağmen” trafiğe çıkan kişinin yeni TCK’nun 179. maddenin üçüncü fıkrası hükmü gereğince cezalandırılması gerekir. Dikkat edilmelidir ki, bu suçun oluşabilmesi için, kişinin alkol etkisiyle “emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olması” gerekir. Bu durumda trafik güvenliği bakımından somut bir tehlike mevcuttur. Somut tehlikenin varlığı için, kişinin alkollü olarak trafiğe çıkmasının yanı sıra, bir başka trafik kuralını ihlal etmiş olması gerekir. Bu açıklamalarımızdan çıkan sonuç şudur: Alkollü olarak araç kullanan kişi bir trafik kazasına neden olduğu veya en azından başka bir trafik kuralını ihlal ettiği takdirde, TCK’nun 179. maddesinin üçüncü fıkrası hükmüne istinaden cezalandırılmak gerekir.
Buna karşılık, araç sürücüsü, yönetmelikte belirlenen azami sınırın üzerinde alkollü olmakla birlikte, örneğin kırmızı ışıkta geçmek gibi başka bir trafik kuralını ihlal etmemiş veya bir trafik kazasına neden olmamış ise, 2918 s. Kanunun 48. maddesine göre kolluk tarafından idari para cezası ile cezalandırılacak ve tedbir olarak sürücü belgesi belli bir süreyle geri alınacaktır. Çünkü bu durumda somut tehlike gerçekleşmemiş olup, sadece soyut tehlikenin varlığını kabul etmek gerekir.

SORU: Alkollü araç kullanan kişinin sebebiyet verdiği trafik kazası sonucunda başkasının yaralanması veya ölmesi halinde, bu kişiyi yeni TCK’nun sisteminde hem trafik güvenliğinin kasten tehlikeye sokulması (m. 179, f. 2, 3) hem de taksirle yaralamaya veya taksirle ölüme sebebiyet verme (m. 89 veya 85) suçlarından dolayı ayrı ayrı cezalandırmak mı gerekir?

CEVAP: Aldığı alkolün etkisiyle “emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olmasına rağmen” trafiğe çıkan kişinin sebebiyet verdiği trafik kazasında ölüm veya yaralanma meydana gelmiş ise; kazaya neden olan alkollü sürücünün fiili, TCK’nun 179. maddesinin üçüncü fıkrasında tanımlanan suçu oluşturur. Kişi, alkol etkisinde olarak trafiğe çıkılması halinde, bir trafik kazasına neden olabileceğini, bu kazada başkalarının yaralanabileceğini ve hatta ölebileceğini öngörür. Buna rağmen alkollü olarak trafiğe çıkmaktan kaçınmayan sürücünün sebebiyet verdiği trafik kazasında başkalarının yaralanması veya ölmesi halinde, fiili taksirle yaralama veya taksirle öldürme suçunu oluşturmaz! Aksine, bu durumda meydana gelen ölüm veya yaralanmalar açısından kişinin olası kastının olduğunu kabul etmek gerekir. Başka bir deyişle, alkollü olarak trafiğe çıkan sürücünün sebebiyet verdiği trafik kazasında başkalarının yaralanması veya ölmesi halinde, meydana gelen yaralanma veya ölüm neticeleri bakımından olası kastının varlığının kabul edilmesi gerekir. Bu durumda, alkollü sürücünün, trafik güvenliğinin kasten tehlikeye sokulması (m. 170, f. 2, 3) ile olası kastla işlenmiş kasten yaralama (m. 86, 87 veya 88; m. 21, f. 2) veya kasten öldürme (m. 81; m. 21, f. 2) suçlarından dolayı farklı neviden fikri içtima (m. 44) hükümlerine göre cezalandırılmak gerekir. Ancak, dikkat edilmelidir ki, alkollü sürücü hakkında, kaza sonucunda meydana gelen yaralama veya ölüm neticeleri bakımından yeni TCK’nun 43. maddesinin üçüncü fıkrası göz önünde bulundurularak, cezaya hükmolunması gerekir.

SORU: Yeni TCK’na göre, karayolu ulaşımında trafik güvenliğinin kasten tehlikeye sokulması, suç oluşturmaktadır (m. 179). Buna karşılık, karayolu ulaşımı, trafik güvenliğinin taksirle tehlikeye sokulması suçu kapsamına alınmamıştır (m. 180).
765 s. TCK’nun 565. maddesinde ise,
“Bir kimse caddelerde ve umumun gelip geçtiği yerlerde veya umuma açık mahallerde hayvanları ve arabaları ve otomobilleri şahıslar ve eşyanın emniyetine tehlike verecek tarzda sevk ve idare ederse yirmi güne kadar hafif hapse ve yirmi liraya kadar hafif cezayi nakdiye mahkûm olur.
Eğer fail ruhsatnameye tabi arabacı ve şoför ve sürücü ise bir aya kadar meslek ve sanatın tatili cezası da ilave olunur.”
şeklinde bir suç tanımına yer verilmişti. Bu suç tanımı karşısında, bir trafik kazasına neden olunduğunda, şayet
a) herhangi bir kişi yaralanmamış ise,
b) yaralanmış olmakla birlikte, gerçekleşen yaralamanın ağırlığı dolayısıyla suçun şikâyete tabi olduğu hallerde,
aa) şikâyet vuku bulmamış ise,
bb) şikâyet vaki olmakla birlikte, bilahare şikayetten vazgeçilmiş ise,
trafik kazasına neden olan kişi hakkında, bu maddeye istinaden çoğu zaman önödeme kararı verilmekte idi.
Yeni TCK’nun düzenlemeleri karşısında, söz konusu durumlarda nasıl bir yol izlemek gerekir?

CEVAP: Yürürlükten kaldırılan 765 s. TCK’nun 565. maddesinde tanımlanan suç, bu Kanunun sisteminde kabahat türünden bir suçtu. Bu suçun işlenmesi için, kişinin kast veya taksirini araştırmaya bile gerek bulunmamaktaydı. Kabahat türünden bir suçtan dolayı failin cezalandırılabilmesi için, suç teşkil eden fiilin gerçekleşmiş olması yeterli sayılmıştı (TCK, m. 45, f. 2).
Buna karşılık, yeni TCK’nun 179. maddesinde tanımlanan suç, ancak kasten işlenebilen bir suçtur.
Bu farkın, uygulamada ortaya çıkaracağı sonuç şudur:
Trafik güvenliğinin kasten tehlikeye sokulması sonucunda bir trafik kazasına neden olunmuş ve hatta bu kazada kişiler yaralanmış veya ölmüş olabilir. Bu durumda, sebebiyet verilen trafik kazasında meydana gelen ölüm veya yaralama neticeleri açısından taksirin varlığını kabul etmek imkanı bulunmamaktadır. Çünkü, trafik güvenliğini kasten tehlikeye sokan kişi, bu davranışı sonucunda bir trafik kazasına neden olabileceğini ve hatta, bu kazada birilerinin yaralanabileceğini veya ölebileceğini öngörür; buna rağmen, kendisini trafik düzenini ihlal eden davranışta bulunmaktan alıkoymaz. Bu davranış sonucunda sebebiyet verilen trafik kazasında meydana gelen yaralama veya ölüm neticesi açısından failde en azından olası kastın varlığını kabul etmek gerekir.
Buna karşılık, sebebiyet verilen bir trafik kazasında taksirle yaralama veya öldürme suçunun işlendiğinin kabul edilmesi halinde, artık bu olayda yeni TCK’nin 179. maddesinde tanımlanan suçun oluştuğunu söylemek imkanı kalmamaktadır. Çünkü bu durumda, kişi bir trafik kuralını kasten ihlal etmemiştir. Bir trafik kuralının taksirle ihlali halinde, TCK’nun 179. maddesindeki suç oluşmamaktadır.
Sebebiyet verilen trafik kazasının sadece maddi hasarla sonuçlanması halinde, yani maddi hasarlı trafik kazalarında, 2918 s. Karayolları Trafik Kanununda belirlenen trafik kurallarına aykırılık dolayısıyla, ilgili kişiler kural olarak ancak idari para cezası ile cezalandırılabilir. Bunun istisnaları ile ilgili olarak, yukarıdaki sorular kapsamında işaret ettiğimiz üzere, 2918 s. Kanunda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun tasarı ve tekliflerini birleştirerek görüşen TBMM İçişleri Komisyonunca Genel Kurula sunulmak üzere hazırlanan Raporda söz konusu Kanunun 36 ve 48. maddelerine ilişkin değişiklik metinlerine bakılabilir.
Halbuki 765 s. Kanunun sisteminde ise, 565. maddede tanımlanan kabahat türünden suçun oluşması için kişinin kastının varlığına gerek bulunmamaktaydı. Dolayısıyla, sebebiyet verilen bir trafik kazasında taksirle yaralama veya öldürme suçunun işlendiğinin kabul edilmesi halinde dahi, bu suçtan dolayı da kişinin cezalandırılması mümkündü. Ancak, taksirle yaralama veya öldürme suçundan dolayı cezaya hükmedilmesi halinde, fikri içtima hükümleri (m. 79) gereğince, kişinin ayrıca 565. maddedeki kabahatten dolayı cezalandırılması imkanı kalmamaktaydı.
Bu itibarla, trafik kazasında örneğin,
a) sebebiyet verilen yaralamanın şikayet kapsamında olması ve fakat şikayette bulunulmaması ya da şikayetten vazgeçilmesi,
b) sadece maddi hasarın meydana gelmesi,
hallerinde kişiyi sadece 565. maddedeki kabahat türünden suç dolayısıyla cezalandırmak imkanı bulunmaktaydı. Bu durumda ise, önödeme hükümleri uygulanmaktaydı.
Yeni TCK’na ilişkin uygulamada ise, kişinin bir trafik kuralını kasten ihlal ederek bir kazaya neden olduğunun kabul edilmesi halinde, 179. maddedeki suç oluşacak ve fakat, sebebiyet verilen kaza sonucunda yaralanan veya ölen kişiler açısından artık taksirle yaralama veya öldürme suçlarının değil, olası kastla işlenmiş yaralama veya öldürme suçlarının işlendiğini kabul etmek gerekir. Kasten yaralama suçunun temel şekli ve nitelikli halleriyle kasten öldürme suçu şikayete bağlı olmadığı için, fail hakkında resen soruşturma ve kovuşturma yapılacaktır. Sonuçta fail hakkında, yeni TCK’nun 43 ve 44. maddelerinde düzenlenen içtima hükümleri göz önünde bulundurularak, cezaya hükmolunacaktır. Kasten yaralama suçunun basit şeklinde ise, mağdurun şikayetinin bulunmaması halinde, failin sadece 179. madde hükmüne göre cezalandırılması gerekir.
Buna karşılık, kazaya neden olunan her olayda, trafik kurallarının kasten ihlal edildiğini söylemek mümkün değildir. Kişi, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmak dolayısıyla da kazaya neden olabilir. Bu kaza sonucunda ölüm veya yaralanmanın gerçekleşmiş olması halinde, taksirle öldürme veya taksirle yaralama suçlarının gerçekleştiğini kabul etmek gerekir. Bu suçlardan taksirle öldürme şikayete tabi olmadığı için, soruşturma ve kovuşturma yapmak gerekecek; buna karşılık, taksirle yaralama halinde şikayetin yokluğu veya geri alınması halinde, kazaya neden olan kişinin ceza hukuku sorumluluğundan söz edilemez. Elbete bu durum o kişinin bir trafik kuralını ihlal etmesi dolayısıyla idari para cezasıyla cezalandırılmasını engellemez.

SORU: Her maddî hasarlı trafik kazasında TCK’nun 179. maddesinin ikinci fıkrasında tanımlanan suçun oluştuğunu söyleyebilir miyiz?

CEVAP: Bu sorunun cevabıyla ilgili olarak, yukarıdaki sorunun cevabı kapsamında yapmış bulunduğumuz açıklamalara bakılmalıdır.

SORU: Trafik kazalarında olay yerinin terk edilmesi yeni TCK’na göre ceza sorumluluğu gerektirir mi?

CEVAP: Bu sorunun cevabı için aşağıdaki örnek olaya ilişkin çözüm biçiminin göz önünde bulundurulmasını önermekteyiz:
A, otomobiliyle İstanbul’dan Ankara’ya gelmekte iken, Gerede yakınlarında başka bir otomobile çarparak kazaya sebebiyet verir. Otomobilde bulunan X, Y ve Z’nin ağır şekilde yaralandığını görmesine rağmen, yanındaki arkadaşı B’nin akıl vermesi üzerine, yakalanmamak için, otomobiliyle olay yerinden ayrılarak kaçar. Yaralanan yolculardan X, kan kaybından olay yerinde ölür. Daha sonra olay yerinden geçmekte olan C, kaza olduğunu görür ve hemen “Polis İmdat” telefonunu arayarak olayı haber verir. Olay yerine gelen Polis, hayatta olan Y ve Z’nin acilen hastahaneye kaldırılmasını sağlar. Y, gördüğü tedavi sonucu iyileşir. Ancak, Z, tedavi gördüğü hastahanede sağlık görevlisi E’nin pansuman yapmadaki ihmali dolayısıyla enfeksiyon sonucu ölür.

Bu olayda aşağıdaki suçlar işlenmiştir:
Birinci suç: A è X, Y, Z, Taksirle yaralama suçu. Olayda birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet verildiği için, yeni TCK’nun 85. maddesinin ikinci fıkrasına göre uygulama yapılmak gerekir. Başka bir deyişle, bu durumla ilgili olarak Kanunda özel bir içtima hükmü mevcuttur (yeni TCK, m. 85, f. 2).

İkinci suç: A + B è Kamuya, Yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi suçu (yeni TCK, m. 98, f. 1).
Bu suçtan dolayı A ve B’nin müşterek fail olarak sorumlu tutulması gerekir (yeni TCK, m. 37, f. 1). Çünkü, olayda her ikisi açısından yardım ve bildirim yükümlülüğü mevcuttur ve buna rağmen her ikisi de bu yükümlülüğün gereğini yerine getirmemiştir.

Üçüncü suç: A + B è X, İhmali davranışla işlenmiş kasten öldürme suçu (yeni TCK, m. 83). A’nın sebebiyet verdiği trafik kazasında X, Y ve Z yaralanmıştır. Bu bakımdan A, bu kişilerle ilgili olarak bildirim veya yardım yükümlülüğü altına girmiştir (yeni TCK, m. 83, f. 2, bent b. Ayrıca, 2918 s. Karayolları Trafik Kanunu, m. 82, f. 1, bent a). Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi sonucunda bir kişinin ölmesi halinde, ihmali davranışla işlenmiş bir kasten öldürme suçu söz konusu olacaktır.
A’nın olay yerinden ayrılması, hem yardım ve bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi suçunu hem de ihmali davranışla kasten öldürme suçunu oluşturmaktadır. Bu nedenle, A, bir fiille, kanunda tanımlanan iki ayrı suçu işlemiştir. Bu durumda, faklı neviden fikri içtima hükümleri uygulanarak, A’nın en ağır cezayı gerektiren suçtan (ihmali davranışla kasten öldürme suçundan) dolayı cezalandırılması gerekmektedir (yeni TCK, m. 44).
Bu durumda A’ya (birinci suç olan) taksirle yaralama suçundan dolayı verilecek ceza ile, ihmali davranışla kasten öldürme suçundan dolayı verilecek cezanın gerçek içtima hükümlerine göre toplanarak çektirilmesi gerekmektedir.
B’nin fiili ihmali davranışla işlenmiş kasten öldürme suçuna azmettirme niteliğindedir. (yeni TCK, m. 38, f. 1).
B’nin fiili de, iki ayrı suçtan dolayı sorumluluğu gerektirecek niteliktedir. Şöyle ki, B’nin fiili önce, yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesinden dolayı fail olarak sorumlu tutulmayı, ve ayrıca, ihmali davranışla işlenmiş kasten öldürme suçuna azmettirmeden dolayı sorumluluğu gerektirmektedir.
Yeni TCK’nun sisteminde azmettirme, bir şeriklik şeklidir. Failliğin şerikliğe göre asliliği kuralı gereğince B’yi sadece yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi suçundan dolayı fail olarak sorumlu tutmak gerekir.
Ancak, bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi sonucunda, X olay yerinde ölmüştür. Bu durumda yeni TCK’nun 98. maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre, B’yi X’in ölümünden neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hükümlerine göre sorumlu tutmak gerekir. B, olay yerinden ayrılırken, yaralanan kişilerin ölebileceğini öngörmüştür. Bu durumda X’in ölümü açısından B’nin olası kastla hareket ettiğini kabul etmek gerekir. Sonuç olarak, B’yi, somut olayda ihmali davranışla ve olası kastla (yeni TCK, m. 21, f. 2) işlenmiş kasten öldürme suçundan (yeni TCK, m. 83)dolayı sorumlu tutmak gerekir.
Ayrıca işaret etmek gerekir ki; A’nın, sebebiyet verdiği trafik kazasında olay yerini terk etmesi, 2918 s. Karayolları Trafik Kanununun 81. maddesinin üçüncü fıkrasında ayrıca idari para cezasını gerektiren bir fiil olarak tanımlanmıştır. İdari para cezasını gerektiren bu fiil, 5326 sayılı Kabahatler Kanununa göre, ayrıca kabahat türünden bir haksızlık oluşturmaktadır.
30.3.2005 t. ve 5326 s. Kabahatler Kanunu’nun “İçtima” başlıklı 15. maddesine göre;
“Bir fiil hem kabahat hem de suç olarak tanımlanmış ise, sadece suçtan dolayı yaptırım uygulanabilir. Ancak, suçtan dolayı yaptırım uygulanamayan hallerde kabahat dolayısıyla yaptırım uygulanır.” (fıkra 3).
Kabahatler Kanununun bu hükmü gereğince, suç oluşturan fiilin aynı zamanda kabahat oluşturması halinde, faili sadece suçtan dolayı cezalandırmak mümkün olacaktır. Ayrıca kabahatten dolayı hakkında idari para cezası uygulanamayacaktır.
Keza işaret etmek gerekir ki; trafik kazası sonucunda olay yerinde yaralananlarla ilgili olarak A ve B’nin yardım ve bildirim yükümlülüğünü yerine getirmemesi, bir suç oluşturmanın yanı sıra, 2918 s. Karayolları Trafik Kanununun 81. maddesine göre, ayrıca idari para cezasını gerektiren bir fiildir, yani kabahat türünden bir haksızlık oluşturmaktadır.
Zira, 2918 s. Karayolları Trafik Kanununun 81. maddesine göre;
“Anlaşma hali dışında maddi hasarlı, ölümlü veya yaralanmalı trafik kazalarında, zabıtanın iznini almadan zaruret dışında olay yerinden ayrılan veya birinci fıkranın (b) bendi hükümlerine uymayan sürücüler … lira (idari) para cezası ile cezalandırılırlar.” (fıkra 3)
“Bu maddenin diğer hükümlerine uymayanlar lira (idari) para cezası ile cezalandırılırlar.” (fıkra 4)
Ancak, Kabahatler Kanunu’nun “İçtima” başlıklı 15. maddesinin üçüncü fıkrası hükmü gereğince, bu durumda da, faili sadece suçtan dolayı cezalandırmak mümkün olacaktır. Ayrıca kabahatten dolayı hakkında idari para cezası uygulanamayacaktır.

Dördüncü suç: E è Z, Taksirle öldürme suçu (yeni TCK, m. 85, f. 1). Her ne kadar Z, A’nın sebebiyet verdiği trafik kazasında yaralanmış ise de, Z’nin ölümünden sadece E’yi sorumlu tutmak mümkün olacaktır. A’yı ise, ancak Z’nin taksirle yaralanmasına neden olduğu için sorumlu tutmak mümkün olacaktır.

SORU: Çocuklara sigara satmak, cezaî sorumluluğu gerektirir mi?

CEVAP: Bu soruya kısa bir cevap olarak “evet” dememiz gerekir. Çünkü sigara, insan sağlığı açısından salt tehlikeli değil, aksine zararlı bir maddedir.
Nitekim, 7.11.1996 tarihli ve 4207 sayılı “Tütün Mamullerinin Zararlarının Önlenmesine Dair Kanun”da değişiklik yapılmasına ilişkin kanun tekliflerini birleştirerek görüşen TBMM Sağlık (Alt) Komisyonu tarafından hazırlanan değişiklik metninde; söz konusu Kanunun 3 üncü maddesinin dokuzuncu fıkrasında şu hükme yer verilmiştir: “Tütün ürünleri çocuklara satılamaz ve tüketimine sunulamaz.” Keza, söz konusu Kanunun beşinci maddesine ilişkin değişiklik metnindeki sekizinci fıkrada, “3 üncü maddenin dokuzuncu fıkrasındaki yasaklara aykırı hareket eden kişi, Türk Ceza Kanununun “Sağlık için tehlikeli madde temini” başlıklı 194 üncü maddesi hükmüne göre cezalandırılır.” hükmüne yer verilmiştir.

SORU: Yeni TCK’nun ihaleye fesat karıştırma suçuna ilişkin hükümlerini kısaca açıklar mısınız?

CEVAP: İhale, bir mal, bir hizmet alım satımı veya kiralanması dolayısıyla yürütülen bir kamusal faaliyete ilişkin süreci ifade etmektedir. Bu süreç, bir kamu hukuku faaliyetidir. Bu sürecin, devletin kamusal faaliyetlerinin yürütülmesine ve bunların yürütülmesi sırasındaki kamu görevlilerine olan güvenin tesisine yönelik olarak hukukun öngördüğü kurallar çerçevesinde işletilmesi gerekmektedir. Bu sürecin işleyişinde toplumun kamu görevini yürüten kişilere karşı olan güvenini sarsıcı bir tutum, davranış içerisine girilmesi ceza hukuku bakımından yaptırımı gerektirmektedir.
765 s. TCK’nun sisteminde devlet hesabına veya hükümet hesabına ihale diye bir ayırım yapılmaktaydı; birinde on yıldan az olmamak üzere “ağır hapis” cezası, yani 10-24 yıl arasında “ağır hapis” cezası, diğerinde ise üç aydan yedi yıla kadar olacak olan bir hapis cezası öngörülmekteydi. Bir ihalenin Türkiye Devleti hesabına mı yoksa hükümet hesabına mı olduğunu hangi kıstasla ayıracaksınız? Bu bakımdan, 765 s. TCK’nun sistemi hukuk devleti ilkesiyle hukuk güvenliği ilkesiyle bağdaşmamaktaydı. 765 s. TCK’nun sistemi, ihaleye fesat karıştırmayı düzenleyen 205 inci maddesinde edimin ifası sürecindeki fiilleri de ihaleye fesat karıştırma kapsamında mütalaa etmekteydi ve suç tanımlaması bakımından yetersizdi. Mesela bir olayda Yargıtay, bir kamu iktisadi teşebbüsünü zarara uğratacak şekilde ihaleye fesat karıştırmayı, Türkiye Devletinin hesabına yapılan bir ihaleye fesat karıştırma olarak mütalaa etmiştir. Ancak buna karşılık, mahalli idareler hesabına yapılan bir ihale ise bir görüşe göre 205 inci madde kapsamında mütalaa edilemeyecektir. 366 ncı madde kapsamında bunu mütalaa etmek gerekir. Ceza yaptırımları arasındaki bu uçurum, kişilerdeki hukuk güvenliğini sarsıcı sonuç ortaya çıkarabilecektir.
765 s. TCK’nun sisteminde ihaleye fesat karıştırma suçunun oluşabilmesi için bu fiilin işlenmesi sonucunda kamunun bir zarar görmüş olması ve kişinin bundan bir yarar elde etmiş olması lazımdır. Yeni TCK’nun sisteminde ise, bu ayırımlar terk edilmiştir. Yeni TCK’nun sisteminde bir kamu faaliyeti olarak ihale yapılıyorsa, artık, bunların arasında bir ayırım yapmanıza gerek yoktur. Bu, kamu adına yapılan bir ihale, mal alımı, hizmet alımı, kiralanması veya satılması şeklinde ortaya çıkabilir veya kamu hesabına yapılmaz. Ancak kamusal bir faaliyet olarak icra edilmiş olabilir. Mesela belediyelerin müzayedeleri söz konusudur. Burada belediye tüzel kişiliği malı satın almaz veya satmaz. Belediye sadece başkalarının sattığı veya satın aldığı malın satımına ilişkin ihale sürecini deruhte eder. Bu fiilleri de kapsayacak bir düzenleme biçimini yansıtacak bir Ceza Kanunu düzenlemesi yapılmıştır ve bu düzenlemede ihale süreci bir kamusal faaliyet olarak ilgili ihaleye ilişkin sözleşmenin imzalanmasıyla sona erer. Sözleşmenin imzalanmasından sonraki süreç ise bir ihale süreci değil, edimin ifasına ilişkin süreçtir. Bu bakımdan, ihale süreci, ihaleye fesat karıştırmayla edimin ifasına fesat karıştırma diye bir ayırıma tabi tutulmuştur.
İhaleye fesat karıştırma suçu, sadece kamu adına yapılan ihaleler açısından değil, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları adına yapılan ihalelerde de ihaleye fesat karıştırılması söz konusudur. Bunlardan, kamu kurumlarının veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının tesis ettiği şirketler adına yapılan ihalelerde ihaleye fesat karıştırma suçu uygulanabilecektir.
Yine, örneğin Kızılay gibi kamu yararına dernekler, bu kamu kurumu veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının bünyelerinde tesis ettikleri vakıflar bünyesinde yapılan ihaleler açısından da ihaleye fesat karıştırma veya edimin ifasına fesat karıştırma suçları uygulanabilecektir.
Ayrıca işaret etmek gerekir ki; yeni Türk Ceza Kanunu’ndaki tanımlama biçimi bakımından ihaleye fesat karıştırma suçunun oluşabilmesi için kamunun bir zarar görmesi gerekmemektedir. Kamunun bir zarar görmüş olması, kişinin ilgili suçtan dolayı daha ağır bir cezayla cezalandırılmasını gerektirmektedir. Yine, bu suç tanımına göre, bu ihale sürecini deruhte eden görevlilerin –bu, yerine göre kamu görevlisidir, yerine göre değildir; mesela bir şirketin, bir vakfın, bir kamu yararına çalışan derneğin yöneticisi kamu görevlisi değildir- bu ihaleye fesat karıştırmak suretiyle bir menfaat elde etmiş olması halinde, sadece ihaleye fesat karıştırma suçundan dolayı değil, bu menfaat temini başka bir suç oluşturduğu takdirde kişinin, ayrıca bu suçtan dolayı da cezalandırılmasını öngörmektedir.

SORU: Kişinin kamu görevlisine görevinin gereklerine aykırı olarak bir işi yapması veya yapmaması için rüşvet vermeyi teklif etmesine rağmen, kamu görevlisinin bu teklifi kabul etmemesi halinde, rüşvet suçu oluşur mu?

CEVAP: Rüşvet suçu para ve sair menfaatin temin edildiği anda tamamlanmış olur [5]. Ancak, Kanun koyucu, izlediği suç siyaseti gereği olarak rüşvet suçunun belli bir teşebbüs aşamasına ulaşması halinde dahi, faillerin suç tamamlanmış gibi cezalandırılmasını öngörmüştür. Bu itibarla, kamu görevlisi ile iş sahibi arasında belli bir işin yapılması veya yapılmaması amacına yönelik olarak para veya sair menfaat teminini öngören bir anlaşmanın yapılması durumunda dahi kamu görevlisi ile diğer kişi rüşvet suçu tamamlanmış gibi cezalandırılacaktır.
Kanundaki düzenlenişi itibarıyla, rüşvet suçu bir teşebbüs suçudur. Rüşvet suçu, para ve sair menfaatin temin edildiği anda tamamlanmış bulunmaktadır. Bu itibarla, menfaat temin edilinceye kadar suça iştirak mümkündür. Ancak, Kanun, rüşvet suçu açısından iter criminis (suç yolu) üzerinde gerisin geriye giderek, kamu görevlisinin kendisine yapılan bir menfaat teklifini (vaad veya taahhüdünü) kabul etmesini, bir başka ifadeyle, kamu görevlisiyle iş sahibi şahsın anlaşmaya varmasını, suçun tam cezasıyla cezalandırmaktadır. Bu durumda, normalde bir teşebbüs hali söz konusudur ve faillerin teşebbüs hükümlerine göre cezalandırılması gerekirdi. Ancak, Kanun koyucu, suç siyaseti mülahazalarıyla, söz konusu teşebbüs halinin suçun tam cezasıyla cezalandırılmasını öngörmektedir. Bu halde, suç tamamlanmış değildir. Sadece teşebbüs hali arzeden bu durum, suçun tam cezasıyla cezalandırılmaktadır [6].
Ancak, doktrinde [7] benimsenen ve Yargıtay tarafından da kabul gören [8] görüşe göre, kamu görevlisi belli bir işin yapılması veya yapılmaması karşılığında kişiden para veya sair bir menfaat talebinde bulunur ve bu talep karşı tarafça kabul edilirse (anlaşma halinde), rüşvet alma suçu “tamamlanmış”tır. Keza, doktrinde Önder, bu bağlamda suçun “tamamlanması” ve “bitmesi” ayrımını yapmaktadır. Bu ayırıma göre haksız menfaatin temin edildiği anda “suç bitmiştir”. Fakat suç, daha önce tamamlanmıştır [9].
Bu anlayışa göre, anlaşma gerçekleştiği takdirde, iş sahibi kişi tarafından kamu görevlisine para veya sair menfaat temini yönündeki vaadin sonradan yerine getirilip getirilmemesi, suçun tamamlanması açısından önemli değildir [10]. Keza, vaadin yerine getirilme zamanının da suçun oluşumu açısından bir önemi bulunmamaktadır [11].
Suça iştirak, ancak suçun işlenişi tamamlanıncaya kadar mümkündür. Eğer rüşvet suçu meselâ anlaşma ile tamamlanmış kabul edilecek olursa, artık bu aşamadan sonra bu suça iştirakin mümkün olmaması gerekir. Bu şekildeki bir sonucun kabul edilemeyeceği açıktır. Her ne kadar rüşvet suçunun işlenişinde belli bir teşebbüs aşamasına gelinmiş olması halinde Kanun koyucu faillerin tamamlanmış suçun cezasıyla cezalandırılmasını öngörmüş ise de; bu, suçun para ve sair menfaatin temin edilmesinden önce tamamlanmış olduğu anlamına gelmez. Bu yönü itibarıyla rüşvet suçu, bir teşebbüs suçudur [12]. Rüşvet suçu, ancak haksız menfaatin temin edildiği anda tamamlanmış olur ve bu aşamaya kadar suçun işlenişine iştirak mümkündür.
Aslında sözünü ettiğimiz bu yanlış anlayışın sonucu olarak; 765 s. TCK’nda “rüşvete aracılık suçu” diye bir suça yer verilmişti (m. 216). Bu hükme göre; “rüşvete aracılık eden kimse, rüşveti veren ve alandan hangisinin vasıtası ise, onun suç ortağı sayılır.” İspat yönünden de bir hayli problemi beraberinde taşıyan bu hükmün haklılığını izah hukuken mümkün değildir.
Buna karşılık, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı bir işi yapması veya yapmaması için kişiden menfaat talebinde bulunmasına rağmen, bu talebin kişi tarafından kabul edilmemesi halinde; rüşvet suçu kamu görevlisi açısından teşebbüs aşamasında kalmış olacaktır [13], [14].
Kamu görevlisinin, görevinin gereklerine aykırı bir işin yapılması veya yapılmaması amacına yönelik olarak para veya sair menfaat talep etmesine rağmen; iş sahibi, esasında bu teklifi kabul etmemekle beraber, kamu görevlisini suçüstü yakalatabilmek için kabul etmiş görüntüsü verebilir. Bu gibi durumlarda da, rüşvet suçuna teşebbüsün varlığını kabul etmek gerekir [15], [16].

SORU: 5237 s. Kanunun 257. maddesindeki “zarar” deyiminden ne anlamalıyız?

CEVAP: Yeni TCK’nun 257. maddesindeki “zarar” ibaresiyle ilgili olarak söz konusu maddenin gerekçesinde yeterli açıklama mevcuttur. Madde gerekçesinde şu açıklamalar yer almaktadır:
“… kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, … kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması … hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir.”
“Görevin gereklerine aykırı davranış dolayısıyla, kamu açısından bir zarar meydana gelmiş olabilir. Örneğin orman alanında veya kamu arazisinin işgaliyle yapılan işyeri veya konutlara elektrik, su, gaz, telefon ve yol gibi alt yapı hizmetleri götürülmekle, görevin gereklerine aykırı davranılmış olabilir.”

SORU: Görevi kötüye kullanma suçunda kamu görevlisinin kişinin mağduriyetini veya kamunun zararını gidermesi halinde de suç oluşacak mıdır? Mesela maliye tahsildarının tahsil ettiği parayı süresi içinde maliye veznesine yatırmayıp daha sonradan kanuni faiziyle birlikte yatırması halinde; kişilerin mağduriyeti veya devletin zararı var mıdır?

CEVAP: Görevi kötüye kullanma suçu tanımında üç seçimlik neticeye yer verilmiştir. Bu suçun oluşabilmesi için, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetini sonuçlamış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması gerekir.
Görevin gereklerine aykırı davranış sonucunda bu neticelerden herhangi birinin gerçekleşmemesi halinde; görevin gereklerine aykırı fiil, ceza sorumluluğunu değil, sadece disiplin sorumluluğunu gerektirmektedir.
Bir olayda bu neticelerden birisi gerçekleştiğinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşmuş olacaktır. Görevin gereklerine aykırı davranışın sonuçları bilahare giderilmiş olabilir. Ancak, gerçekleşen bir sonucu gerçekleşmemiş hale irca etme imkanı bulunmamaktadır. Bu sonuçlardan biri gerçekleştikten sonra, bunların etkileri bilahare giderilmiş olsa bile, suç oluşmaktadır.
Mesela, imar planında gösterilmediği veya ilgili mevzuatında aranan koşulları taşımadığı halde, bir yerde akaryakıt istasyonu açılmasını sağlamaya yönelik olarak izin verilmesi durumunda, izni veren kamu görevlileri görevi kötüye kullanma suçunu işlemiş olmaktadırlar. İznin verilmesinden bir süre sonra, verilen iznin iptal edilmesi halinde, bu suç işlenmemiş duruma irca edilmiş olmaz. Bu suçla ilgili olarak Kanunda bir etkin pişmanlık hükmüne de yer verilmiş değildir.
Bu itibarla, görevin gereklerine aykırı davranış sonucunda madde metninde söz konusu edilen neticelerden birisi gerçekleştikten sonra, bunun etkilerinin bilahare ortadan kaldırılması, fiili suç olmaktan çıkarmaz.
Soru kapsamında verilen örnekte ise, görevi kötüye kullanma suçu söz konusu değildir. Bu örnek olayda zimmet suçuna ilişkin hükümlerin uygulanması gerekir.

SORU: Yeni TCK yürürlüğe girdikten sonra, diğer kanunlardaki suç tanımlarında öngörülen “ağır para” cezalarının uygulanmasında 5252 s. Yürürlük Kanununa göre artırma yoluna gidilecektir. Bu artırma 5252 s. Yürürlük Kanununun sadece 4. maddesine istinaden mi yapılacaktır? Yoksa, 4. maddeye istinaden yapılan artırma sonucunda ortaya çıkan rakam, 5. maddede belirlenen asgari sınırın altında kalması halinde, bu miktara iblağ edilecek midir?

CEVAP: Yeni TCK’nda, “gün para cezası sistemi” kabul edilmiştir. Ancak, 765 s. TCK’nda “klasik para cezası sistemi” benimsenmişti. Her ne kadar 765 s. TCK yürürlükten kaldırılmış ise de, söz konusu “klasik para cezası sistemi” diğer kanunlardaki suç tanımlarında hala varlığını devam ettirmektedir. Bu nedenle, diğer kanunlardaki suç tanımları yeni TCK’nda benimsenen suç ve yaptırım teorisine ilişkin ilkelere uyarlanıncaya kadar, bu hükümlerin uygulanabilirliğinin devamını sağlamak ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Geçiş dönemindeki bu ihtiyacı karşılamak amacıyla, 4.11.2004 tarihli ve 5252 sayılı “Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun”a [17] hükümler konmuştur (m. 4. 5). Bunlardan 4. maddede, 31.12.2002 tarihine kadar yürürlüğe giren kanunlardaki klasik para cezası miktarlarının belirlenmesine ilişkin artırım oranları belirlenmiştir. Bu artırım oranları sonucunda bulunan para cezası miktarları açısından da 5. maddede asgari ve azami sınırlar belirlenmiştir. Buna göre, diğer kanunlarda yer alan suç tanımlarındaki para cezası miktarları, yer aldığı kanunun yürürlüğe girdiği tarih esas alınmak suretiyle Yürürlük Kanununun 4. maddesindeki oranlara göre artırılacaktır. Ancak, bu artırma sonucunda bulunan rakam, 5. maddede belirlenen asgari sınırın altında ve azami sınırın üzerinde olamayacaktır. Bu itibarla, 4. maddeye göre yapılan artırma sonucunda bulunan rakam 5. maddedeki asgari sınırın altında ise, asgari sınırı oluşturan miktara iblağ edilecektir. Keza, bulunan rakam 5. maddedeki azami sınırın üzerinde ise, azami sınırı oluşturan miktarda kat edilecektir.

________________________________________

TAŞINMAZ SATIŞ SÖZLEŞMESİNDEN KAYNAKLANAN – ADİ ŞEKİLDE YAPILMIŞ VE GEÇERSİZ OLAN TAŞINMAZ SATIM SÖZLEŞMESİNE BAĞLI OLARAK KARARLAŞTIRILAN CEZAİ ŞARTA AİT HÜKÜMLERİ DE GEÇERSİZ OLDUĞU

T.C.
YARGITAY
19. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2013/10248
KARAR NO. 2013/12358
KARAR TARİHİ. 2.7.2013

ÖZET : Dava, taşınmaz satış sözleşmesinden kaynaklanan cezai şart alacağının tahsili için başlatılan takibe vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. Davaya konu uyuşmazlığa neden olan satış sözleşmesi, resmi şekilde yapılmadığı için geçerli kabul edilemez. Öte yandan taşınmazların daha sonra tapuda resmi şekilde devirlerinin tamamlanmış olması da geçersiz olan satış sözleşmesine geçerlilik kazandırmaz. Bunun yanında tapuda resmi şekilde yapılan devir sırasında da alıcı davacı şirket tarafından tapu siciline adi şekilde yapılan sözleşmeye ilişkin bir şerh de konulmamıştır. Bu durumda adi şekilde yapılmış ve geçersiz olan taşınmaz satım sözleşmesine bağlı olarak kararlaştırılan cezai şarta ait hükümleri de geçersizdir. Mahkemece açıklanan bu yönler gözetilmeden yazılı gerekçe ile davanın kabulü doğru görülmemiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün davalı vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı vekilleri ile davalı vekilinin gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten ve temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili taraflar arasında 16.04.2010 tarihinde taşınmaz satış protokolünün ayrılmaz bir parçası olarak Fi Yapı Esenşehir projesi alışveriş merkezi, taşınmaz satış protokolü imzalandığını satış için öngörülen 30.04.2010 tarihli çeklerin davalıya iadesi ile Esenyurt 1219 Ada 10 Parsel sayılı taşınmazın 10.000.000,00 TL + KDV ile davacıya satışının öngörüldüğünü, çeklerin davalıya verilmiş taşınmazın davacı adına tescil edilmiş olduğunu sözleşme çerçevesinde davalı şirketçe 68 adet dükkandan ibaret alışveriş merkezinin 30.09.2010 tarihinde tamamının yapılıp teslim edileceğini belirtilen bu tarihte teslim edilmemesi halinde yoksun kalınan kira bedeli karşılığı olarak aylık 125.000 USD’nin her ayın son gönü nakden ve defaten cezai şart olarak ödeneceğinin kararlaştırıldığını davalının öngörülen bu tarihte edimini tamamen yerine getirip alışveriş merkezinin tamamını teslim etmediğini halen de tesliminin yapılmadığını yaptırdıkları delil tespitleri ile de imalat serisinin kabul edilebilir durumda olmaması nedeniyle sözleşmede öngörülen cezai şart ödeme koşullarının gerçekleştiğini 2011 yılı Mart ayına ait kiraya ilişkin cezai şart bedelinin tahsili için İstanbul 7. İcra Müdürlüğü’nün 2011/6053 Esas sayılı dosyası ile icra takibine giriştiklerini ve davalının takibe haksız olarak itiraz ettiğini ileri sürerek davalının itirazının iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Fi Yapı A.Ş. vekili müvekkilinin imzalanan sözleşmeye uygun olarak edimlerini ifa ettiğini doğmuş herhangi bir borcunun bulunmadığını 68 adet bağımsız bölümün gerçek teslim tarihinin 23.10.2011 tarihi olup tespit raporunun yerinde bulunmadığını 30.09.2010 tarihi olarak teslim tarihinin kabul edilemeyeceğini, davacı tarafa 15.05.2011 tarihinde teslim alması konusunda ihtarı bulunmasına rağmen davacının tesliminden kaçındıklarını cezai şart ödeme koşullarının gerçekleşmediğini davacının her aya ait kira bedellerinin cezai şartını istemesinin kötüniyetli davranış olduğunu belirtmiş daha sonraki dilekçelerinde 27.04.2010 tarihli tapu devirleri ile infisahi şart nedeniyle protokol hükümlerinin düştüğünü maktu kira tazminatı hükmünün de hukuki geçerliliğini yitirdiğini belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece dosya kapsamına göre, taraflar arasındaki 16.04.2010 tarihli satış sözleşmesi uyarınca davacıların taşınmazları 30.09.2010 tarihinde teslimini gerçekleştirmediği ve aylık cezai şarttan sorumlu olduğu gerekçesiyle davalı şirketin icra dosyasına itirazının 125.000 USD asıl alacak yönünden iptali ile takibin bu miktar üzerinden devamına, takip öncesi işlemiş faiz alacağı bulunmadığının tespitine, takip konusu asıl alacak üzerinden %40 icra inkar tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmiş hüküm davalı şirket vekilince temyiz edilmiştir.

Türk Borçlar Kanunu 237. maddesi ( B.K. 213 m. ) hükmüne göre “Taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için sözleşmenin resmi şekilde düzenlenmesi şarttır…” şeklindedir. Anılan hüküm bir geçerlilik şartıdır. Bu maddede öngörülen şekle uyulmadan yapılan sözleşmeler hükmü doğurmaz. Bu nedenle tapulu taşınmazların harici satış yoluyla devri mümkün değildir. ( Aynı yönde Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 01.07.2008 tarih 3589-8256 E.K. sayılı kararı )

Dolayısıyla düzenlenme anında resmi şekilde yapılmamış olan bir sözleşme geçerli kabul edilemez.

Davaya konu uyuşmazlığa neden olan 16.04.2010 tarihli satış sözleşmesi, resmi şekilde yapılmadığı için geçerli kabul edilemez. Öte yandan taşınmazların daha sonra tapuda resmi şekilde devirlerinin tamamlanmış olması da geçersiz olan 16.04.2010 tarihli satış sözleşmesine geçerlilik kazandırmaz.

Bunun yanında tapuda resmi şekilde yapılan devir sırasında da alıcı davacı şirket tarafından tapu siciline 16.04.2010 tarihli adi şekilde yapılan sözleşmeye ilişkin bir şerh de konulmamıştır.

Bu durumda adi şekilde yapılmış ve geçersiz olan 16.04.2010 tarihli taşınmaz satım sözleşmesine bağlı olarak kararlaştırılan cezai şarta ait hükümleri de geçersizdir.

Mahkemece açıklanan bu yönler gözetilmeden yazılı gerekçe ile davanın kabulü doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz eden davalı şirket yararına BOZULMASINA, bozma nedenine göre diğer yönlerin şimdilik incelenmesine yer olmadığına, vekili Yargıtay duruşmasında hazır bulunan davalı yararına takdir edilen 990.00.TL duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya ödenmesine, peşin harcın istek halinde iadesine, 02.07.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

FİİLİ İFRAZ- DAVALININ BU YERİ UZUN SÜREDEN BERİ KULLANMIŞ OLMASI TAKSİMİN VARLIĞINI GÖSTERMEZ

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 1998/6–37
K. 1998/123
T. 18.2.1998

743/m.2,659

ÖZET : Davalı açıkca bir taksim savunmasında bulunmadığı gibi dinlenen taraf tanıklarının beyanından da taksim konusunda bir sonuca varmak mümkün değildir.

Davalının bu yeri uzun süreden beri kullanmış olması taksimin varlığını göstermez. Her bir paydaşın tasarrufunda bulunan bir bölüm mevcut değildir.

Bu durumda belli ve muayyen bir yeri fiilen kullandığı iddia ve ispat edilemiyen davacının bu davayı açmakta kötü niyetli olduğu kabul edilemez.

Davanın reddi Usul ve Kanun’a aykırıdır.

DAVA VE KARAR: Taraflar arasındaki “önalım ( şufa ) “davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Harmancık Sulh Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 26.6.1997 gün ve 1997/38 – 78 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 6.10.1997 gün ve 1997/7265 – 7504 sayılı ilamı; ( … Dava şufalı payın ilişkin bulunduğu taşınmazdaki payın iptali ve tescili istemine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Şufalı payın ilişkin olduğu taşınmaz paydaşlarca özel olarak taksim edilip herbir paydaş belirli bir kısmı kullanırken bunlardan biri kendisinin tasarrufundaki yeri ve ona tekabül eden payı bir üçüncü şahsa satarsa, zamanında o yerde hak iddia etmeyen davacının, tapuda pay satışı şeklinde yapılan işlem nedeniyle şufa hakkını kullanması M.K’.nun 2. maddesinde yer alan objektif iyiniyet kuralı ile bağdaşmaz. Kötüye kullanılan bu hak kanunen himaye görmez. 14.2.1951 gün 17/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca bu hususun davanın her aşamasında ileri sürülmesi, hatta mahkemenin kendiliğinden nazara alması gerekir. Savunmanın tevsili bu gibi durumlarda söz konusu değildir. Davanın bu bakımdan reddi gerekir.

Olayımızda: Şufalı payın ilişkin olduğu taşınmazda davacı 1/3 pay sahibidir. Diğer pay sahipleri ise davacının kardeşleri olan Ahmet Özkan ve Adil Özkan’dır. Diğer paydaşlar 1/3 er paylarını davalı Kamil Uçar’a 14.2.1997 tarihinde satmışlar davacı 7.3.1997 tarihinde süresi içinde bu davayı açmıştır.

Davalı, davacı ve kardeşlerine ait bu yerin bir kısmını 13 yıl önce haricen satın aldığını o tarihten beri de yol olarak kullandığını daha sonra 14.2.1997 tarihinde satışın resmi senede bağlandığını bu nedenle davanın reddedilmesi gerekeceğini savunmuştur. Mahkemece daha önce pay sahipleri arasında özel bir taksimin mevcut olduğu kabul edilerek davanın reddine karar verilmiştir. Davalı açıkca bir taksim savunmasında bulunmadığı gibi dinlenen taraf tanıklarının beyanından da taksim konusunda bir sonuca varmak mümkün değildir. DAVALININ BU YERİ UZUN SÜREDEN BERİ KULLANMIŞ OLMASI TAKSİMİN VARLIĞINI GÖSTERMEZ. Her bir paydaşın tasarrufunda bulunan bir bölüm mevcut değildir. Bu durumda belli ve muayyen bir yeri fiilen kullandığı iddia ve ispat edilemeyen davacının bu davayı açmakta kötü niyetli olduğu kabul edilemez. Buna göre davanın reddi Usul ve Kanun’a aykırıdır.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki karar direnilmiştir.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi Usul ve Yasa’ya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

İŞTİRAK HALİNDE MÜLKİYETTE PAYDAŞLARDAN BİRİ ÖTEKİ PAYDAŞLARIN OLURLARINI ALMADAN VEYA MİRAS ŞİRKETİNE TEMSİLCİ ATANMADAN TEK BAŞINA ORTAK TAŞINMAZDAN YARARLANMASINA ENGEL OLAN PAYDAŞ ALEYHİNE ELATMANIN ÖNLENİLMESİ DAVASI AÇABİLİR

T.C.
YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
E. 2000/5834
K. 2000/5717
T. 8.5.2000

DAVA : Davacı- Davalı tarafından, davalı-davacı aleyhine açılan elatmanın önlenmesi davasının yapılan yargılamasında, Mahkemece davanın reddine dair verilen kararın davacı-k. davalı tarafından temyizi üzerine dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, paydaşın paydaş aleyhine açtığı elatmanın önlenmesi isteğine ilişkindir.

Bilindiği üzere;paylı mülkiyette taşınmazdan yararlanamıyan paydaş, engel olan öteki paydaş veya paydaşlardan payına vaki elatmanın önlenilmesini herzaman istiyebilir. HATTA İŞTİRAK HALİNDE MÜLKİYETTE DAHİ PAYDAŞLARDAN BİRİ ÖTEKİ PAYDAŞLARIN OLURLARINI ALMADAN VEYA MİRAS ŞİRKETİNE TEMSİLCİ ATANMADAN TEK BAŞINA ORTAK TAŞINMAZDAN YARARLANMASINA ENGEL OLAN PAYDAŞ ALEYHİNE ELATMANIN ÖNLENİLMESİ DAVASI AÇABİLİR.

Ancak, o paydaşın, payına karşılık çekişmesiz olarak kullandığı bir kısım yer varsa açacağı elatmanın önlenilmesi davasının dinlenme olanağı yoktur. Yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarına ve aynı doğrultudaki bilimsel görüşlere göre payından az yer kullandığını ileri süren paydaşın sorununu elatmanın önlenilmesi davası ile değil, kesin sonuç getiren taksim veya şuyun satış yoluyla giderilmesi davası açmak suretiyle çözümlemesi gerekmektedir.

Öte yandan, yurdumuzda sosyal ekonomik nedenlerle kırsal kesimlerden kentlere aşırı akım, nüfus çoğalması, büyük mesken ve işyeri ihtiyacı nedeniyle hızlı yapılaşma karşısında görevli mercilerin aciz kalmaları veya çeşitli nedenlerle göz yummaları sonucu, izinsiz, ruhsatsız, resmi kayıtlara bağlanmayan büyük yerleşim alanları oluştuğu, bu arada paylı taşınmazların tapuda resmi ifrazları yapılmadan paydaşlar arasında haricen veya fiilen taksim edilip üzerlerine büyük mahalleler hatta beldeler yapıldığı bir gerçektir. Bilindiği üzere M.K.nun 634, B.K.nun 2l3, T.K.nun 26. maddeleri hilafına tapulu taşınmazlarda harici veya fiili taksim ile payların mülkiyeti ana taşınmazdan ayrılamaz. Nevarki, taşınmazın kullanma biçimi tüm paydaşlar arasında varılan bir anlaşma ile belirlenmiş yada fiili bir kullanma biçimi oluşmuş, uzun süre paydaşlar bu durumu benimsemişlerse kayıtta paylı, eylemsel olarak ( fiilen) bağımsız bu oluşumun tapuda yapılacak resmi taksime veya şuyun satış suretiyle giderilmesine yahut o yerde bir imar uygulaması yapılmasına kadar korunması, ” akte vefa” kuralının yanında M.K.nun 2. maddesinde düzenlenen iyi niyet kuralının da bir gereğidir. Aksi halde, pekçok kimse zarar görecek toplum düzeni ve barışı bozulacaktır.

O halde, paydaşlar arasındaki elatmanın önlenilmesi davalarında öncelikle tüm paydaşları bağlayan harici bir taksim sözleşmesi ve özel bir parselasyon planın olup olmadığı veya fiili kullanma biçiminin oluşup oluşmadığı üzerinde özenle durulmalı, varsa çekişmeli yerin kimin kullanımına terk edildiği saptanılmalı, harici veya fiili taksim yoksa uyuşmazlık yukarıda değinildiği gibi, M.K.nun müşterek mülkiyet hükümlerine göre çözümlenmelidir.

Somut olaya gelince; çekişmeli taşınmazın tarafların müşterek murisi Rıza Dağhan mirasçıları adına kayıtlı olduğu, murisin l943 te öldüğü taşınmazın iştirak halinde olduğu anlaşılmaktadır.

Ancak, iştirak halinde mülkiyete konu teşkil eden taşınmazlarda bir iştirakçinin diğer iştirakçi aleyhine açtığı davada müşterek mülkiyet hükümlerinin uygulanacağı kuşkusuzdur.

Hal böyle olunca, yukarıdaki ilkeler çerçevesinde araştırma yapılması bütün paydaşlar arasında çekişmeli yerin yol olarak bırakıldığı yönünde bir anlaşmanın yapılıp yapılmadığı veya kullanma biçiminin oluşup oluşmadığının açıklığa kavuşturulması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, dava şartı yokluğu gerekçesiyle davanın reddi doğru değildir.

SONUÇ: Davacı-karşı davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine 8.5.2000 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

FİİLİ TAKSİMİN KOŞULLARI- ŞUFALI PAYIN İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI- TAPU İPTALİ VE TESCİL

T.C.
YARGITAY
6. HUKUK DAİRESİ
E. 2002/576
K. 2002/830
T. 11.2.2002

ÖZET: Fiili taksimin varlığını kabul edebilmek için, her bir paydaşın elinde taşınmazın belirli bir kesiminin bulunması ve uzun süreden beri paydaşların çekişmesiz olarak taşınmazdan bu şekilde yararlanmalarını sürdürmeleri gerekir.

DAVA : Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı şufa davasına dair karar davacı tarafından süresi içinde duruşmalı olarak temyiz edilmiş ancak dava değeri itibariyle duruşmalı işlerden olmadığından duruşma isteminin reddine karar verildikten sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava şufalı payın iptali ile davacı adına tescili istemine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, dava dilekçesinde müvekkilinin dava konusu 50 nolu parselde paydaş olup davalının diğer paydaşların hissesini bağış suretiyle devraldığını, yapılan işlemin gerçekte satış olduğunu belirterek şufalı payın iptali ile davacı adına tescilini talep etmiştir.

Davalı vekili, yapılan işlemin bağış olmadığının kanıtlanamadığını, bağış için akrabalık ilişkisinin zorunlu olmadığını kaldı ki bağışlayanlardan Sultan Ç’ın da müvekkilinin eşi olduğunu, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece taşınmazın fiilen taksim edilmiş olması nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dava konusu 50 nolu parselin paydaşları Sultan Ç, İbrahim D. ve Emine K. taşınmazdaki toplam 8/352 paylarını 17.10.1996 tarihinde bağış suretiyle davalıya devretmişlerdir. Dava 1.11.1996 tarihinde açılmakla süresindedir. Davalı yapılan işlemin satış olduğuna ilişkin mahkeme kararının gerekçesini temyiz etmediğine göre işlemin satış olduğu hususu kesinleşmiş bulunmaktadır. Bütün sorun taşınmazın paydaşları arasında fiilen taksim edilip edilmediği konusunda toplanmaktadır. Fiili taksimin varlığını kabul etmek için her bir paydaşın elinde taşınmazın belirli bir kesiminin bulunması ve uzun süreden beri paydaşların çekişmesiz olarak bu şekilde yararlanmalarını sürdürmeleri gerekir. Davalının taşınmazın fiilen taksim edildiğine dair belirgin bir savunması bulunmadığı gibi davalı tanıklarının da bu konuda bir beyanları yoktur. Mahkemece yapılan keşifte mahalli bilirkişinin beyanları doğrultusunda fen bilirkişisi davalının taşınmaz içinde 1006.25 m2 yer kullandığını raporunda belirtmiştir. Taşınmazın diğer kısımlarını paydaşlardan sadece bir bölümü kullanmakta olup, davacının taşınmazda müstakilen kullandığı bir yer bulunup bulunmadığı yeterince araştırılmamıştır.

Bu husus üzerinde durulmadan noksan inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması hatalı olmuştur.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenle temyiz itirazlarının kabulü ile H.U.M.K. nun 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA ve istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine 11.2.2002 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

ÖNALIM HAKKI- ŞUFALI PAYIN İLİŞKİN OLDUĞU TAŞINMAZIN PAYDAŞLARCA ÖZEL OLARAK TAKSİM EDİLİP HER BİR PAYDAŞIN BELİRLİ BİR KISMI KULLANMASI –

T.C.
YARGITAY
6.HUKUK DAİRESİ
ESAS: 2001/9712
KARAR: 2002/1375
TARİH: 5.3.2002

ÖZET:1 – Şufalı payın ilişkin olduğu taşınmaz, paydaşlarca özel olarak taksim edilip her bir paydaş belirli bir kısmı kullanırken, bunlardan biri kendisinin tasarrufundaki yeri ve ona tekabül eden payı bir üçüncü şahsa satarsa, satış zamanında o yerde hak iddia etmeyen davacının, tapuda pay satışı şeklinde yapılan işlem nedeniyle şufa hakkını kullanması objektif iyi niyet kuralı ile bağdaşmaz.

2 – Paydaşların, taşınmazın çeşitli yerlerine evlerini inşaa etmeleri, kalan bölümü narenciye bahçesi olarak hisseleri birbirinden belirli bir şekilde ayıran çit ve tel örgü gibi sınır işaretleri olmaksızın, bir bütün olarak birlikte kullanılmaları durumunda taksimin varlığının kabul edilmesi hatalıdır.

DAVA : Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan şufa davasına dair kararın temyiz incelemesi duruşmalı olarak davacı tarafından süresi içinde istenilmekle dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava şufalı payın iptal ve tescil istemine ilişkindir. Mahkeme davayı reddetmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Şufalı payın ilişkin olduğu taşınmaz paydaşlarca özel olarak taksim edilip her bir paydaş belirli bir kısmı kullanırken bunlardan biri kendisinin tasarrufundaki yeri ve ona tekabül eden payı bir üçüncü şahsa satarsa, satıcı zamanında o yerde hak iddia etmeyen davacının, tapuda pay satışı şeklinde yapılan işlem nedeniyle şufa hakkını kullanması MK.2. maddesinde yer alan objektif iyi niyet kuralı ile bağdaşmaz. Kötüye kullanılan bu hak kanunen himaye görmez. 14.2.1951 gün ve 17/1 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı uyarınca bu hususun davanın her aşamasında ileri sürülmesi, hatta mahkemenin kendiliğinden nazara alması gerekir. Savunmanın tevsii bu gibi durumlarda söz konusu değildir. Davanın bu bakımdan reddi gerekir.

Olayımızda: Davacı şufalı payın ilişkin bulunduğu taşınmazda paydaş olduğunu, paydaşlardan Aziz’in 1/8 payını 18.9.1998 tarihinde davalıya tapuda 10.000.000.000.-TL bedelle sattığını, bedelde muvazaa yapıldığını, gerçek satış bedelinin 2.500.000.000.-TL olduğunu, şufalı payın iptali ile adına tescilini istemiştir. Davalı şufalı payın ilişkin bulunduğu taşınmazın paydaşları arasında taksim edildiğini, bedelde muvazaa yapılmadığını, davanın reddini savunmuştur. Mahkeme fiili taksim savunmasına itibar ederek davan m reddine karar vermiştir.

Dava konusu 68 parsel sayılı taşınmaz 46.900 m2 olup, 7 paydaş arasında paylı bulunmaktadır. Davalının fiili taksim savunması doğrultusunda yapılan keşiflerde düzenlenen bilirkişi raporlarından dinlenen tanık ifadelerinden ve tüm dosya kapsamından paydaşların 46.900 m2’lik taşınmazın muhtelif yerlerine evlerini inşaa ettikleri, kalan bölümün narenciye bahçesi olarak hisseleri birbirinden belirli bir şekilde ayıran çit ve tel örgü gibi sınır işaretleri olmaksızın bir bütün olarak birlikte kullandıkları anlaşılmaktadır. Davalının bayii Aziz’in 1991 yılında satın aldığı 1/8 hisseyi diğer hissedarlardan ayırarak kullanmaya başlaması ve o şekilde davalıya sattığını açıklaması, tanıkların soyut bir şekilde her paydaşın yerinin belli olduğunu belirtmeleri fiili taksimin yapıldığını göstermez, ileri sürülen bu taksimin ne zaman, kimlerin katılımıyla ne şekilde yapıldığı her bir paydaşın belli ve muayyen bir yeri kullandığı hususları ispatlanmamıştır. Bu durumda taşınmazın taksim edildiği kabul edilemez. Mahkemenin taksimin varlığını kabul ile davayı reddetmesi doğru değildir.

Ancak; tapuda pay 10.000.000.000.-TL bedelle satıldığı halde davacı payın 2.500.000.000.-TL’den devredildiğinden bahisle bedelde muvazaa iddiası ile dava açtığından bu iddiasının aktin tarafı olmadığından her türlü delil ile ispatlanması gerekir. Davacının dinlettiği tanıklar satış bedelinin ne kadar olacağı yönünde tahmini beyanlarda bulundukları gibi yapılan keşiflere belirlenen bedeller dahi davacının iddiasını kanıtlar durumda değildir. Bu durumda şufa bedeli olarak tapudaki satış bedeli dan 10.000.000.000.-TL harç ve masraflar tutarının esas alınması gerekir. Davacıdan bu bedel üzerinden şufa hakkını kullanmak isteyip istemediği sorularak kabul ettiği takdirde bu bedelin depo edilmesi için davacıya münasip süre verilmesi ve sonucuna göre karar verilmesi icap ettiğinden hükmün bozulması gerekmiştir.

Sonuç : Yukarıda açıklanan nedenle hükmün ( BOZULMASINA ), davacı yararına takdir edilen 60.000.000.-TL duruşma vekalet ücretinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 5.3.2002 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İPOTEĞİN KALDIRILMASI- AİLE KONUTU ŞERHİ KONULMASI

TC
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
ESAS: 2017/6349
KARAR:2018/12283

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : İpoteğin Kaldırılması-Aile Konutu Şerhi Konulması

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından ipoteğin kaldırılması davasına yönelik olarak temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava aile konutu üzerindeki ipoteğin kaldırılması istemine ilişkindir. Davacı malik olmayan eş, aile konutu niteliğinde bulunan taşınmazın, malik olan davalı eş tarafından “açık rızası alınmadan” davalı kooperatif lehine ipotek ettirildiğini ileri sürerek, aile konutu üzerine konulan ipoteğin kaldırılmasını talep ve dava etmiştir.
Mahkemece ipotekten davacının haberi olduğu, açık rızanın bulunduğunun kabulü gerektiği ve koopeteratif’in kötü niyetinin ispatlanamadığı gerekçesiyle ipoteğin kaldırılması davasının reddine karar verilmiştir.

Türk Medeni Kanunu’nun 193. maddesi hükmü ile eşlerin birbirleri ve üçüncü kişilerle olan hukuki işlemlerinde özgürlük alanı tanınmış olmakla birlikte Türk Medeni Kanunu’nun 194. madde hükmü ile eşlerin aile konutu ile ilgili bazı hukuksal işlemlerinin diğer eşin rızasına bağlı olduğu kuralı getirilerek eşlerin hukuki işlem özgürlüğü “aile birliğinin korunması” amacıyla sınırlandırılmıştır. Buna göre, eşlerden biri diğer eşin “açık rızası bulunmadıkça” aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez ve aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.

Bu cümleden hareketle, aile konutunun maliki olan eş, aile konutundaki yaşantıyı güçlüğe sokacak biçimde, aile konutunu devredemez. Bu işlem ” ancak diğer eşin açık rızası alınarak” yapılabilir.
Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi yetkili eşin izni için bir geçerlilik şekli öngörmemiştir. Bu nedenle söz konusu izin bir şekle tabi olmadan, sözlü olarak da verilebilir. Ancak maddenin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, iznin “açık” olması gerekir.

Bu açıklamalar ışığından somut olayda dosya kapsamından, davacı ile davalı eş … dava konusu taşınmazı aile konutu olarak kullandıkları, davalı …’ın davacı eşin “açık” razısı olmadan işbu taşınmaza diğer davalı lehine ipotek tesis ettirdiği anlaşılmaktadır. Hukuk Genel Kurulu’nun 15.04.2015 tarih ve 2013/2-2056 esas, 2015/1201 karar sayılı kararında açıkça ifade edildiği ve Dairemizce de aynen benimsendiği üzere eşin açık rızası alınmadan yapılan işlemin geçerli olduğunu kabul etmek imkansızdır.

Eş söyleyişle eşin “açık rızası alınmadan” yapılan işlemin “geçersiz olduğunu” kabul etmek zorunludur. Gerçekleşen bu durum karşısında yukarıda açıklanan yasal düzenleme ile ilkelere uygun değerlendirme yapılarak ipoteğin kaldırılmasına yönelik davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde ret hükmü kurulması usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 01.11.2018(Prş.)

AİLE KONUTUNA KONULAN İPOTEĞİN KALDIRILMASI -MÜŞTEREK ÇOCUKLARIN KULLANDIĞI KREDİYE TEMİNAT OLARAK AİLE KONUTUNA İPOTEK KONULMASI-AİLE KONUTUNA İPOTEK KONULURKEN EŞİN AÇIK RIZASININ ARANMASI

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO. 2013/2-2056
KARAR NO. 2015/1201
KARAR TARİHİ. 15.4.2015

4721/m. 193, 194/1

Eşlerden biri diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez ve aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Aile konutu şerhi konulmuş olmasa da eşlerin birlikte yaşadıkları aile konutu üzerindeki fiil ehliyetleri sınırlandırılmıştır. Bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak “belirli olan” bir işlem için verilebilir. Eşin izni için bir geçerlilik şekli öngörülmemiştir. Sözkonusu izin bir şekle tabi olmadan, sözlü olarak dahi verilebilir.

Somut olayda, davalı eş dava konusu aile konutu üzerinde diğer davalı banka lehine ipotek tesis etmiş, bu işlem sırasında davalı banka tarafından davacı eşin açık rızası alınmamıştır. İpotek işleminin, davacı ve davalı eş ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediye teminat teşkil etmek üzere kurulmuş bulunmasının da önemi bulunmamaktadır. Yapılan işlemin geçerli olduğunu kabul etmek imkansızdır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce; ipotek işleminin kurulmasına neden olan, davacı ve davalı eş ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediden ve dolayısıyla da ipotek işleminden davacı eşin haberdar olmadığını kabul etmenin hayatın olağan akışına aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. İpoteğin kaldırılması isteminin kabulüne karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki “ipoteğin kaldırılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Küçükçekmece 2. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 27.07.2011 gün ve 2011/29 E. 2011/964 K. sayılı kararın incelenmesi davalılardan T.V. Bankası T.A.O. vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 15.10.2012 gün ve 2011/23336 E. 2012/24471 K. sayılı ilamı ile;

“… Davacının eşi olan davalılardan M.’in adına tapuda kayıtlı olan ve aile konutu olarak kullanılan taşınmaz üzerine 30.11.2007 tarihinde dava dışı A. Makine ve Boya Sanayi Limitet Şirketinin kullandığı kredinin teminatını teşkil etmek üzere ipotek tesis edildiğinde çekişme bulunmamaktadır. Dava dışı şirketin ortakları arasında davacı ve davalı eş M.’in müşterek çocukları olan M. ve S. da bulunmaktadır. M. ve S., dava konusu taşınmazda davacı ve davalı M. ile birlikte oturmaktadır. İpotek işlemi, davacı ve davalı eş ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediye teminat teşkil etmek üzere kurulmuş bulunmasına göre, M. ve S.’ın annesi olan davacının ipotek işlemini bilmemesi hayatın olağan akışına aykırı düşer. Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanımını hukuk düzeni korumaz (TMK.md.2). Davacının, Türk Medeni Kanununun 194. maddesindeki korumadan faydalanmasına imkan bulunmamaktadır. Davanın reddi gerekirken, yazılı gerekçe ile kabulü doğru görülmemiştir…”

Gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, aile konutu üzerindeki ipoteğin kaldırılması istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkili ile davalının 15.06.1982 tarihinden bu yana evli olduklarını, davalı eş adına tapuda kayıtlı olup 1997 yılından itibaren müşterek çocukları M.P. ve S.P. ile birlikte yaşadıkları ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 194. maddesi anlamında aile konutu niteliğinde bulunan taşınmazın, davalı eş tarafından müvekkilinin bilgisi ve muvafakati dışında, dava dışı A. Makine Boya San. Tic. Ltd. Şti. ile diğer davalı T.V. Bankası T.A.O. arasında imzalanan kredi sözleşmesinin teminatı olarak davalı banka lehine ipotek ettirildiğini, kredi borcunun ödenmemesi üzerine davalı bankaca başlatılan icra takibi üzerine bu durumdan haberdar olunduğunu, davalıların kötüniyetli olduklarını, müvekkilinin ipotek işlemine açıkça muvafakatinin bulunmadığını ileri sürerek, aile konutu üzerine konulan ipoteğin kaldırılmasını ve icra takibinde taşınmazın satışının teminatsız olarak durdurulmasını talep ve dava etmiştir.

Davalı T.V. Bankası T.A.O. vekili, dava konusu taşınmazın tapu kaydında aile konutu olduğuna dair bir şerhin bulunmadığını, müvekkili bankanın iyiniyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı M.P., yapılan usuli tebligata rağmen yargılamalara katılmamıştır. Mahkemece, TMK’nın 194/1. maddesinde eşlerin fiil ehliyetine getirilen sınırlamanın aile konutuna şerhin konulması ya da konulmaması koşuluna bağlanmadığı, üçüncü kişinin iyiniyetli olup olmamasının herhangi bir öneminin bulunmadığı, eldeki davada davacı eşin rızası alınmaksızın aile konutunun ipotek olarak davalı eş tarafından gösterilmesinin TMK’nın 194/1 maddesine aykırılık teşkil ettiğinden bahisle davanın kabulü ile dava konusu aile konutu üzerindeki ipoteğin kaldırılmasına dair verilen karar, davalı T.V. Bankası T.A.O. vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle oyçokluğu ile bozulmuştur.

Mahkemece, önceki gerekçelerle ipoteğin kaldırılmasına dair ilk kararda direnilmiştir. Direnme kararı, davalı T.V. Bankası T.A.O. vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ipotek işleminin davacı ve ipotek veren davalı ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediye teminat teşkil etmek üzere kurulmuş bulunmasına göre, bu hususun davacının ipotek işleminden haberdar olup bu işleme muvafakat ettiği anlamına gelip gelmediği noktasında toplanmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 194/1. maddesine göre, “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.”

Bu madde hükmü ile aile konutu şerhi konulmuş olmasa da eşlerin birlikte yaşadıkları aile konutu üzerindeki fiil ehliyetleri sınırlandırılmıştır. Sınırlandırma aile konutu şerhi konulduğu için değil, zaten var olduğu için getirilmiştir. Bu sebeple tapuya aile konutu şerhi verilmese bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, emredici niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak “belirli olan” bir işlem için verilebilir.

TMK’nın 193. maddesi ile eşlerin birbirleri ve üçüncü kişilerle olan hukuki işlemlerinde özgürlük alanı tanınmış olmakla birlikte TMK’nın 194. madde hükmü ile eşlerin aile konutu ile ilgili bazı hukuksal işlemlerinin diğer eşin rızasına bağlı olduğu kuralı getirilerek eşlerin hukuki işlem özgürlüğü, “aile birliğinin” korunması amacıyla sınırlandırılmıştır. Buna göre, eşlerden biri diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez ve aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.

Bu cümleden hareketle, aile konutunun maliki olan eş aile konutundaki yaşantıyı güçlüğe sokacak biçimde, aile konutunun ipotek edilmesi gibi tek başına bir ayni hakla sınırlandıramaz. Bu sınırlandırma ancak diğer eşin açık rızası alınarak yapılabilir.

TMK’nın 194. maddesi yetkili eşin izni için bir geçerlilik şekli öngörmemiştir. Bu nedenle sözkonusu izin bir şekle tabi olmadan, sözlü olarak dahi verilebilir. Ancak maddenin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, iznin “açık” olması gerekir (GÜMÜŞ, Mustafa Alper, Türk Medeni Kanununun Getirdiği Yeni Şerhler; Vedat Kitapçılık, İstanbul 2007, Birinci Basıdan İkinci Tıpkı Bası, 41-42 sh.).

Her ne kadar ipotek doğrudan doğruya aile konutundan faydalanma ve oturma hakkını engellemiyorsa da, hak sahibi eşin kötüniyetli ve muvazaalı işlemleri ile aile konutunun elden çıkarılma tehlikesi nedeniyle ipotek işlemine diğer eşin açık rızası şarttır.

Somut olayda, davalı eş dava konusu aile konutu üzerinde diğer davalı banka lehine ipotek tesis etmiş, bu işlem sırasında davalı banka tarafından davacı eşin açık rızası alınmamıştır. Yukarıda açıklanan kurallar çerçevesinde ipotek işleminin, davacı ve davalı eş ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediye teminat teşkil etmek üzere kurulmuş bulunmasının da önemi bulunmamaktadır. Bu durumda, TMK’nın 194/1 maddesi eşin açık rızasını aradığından, yapılan işlemin geçerli olduğunu kabul etmek imkansızdır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce; ipotek işleminin kurulmasına neden olan, davacı ve davalı eş ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediden ve dolayısıyla da ipotek işleminden davacı eşin haberdar olmadığını kabul etmenin hayatın olağan akışına aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de yukarıda açıklanan nedenlerle bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. Hal böyle olunca, mahkemece, yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve ilkelere uygun değerlendirme yapılarak davanın kabulüne karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya uygun olup; direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davalı T.V. Bankası T.A.O. vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerden ONANMASINA, aşağıda dökümü yazılı (13.637,70 TL) harcın temyiz edenden alınmasına, 15.04.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

AİLE KONUTUNUN EŞİN RIZASI ALINMADAN ÜÇÜNCÜ KİŞİYE SATILMASI- ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN İYİ NİYETLİ OLUP OLMADIĞININ HER HANGİ BİR ÖNEMİNİN BULUNMADIĞI

T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2016/20910
KARAR NO. 2016/14532
KARAR TARİHİ. 8.11.2016

4721/m. 194

ÖZET : Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Eşlerin fiil ehliyetine getirilen sınırlama aile konutuna şerhin konulması ya da konulmaması koşuluna bağlanmadığı gibi işlem tarafı olan üçüncü kişinin iyi niyetli olup olmamasının da herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak “belirli olan” bir işlem için verilebilir.

Eş söyleyişle eşin “açık rızası alınmadan” yapılan işlemin “geçersiz olduğunu” kabul etmek zorunludur. Hal böyle olunca, mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı ve davalılardan biri tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı kadın, aile konutu olduğu ileri sürülen taşınmazın, davalı eş tarafından diğer davalıya satıldığını, davalı adına olan tapu kaydının iptali ile satış işlemi öncesinde olduğu gibi taşınmazın davalı eş adına tescilini ve taşınmazın tapu kaydına aile konutu şerhi konulmasını talep etmiş, mahkemece “tapu kayıt maliki ile devralanın kardeş olması ve davacının da bu durumdan haberdar olmamasının hayatın olağan akışına ters olduğu, asli müdahilin davalıdan kambiyo senedine dayalı alacağının olduğu ve taşınmazın aile konutu olduğunun ispatlanamadığı” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 194/1. maddesine göre, “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.” Türk Medeni Kanunu madde 194 hükmü ile eşlerin fiil ehliyetine getirilen sınırlama aile konutuna şerhin konulması ya da konulmaması koşuluna bağlanmadığı gibi işlem tarafı olan üçüncü kişinin iyiniyetli olup olmamasının da herhangi bir önemi bulunmamaktadır (HGK. nun 15.04.2015 tarih E.2013/2-2056-K.2015/1201 Sayılı kararı). Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, “emredici” niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak “belirli olan” bir işlem için verilebilir.

Somut olayda, davaya konu taşınmazın aile konutu olmadığına ya da davacı kadının satış işlemine açık rızasının bulunduğuna yönelik bir savunma bulunmamaktadır. Davalı eş davaya konu aile konutunu diğer davalı İ.. A…’e satmış, bu işlem sırasında davalı tarafından davacı eşin açık rızası alınmamıştır.

Yukarıda açıklanan kurallar çerçevesinde eşin “açık rızası” alınmadan yapılan işlemin geçerli olduğunu kabul etmek imkansızdır. Eş söyleyişle eşin “açık rızası alınmadan” yapılan işlemin “geçersiz olduğunu” kabul etmek zorunludur. Hal böyle olunca, mahkemece yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve ilkelere uygun değerlendirme yapılarak davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde ret hükmü kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istenmesi halinde yatırana iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08.11.2016 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

RÜCUEN TAZMİNAT DAVALARINDA ON YILLIK ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN UYGULANMASI GEREKİR.

T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU,
Esas: 2013/4-1814,
Karar: 2013/715

İçtihat

“Taraflar arasındaki “rücuen tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 8. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 09.03.2010 gün, 2009/272 E. – 2010/54 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesi’nin 24.10.2011 gün, 2010/8901 E– 2011/10988 K. sayılı bozma ilamı ile;

(… Davacı, dava dışı üçüncü kişinin mevzuat gereği kendisine indirimli tarife uygulanması gerekirken Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı’nın talimatı üzerine indirimli tarife uygulamasından vazgeçilmesi nedeniyle ödemiş olduğu fazla elektrik bedelinin geri alınması için açtığı dava sonucunda mahkemece verilen ve kesinleşen karar gereğince üçüncü kişiye ödemiş olduğu tazminatın rücuen davalıdan ödetilmesini istemiştir.

Davalı ise, yasal süre içinde zamanaşımı savunmasında bulunmuş ve davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkemece, davalının zamanaşımı itirazı reddedilmiş, davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar, davacı ve davalı tarafından temyiz olunmuştur.

Rücu hakkı başkasına ait borcu yerine getiren kişinin mal varlığında meydana gelen kaybı gidermeye yönelen tazminat niteliğinde bir talep hakkıdır. Davacının mal varlığındaki eksilme ödeme tarihlerinde gerçekleşmiştir. Davacı, ödeme tarihi itibariyle fiil ve faili bildiği gibi zarar da tam anlamıyla gerçekleşmiştir. Davanın niteliğine göre zamanaşımının başlangıç tarihi zarara neden olan haksız fiil tarihi olmayıp, sonucunda doğan zararın zarar görene ödendiği tarihtir. Çünkü ortaya çıkan zararı ödeyen kişi ancak bu ödeme tarihinden sonra talep edebilme hakkına kavuşur ve bu süre bir yıldır.

Somut olayda, davacı şirket tarafından üçüncü şahsa yapılan ödeme tarihleri 24.08.2006 ve 29.08.2006 olup, bu davanın açılma tarihi ise 14.07.2009’dur. Şu durumda yerel mahkemece, rücuen tazminat davalarında zamanaşımı süresinin bir yıl olduğu, zamanaşımı süresinin ödeme tarihinden başlayacağı ve davanın açıldığı tarih itibariyle 1 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gözetilmeksizin davanın kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden ve davalının temyiz dilekçesinde zamanaşımı süresinin geçmiş olduğunu açıkça ileri sürmüş olduğundan kararın bozulması gerekmiştir…),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava; kesinleşen mahkeme kararı gereğince üçüncü kişiye ödenmiş olan tazminatın rücuen tazmini isteğine ilişkindir.

Davacı vekili; dava dışı şirket tarafından mevzuat gereği kendisine indirimli tarife uygulanması gerekirken Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı’nın talimatı üzerine indirimli tarife uygulamasından vazgeçilmesi nedeniyle, ödemiş olduğu fazla elektrik bedelinin geri alınması isteğiyle açtığı dava sonucu, mahkemece verilen ve kesinleşen karar gereğince ödemiş olduğu indirimli tarife bedelinin rücuen davalıdan tazminini istemiştir.

Davalı ise, yasal süre içinde zamanaşımı savunmasında bulunmuş ve davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkemece, davalının zamanaşımı itirazı reddedilmiş, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece, yukarıda belirtilen nedenlerle karar bozulmuştur.

Yerel Mahkemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiş, direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu olayda, rücuen alacak isteği yönünden, zamanaşımı süresinin bir yıl olarak mı, yoksa on yıl olacağı noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle, rücu ve halefiyet kavramları üzerinde durmakta yarar vardır:

Rücu hakkı; başkasına ait bir borcu yerine getiren kişinin malvarlığında meydana gelen kaybı gidermeye yönelen, tazminat niteliğinde bir talep hakkıdır. Alacaklıyı tatmin eden kişi, alacaklının hakkından bağımsız kendi şahsında doğan bir hak elde etmektedir. Bunun sonucu olarak da rücu hakkı bu hakka sahip olan kişinin şahsında doğduğu anda muaccel olur. Bu nedenle, rücu hakkı için hakkın doğduğu andan itibaren zamanaşımı süresi işlemeye başlamaktadır.

Halefiyette ise; halef olan kişi alacaklıyı tatmin ettiği anda, yeni bir hak elde etmemekte, alacaklıya ait olan hakkı kanundan dolayı olduğu gibi devralmaktadır. Bu nedenle, böyle bir alacak için de daha önce zamanaşımı işlemeye başlamış ise, alacak halef olan kişiye intikal etmesine rağmen işlemeye devam eder. Zira, daha önceden muaccel olmuş alacağın yeniden muaccel olması ve yeni bir zamanaşımının işlemeye başlaması mümkün değildir. Salt halefiyet halleri ile yasanın rücu hakkı verdiği haller arasındaki en önemli fark, birincisinde alacaklıya ait bir hakkın intikal etmesi, ikinci halde ise, rücu hakkı sahibinin şahsında yeni bir hakkın doğmasıdır. Halefiyetin temelde bir rücu hakkına dayanmadığı hallerde, alacak hakkı daha önce işlemeye başlayan zamanaşımı ile birlikte intikal eder. İkinci halde ise, rücu hakkı sahibi lehine, alacaklının hakkından bağımsız yeni bir hak meydana geldiğinden, bu andan itibaren yeni bir zamanaşımı işlemeye başlayacaktır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; bir kısım üyelerce, Özel Dairenin bozma ilamında belirtildiği üzere, olayda haksız ödemenin söz konusu olduğu, rücu davasına konu ödemenin yapıldığı tarihten itibaren 818 sayılı Borlar Kanunun 60/1 maddesi uyarınca işlem yapılması gerektiği, rücuda bir ve on yıllık zamanaşımı sürelerinin “tazminatın tamamının ödendiği ve birlikte sorumlu kişinin öğrenildiği” tarihten itibaren işlemeye başlayacağından, somut olayda ödeme tarihinden itibaren davanın açıldığı tarihe kadar bir yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu ileri sürülmüş ise de bu düşünce kurul çoğunluğunca aşağıda belirtilen nedenlerle benimsenmemiştir.

Hukuk Genel Kurulunun çoğunluğunca; somut olayda uygulanma imkânı bulunmasa da, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğü giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 73/1. maddesinde “Rücu istemi, tazminatın tamamının ödendiği ve birlikte sorumlu kişinin öğrenildiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde tazminatın tamamının ödendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar” hükmü getirilmiştir.

Ancak, somut olayda uygulanması gereken, 818 sayılı Borçlar Kanununda (BK), ayrıca özel olarak bir zamanaşımı öngörülmediğinden, rücuen tazminat davalarında aynı Kanunun 125.maddesi gereğince on yıllık zaman aşımı süresinin uygulanması gerektiği, dava konusu olayda ödeme tarihinden, davanın açıldığı tarihe kadar on yıllık zamanaşımı süresinin dolmadığı; yerel mahkemece, zamanaşımı süresinin on yıl olduğuna ilişkin direnme kararının usul ve yasaya uygun olduğu kabul edilmiş ve bu nedenle direnme kararının onanması gerekmiştir.

Ne var ki, bozma nedenine göre işin esası Özel Daire’ce incelenmediğinden, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daire’ye gönderilmelidir.

KARAR : Yukarıda açıklanan nedenlerle yerel mahkemenin direnmesi yerinde görüldüğünden, davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4.HUKUK DAİRESİ’NE GÖNDERİLMESİNE, 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3″ atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 15.05.2013 gününde oyçokluğu ile karar verildi.”

ÖNALIM HAKKI TAPUDA GÖSTERİLEN DEĞER İLE HARÇ VE MASRAFLAR ÜZERİNDEN KULLANILIR

T.C.

YARGITAY
6.Hukuk Dairesi
Esas: 2007/192
Karar: 2007/2265
Karar Tarihi: 06.03.2007

Dava: Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan önalım davasına dair karar davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Uyuşmazlık önalım hakkının kullanılması nedeniyle tapu iptali ve tescili istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, karar davalı tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosya kapsamına, toplanan delillere, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verilmiş olmasına göre davalının aşağıdaki bendin dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Davalının önalım bedeline ilişkin temyiz itirazlarına gelince; davacı vekili, dava dilekçesinde, davaya konu … ili, … ilçesinde bulunan 5 ada 22 parselde hissedar olduğunu, hissedarlardan Ö.’nün 3/9 hissesinin davalıya gerçekte 1.000.000.000.TL’ye satılmasına rağmen şufa hakkım ortadan kaldırmak amacıyla satış bedelinin tapuda 8.000.000.000.- TL olarak gösterdiğini belirterek taşınmazın gerçek satış bedeli olan 1.000.000.000.- TL üzerinden belirlenecek önalım bedeli ile davalı adına kayıtlı payın iptali ile adına tescilini istemiştir. Davalı, bedelde muvazaa bunmadığını, taşınmazın gerçek satış bedelinin 8.000.000.000.-TL olduğunu savunmuştur. Mahkemece keşifte belirlenen değer üzerinden önalım hakkının tanınmasına karar verilmiştir.

Önalım hakkı, paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü kişiye satılması halinde, diğer paydaşlara o payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir.

Önalım hakkının kullanılmasıyla bu hakkı kullanan paydaş ile alıcı arasında kapsam ve şartları satıcı ile davalı arasında yapılan sözleşmenin aynı olan bir satım ilişkisi kurulmuş olur. Önalım bedeli tapuda gösterilen satış bedeli ile davalı tarafından ödenen harç ve masrafların toplamından ibarettir. Ancak davacı, tapuda yapılan satış sözleşmesinin tarafı olmadığından bedelde muvazaa iddiasında bulunabilir ve bu iddiasını her türlü delille kanıtlayabilir.

Olayımıza gelince; davacı, taşınmazın gerçekte 1.000.000.000.-TL bedelle satıldığını, önalım hakkını engellemek amacıyla davalının satış bedelini muvazaalı olarak yüksek gösterdiğini iddia etmiştir. Davacı bedelde muvazaa iddiasında bulunduğuna göre bu iddiasını kanıtlaması gerekir. Davacı satış sözleşmesinin tarafı olmadığından bu iddiasını tanık dahil her türlü delil ile kanıtlaması mümkündür.

Ancak dinlenilen davacı tanıkları bedelde muvazaa iddiası konusunda görgüye dayalı bir beyanda bulunmamışlardır. Yerinde yapılan keşif sonrasında düzenlenen bilirkişi raporunda dava konusu edilen payın satış tarihi itibariyle değerinin 1.676.020.000.- TL olduğu bildirilmiş ise de, muvazaa iddiasının kanıtlanması için keşif tek başına yeterli delil değildir. Sadece davacının diğer delillerini doğrulamak bakımından önem arz eder. Davacı muvazaa iddiasını kanıtlayamamıştır. Bu durumda mahkemece davacıdan tapuda gösterilen satış bedeli ile davalı tarafından yapılan harç ve masraflar toplamı üzerinden önalım hakkını kullanıp kullanmayacağı sorularak, kabul etmesi halinde önalım bedelini depo etmesi için uygun bir süre tanınması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda 2 nolu bentte yazılı nedenlerle davalının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 06.03.2007 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

İMAR UYGULAMASINDA BEDELE DÖNÜŞTÜRME- BEDELİN ALINMASINDAN ÖNCE İTİRAZ EDİLİP DAVA AÇILMIŞ OLMASI

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2001/5-552
K. 2001/549
T. 27.6.2001

ÖZET : İmar uygulaması sırasında bedele dönüştürülen, dava konusu taşınmaz bedeline karşı, bedelin alınmasından önce itiraz edilip dava açılmış olması karşısında; davacının bedelin ödenmesini talep eden dilekçesinin, 2942 sayılı Kanunun 8. maddesi anlamında açık bir anlaşma niteliğinde kabul edilmeyip talebin incelenmesi gerektiğine dair direnme kararı usul ve kanuna uygundur.

DAVA : Taraflar arasındaki “bedel arttırılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Gebze Asliye 1. Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 12/10/2000 gün ve 2000/308-648 sayılı kararın incelenmesi davalı Belediye vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 16/1/2001 gün ve 2000/21065-2001/278 sayılı ilamı;

( …Mahkemece bozma kararına uyulmuşsa da kararın gereği yerine getirilmemiştir.

Şöyle ki;

Dava konusu taşınmaz, imar uygulaması sırasında bedele dönüştürülmüştür. Davacı 3.3.1999 tarihli imzasını taşıyan belgede bedele dönüştürülen payına karşılık 221.000.000. TL. nin kendisine ödenmesini talep etmiş ve bu bedele karşı bir itirazda bulunmamıştır.

Taraflar arasında dava konusu taşınmazın aynına ilişkin bir çekişmede mevcut değildir. Davalı idare tarafından 4.6.1999 tarihinde yani davacının talebinden itibaren makul süre içinde taşınmazın bedeli ödenmiştir. Açıklanan nedenle belirtilen belge davacıyı bağlayıcı niteliktedir. Dava dilekçesinde davacının iradesini fesada uğratan bir olgudan söz edilmemiş ve iddiada da bulunulmamıştır.

Davanın reddi yerine kabulüne karar verilmesi, doğru görülmemiştir… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararında süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, imar uygulaması sırasında bedele dönüştürülen taşınmaza takdir edilen karşılığın artırılması istemine ilişkin olup, Yerel Mahkemenin birbirini doğrulayan bilirkişi heyet raporları doğrultusunda davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak kurduğu hüküm, Özel Dairesince yukarıda belirtilen gerekçe ile bozulmuştur.

Yerel mahkemece, davacı tarafından davalı Belediye Başkanlığı’na verilen 3/3/1999 Tarihli dilekçenin, Kamulaştırma Yasası’nın 8. maddesi anlamında açık bir anlaşma niteliğinde bulunmaması ve davanın bedeli aldığı 4/6/1999 tarihinden önce, ( 16/3/1999 tarihinde ) açmış olduğu davanın, “bedele itiraz” anlamı taşıdığı gerekçesine dayalı olarak verilen direnme kararı yerindedir.

Ne varki, Özel Dairece arttırılmasına karar verilen bedele ilişkin temyiz itirazları hakkında bir değerlendirme yapılmadığından, esasa ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Dairesine gönderilmelidir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı direnme kararı yerinde olup, artırılmasına karar verilen bedele yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın ( 5. HUKUK DAİRESİ’NE ), gönderilmesine, oyçokluğu ile karar verildi.

KAMULAŞTIRMA BEDELİNİN ARTIRILMASI- ANLAŞARAK KAMULAŞTIRMA-FERAĞIN BİÇİLEN DEĞER ÜZERİNDEN VERİLMESİ

T.C.
YARGITAY
5. HUKUK DAİRESİ
E. 1990/11770
K. 1990/29140
T. 30.10.1990

ÖZET : Anlaşarak kamulaştırmanın varlığından sözedilebilmesi için, kamulaştırma kararının alınmasından sonra idare, kendi ihale komisyonu yoksa bu amaçla kuracağı komisyon vasıtasıyla bedeli tespit ettirmesi ve mal sahibi ile bu bedelde açıkça anlaşması gerekir. Davacının açıkça bedele itiraz davası açmayacağına ilişkin bir beyanı olmadığı gibi aksine ferağdan bir gün önce bedel artırma davasını saklı tuttuğuna dair tapu sicil müdürlüğüne dilekçe de vermiştir. Biçilen değer üzerinden tapuda ferağ vermek sözü geçen Yasanın 8. maddesine göre anlaşarak kamulaştırma niteliğinde de değildir.

DAVA: Taraflar arasındaki kamulaştırma bedelinin artırılması davasının reddine dair verilen hükmün duruşmalı olarak Yargıtay’ca incelenmesi taraf vekillerince verilen dilekçelerle istenilmiş, davacı vekilince de temyiz dilekçesinde duruşma isteminde bulunulmuş olmakla; dosyadaki kâğıtlar okunup iş anlaşıldıktan sonra, gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR: 1- Dava, imar planında park ve yeşil saha ile yola ayrılan dava konusu taşınmazların idarece 22.9.1988 günlü encümen kararı ile kamulaştırılmaları sonucu metrekareye biçilen 40.000 lira değerin metrekareye 700.000 liraya çıkartılarak davacı payına düşen farkın yasal faizi ile tahsili istemine ilişkindir.

Kamulaştırma belgelerinden, Kamulaştırma Kanununun 8. maddesine uygun bir anlaşma yapılmadığı anlaşılmaktadır. Dosyada bulunan tapu kayıtlarına göre, dava konusu taşınmazlardaki davacı paylarına kıymet takdir komisyonunca biçilen bedel davacı tarafından alınarak,14.2.1989 gününde ferağ verilmiştir. Bu ferağdan itibaren de sözü geçen Kanunun 14. maddesinde belirtilen süre içinde de bedele itiraz davası açılmıştır. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 8. maddesine göre, kamulaştırmanın varlığından söz edebilmek için kamulaştırma kararının alınmasından sonra idare kendi ihale komisyonu yoksa bu amaçla kuracağı komisyon vasıtasıyla bedeli tespit ettirmesi ve mal sahibi ile bu bedelde açıkca anlaşılması gerekir. Akit tablosunun incelenmesinde de davacının açıkça bedele itiraz davası açmayacağına ilişkin bir beyanı olmadığı gibi aksine ferağdan bir gün önce bedel artırma davasını saklı tuttuğuna dair tapu sicil müdürlüğüne dilekçe de vermiştir. Biçilen değer üzerinden tapuda ferağ vermek sözü geçen Yasanın 8. maddesine göre anlaşarak kamulaştırma niteliğinde de değildir. Bu yönler göz önünde tutulmadan, davacı tapudan ferağ verirken istimlâk bedeline muvafakat ettiği kabul olunarak bu durumun sözü geçen Kanunun 8. maddesine uyduğundan söz edilerek davanın reddine karar verilmesi,

2- Davalı idare,2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 38. maddesine göre taşınmaz malı iktisap ettiğini ileri sürdüğünden delillerin istenerek buna göre inceleme yapılması ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken bu hususta inceleme yapılmadan karar verilmesi,

Doğru görülmemiştir.

SONUÇ: Taraf vekillerinin temyiz itirazları bu bakımlardan yerinde bulunduğundan hükmün açıklanan nedenlerle HUMK. nun 428. maddesi gereğince ( BOZULMASINA ) ve peşin alınan temyiz harcının istenildiğinde ödeyene geri verilmesine,30.10.1990 gününde oybirliğiyle karar verildi.

FAZLAYA İLİŞKİN HAKLARIN SAKLI TUTULARAK DAVA AÇILMASI DERDESTLİKTEN SÖZ EDİLEMEYECEĞİ

T.C.
GAZİANTEP
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
17. HUKUK DAİRESİ

ESAS NO : 2018/527
KARAR NO : 2019/421

T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
B Ö L G E A D L İ Y E M A H K E M E S İ K A R A R I

BAŞKAN : NECDET ÖZTÜRK (42666)
ÜYE : FİLİZ YENİPINAR (33276)
ÜYE : ERDAL GÜRCÜ (107504)
KATİP : DEMET GÜNEŞ ORUÇTUTAN (122041)
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : BOZOVA ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 10/10/2017
NUMARASI : 2016/716 Esas- 2017/460 Karar
DAVACI : 1 -BAYRAM P. –
: 2 -FİRDEVS P.-
: 3 -İSLİM P. –
: 4 -PERİHAN P.-
: 5 -YUNUS P.-
Büyükhan Mah. Yukarı Demircik Sk. No:28 Bozova/ ŞANLIURFA
VEKİLİ : Av. SELİM HARTAVİ
DAVALI : …..SİGORTA A.Ş (….. SİGORTA A.Ş) –
Esentepe Mah. Ali Kaya Sokak. Polat Plaza B Blok Kat 5 Şişli/ İSTANBUL
VEKİLİ : Av. A. K. Ö.
DAVANIN KONUSU : Tazminat (Ölüm Ve Cismani Zarar Sebebiyle Açılan )

GEREKÇELİ KARARIN YAZILDIĞI TARİH : 28/02/2019

Bozova Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 10/10/2017 tarih ve 2016/716 esas ve 2017/460 karar sayılı kararı aleyhine davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunduğundan dosyanın yapılan incelemesi sonunda;
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ;
Davacılar vekili dava dilekçesinde özetle; 28/09/2012 tarihinde Mehmet Aslan yönetimindeki 63 VT 199 plaka sayılı minibüs Bozova İlçesi Aşağı Demirci mezrasından Büyükhan köyü istikametine doğru seyir ettiği esnada yolun 4. Km’sinde karşı yönden gelen davacıların murisi Ahmet P.’ın sevk ve idaresindeki 27 PA378 plaka sayılı motosiklet ile çarpışması sonucu davacıların desteği olan Ahmet P.ın yaşamını yitirdiğini, Ahmet A. adına ruhsatlı kayıtlı bulunan 63 VT 199 plaka sayılı araç …… SİĞORTA A.Ş 22/08/2012 başlangıç tarihli 22/08/2013 bitiş tarihli 3721122 zorunlu mali sorumluluk siğorta poliçesi ile sigortalanmış olunduğunu, desteğin ölümü ile ilgili olarak Bozova Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/446 Esas sayılı dosyası ile destekten yoksun kalma tazminatı talepli dava açılmış olunduğunu, yargılama aşamasında alınan 29/07/2015 tarihli hesap bilirkişi raporuna göre 26.719,47 TL destekten yoksun kalma zararının saptanmış olunduğunu, Bozova Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/446 Esas sayılı dava dosyasında söz konusu dosyada müdeabbihin arttırılması yoluna başvurulmadığından iş bu dava dosyasındaki talep olan 3.000,00 TL hüküm altına alınmış ve söz konusu meblağ icra yolu ile tahsil edilmiş olunduğunu, davalı siğorta şirketi tarafından 29/07/2015 tarihli hesap bilirkişi raporuna göre bakiye kalan destekten yoksun kalma tazminatı miktarları için her bir davacı için ayrı ayrı hüküm altına alınması zarureti hasıl olduğu, trafik kazasında ölen Ahmet Polat’ı desteğinden yoksun kalan davacılar için İslim P. için 11.524,16 TL, Bayram P. için 1.118,68 TL, Perihan P. için 3.396,64 TL, Yunus P. için 2.940,78 TL, Firdevs P. için 4.739,21 TL olmak üzere toplam 23.719,47 TL destekten yoksun kalma tazminatının davalı sigorta şirketinden 19/10/2012 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte tahsiline yargılama giderleri ve ücreti vekalet ücretinin davalıya yükletilmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle: öncelikle derdestlik itirazlarının olduğunu, Bozova Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/446 E. Sayılı dosyasında görülen davanın 13/01/2016 tarihinde karara çıkmış olduğunu, kararın taraflarca temyiz edildiğini, kesinleşen bir mahkeme kararı olmaması nedeni ile davanın halen derdest olduğunu, dava şartlarını tesis eden Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114. Maddesinin ” I”bendi uyarınca, daha önceden açılmış ve halen görülmekte olmaması ” hükmü gereğince Sayın Mahkemeye derdestlik itirazlarında bulunduklarını, öncelikle derdestlik yönünden davanın reddine karar verilmesini, talep konusunun miktarı açıkça belli olan tazminat talepleri derdest olan davada talep edilebilecek olup yeni bir dava açılmasında hukuki bir yararın bulunmadığını, davanın dava şartı olan hukuki yarar yokluğundan usulden reddini talep ettiklerini, davaya konu kazaya ilişkin kusur oranlarının tespiti Adli Tıp Kurumu vasıtasıyla yapılması gerektiğini, yapılacak olan yargılamada davalı şirket aleyhine hüküm kurulması halinde, zarar görenin kusuru oranında tazminattan indirim yapılması gerektiğini, zarar görenin tam kusurlu olması halinde ise davacının tazminat talep hakkı bulunmadığını, Yargıtay kararlarına göre bilirkişi raporları, çözümü özel ve teknik bilgiye dayanan konularda ve uzman bilirkişilerce yapılmalı ve bu doğrultuda kusur oranına ilişkin raporların Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinden alınması gerektiğini, davacıların müterafik kusuru sabit olup tazminattan indirim yapılması gerektiğini, sosyal güvenlik kurumu tarafından davacıya ödenmiş veya ödenen rücuya tabi tazminat miktarı tespit edilerek müvekkil kurum tarafından ödenecek tazminattan mahsup edilmesi gerektiği, yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle davanın derdestlik nedeniyle usulden reddine, davanın açılmasında hukuki yarar bulunmadığından davanın usulden reddine, haksız ve mesnetsiz açılan davanın reddine, yargılama giderleri ve avukatlık ücretinin davacı yan üzerine bırakılmasına karar verilmesini beyan etmiştir.

Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın dava şartı yokluğundan usulden reddine karar verilmiştir.
İstinaf kanun yoluna başvuran davacılar vekili dilekçesinde özetle; Bozova Asliye Hukuk Mahkemesi 2013/446 Esas sayılı dava dosyasındaki esas dava dilekçesinde açıkça “fazlaya ilişkin tüm hakları saklı kalmak kaydıyla” denildikten sonra alacağın 3.000 TL lik kısmının tahsilinin talep edildiğinin sabit olup mahkeme hükmünün 5. fıkrasında da açıkça “davacıların fazlaya ilişkin taleplerinin bu aşamada saklı tutulmasına” şeklinde karar verilmiş olduğu gözetilerek derdestlik itirazının reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı hukuki niteleme yapmak suretiyle davanın reddine karar verilmesi isabetli olmadığını beyanla kararın kaldırılmasını istemiştir.

Dava, ölümlü trafik kazasından kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir.

HMK’ nın 355. maddesi uyarınca istinaf sebepleriyle ve kamu düzenine ilişkin hususlarla sınırlı olarak yapılan inceleme sonucunda:

Dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerden somut olaya ilişkin olarak davacı tarafça daha önce Bozova Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 2013/446 Esas sayı ile fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak toplam 3.000 TL maddi tazminat davası açıldığı ve davanın halen derdest olduğu, davacı tarafın eldeki davasını saklı tuttuğu hakkına yönelik olarak açtığı, mahkemece davanın dava şartı niteliğinde olan derdestlik nedeniyle usulden reddine karar verildiği görülmüştür.
Hmk.114 md.sinde düzenlenen ve olumsuz dava şartı olan derdestlikten söz edilebilmesi için tarafları, konusu ve dava sebepleri aynı olan iki davanın bulunması gerekir.

Ne var ki, dairemizin incelemesine konu olan bu dava da davacı yanın fazlaya ilişkin hakkı için dava açılıp talepte bulunulduğu gözetildiğinde derdestlikten söz edilemeyeceği açıktır.

Bu durumda mahkemece söz konusu Bozova Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2013/446 E.sayılı dava dosyasında verilecek kararın, görülmekte olan işbu dava dosyasını doğrudan etkileyeceği değerlendirilerek bahsedilen dava sonucunun beklenmesine karar verilmesi gerekirken eksik incelemeye dayalı olarak yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Bu itibarla davacılar vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının HMK’nın 353/1-a,6 maddeleri gereğince kaldırılmasına karar verilmiştir.

KARAR: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

1-Davacılar vekilinin istinaf başvurusunun KABULÜ ile;
Bozova Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 10/10/2017 tarih ve 2016/716 E. ve 2017/460 K sayılı kararının HMK’nın 353/1-a,6 maddeleri gereğince KALDIRILMASINA,
2-Davanın yeniden görülmesi için dosyanın MAHALLİNE İADESİNE,
3-Davacılardan tahsil edilen istinaf karar harcının istek halinde iadesine,
4-İstinaf yargılama giderinin ilk derece mahkemesince yeniden verilecek kararda değerlendirilmesine,
5-Duruşma açılmadığından istinaf vekalet ücreti takdirine yer olmadığına,
Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucu, HMK’nın 353/1-a maddesi gereğince KESİN olarak oybirliğiyle karar verildi. 28/02/2019

Başkan
42666

Üye
33276

Üye
107504

Katip
122041

E.G.

İSTİAP HADDİ ÜZERİNDE YOLCU ALINMASI- TEK TARAFLI TRAFİK KAZASI- YOLA KÖPEK ÇIKMASININ OLAYIN GELİŞMESİNDE ETKİLİ OLDUĞU

Birleşen Şanlıurfa 3. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 2009/496 esas,
2009/421 karar sayılı dosyası.

T.C.
ŞANLIURFA
2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
GEREKÇELİ KARAR
ESAS NO : 2008/613 Esas
KARAR NO : 2010/397

HAKİM : ÖNDER KANYILMAZ 37397
KATİP : HABEŞİ BİLAL KUTLU 81505

DAVACI : AXA OYAK SİGORTA A.Ş –
VEKİLLERİ : Av. …………….. Şehitkamil/ GAZİANTEP
DAVALI : ÖZLEM Ç…………- Yibo Lojmanları Hilvan/ ŞANLIURFA
VEKİLİ : Av. SELİM HARTAVİ –  Merkez/ŞANLIURFA

BİRLEŞEN DAVA DOSYASINDA
DAVACI : AXA OYAK SİGORTA A.Ş –
VEKİLLERİ : Av. …………….. Şehitkamil/ GAZİANTEP
DAVALI : ÖZLEM Ç…………- Yibo Lojmanları Hilvan/ ŞANLIURFA
VEKİLİ : Av. SELİM HARTAVİ – Merkez/ ŞANLIURFA
DAVA : Tazminat
DAVA TARİHİ : 27/06/2008-Birleşen dava dosyasında dava tarihi 11/03/2009
KARAR TARİHİ : 27/07/2010
Mahkememizde görülmekte bulunan Tazminat davasının yapılan açık yargılamasının sonunda,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
DAVA : Davacı vekili 23/06/2008 havale tarihli dilekçesinde özetle; müvekkili sigorta şirketine 12941694 numaralı zorunlu mali sorumluluk poliçesi ile sigortalı bulunan 63 RB 389 plakalı aracın 22/04/2007 tarihinde sürücüsü Şehmus D. tarafından tamamen istiab haddinin aşılarak kullanılması sonucu meydana gelen trafik kazasında Abdullatif D.’ın ölümüne ve Nuri S.’ın ise yaralanmasına sebebiyet verdiğini, meydana gelen kazada davalı sürücünün %100 kusurlu bulunduğunu, ölüm ve yaralanma ile sonuçlanan kaza sonrasında kazaya sebebiyet veren 63 RB 389 plaka sayılı aracın müvekkili şirket tarafından zorunlu mali sorumluluk poliçesi ile sigortalandığı için vefat eden Abdullatif D. yakınlarına müvekkili sigorta şirketi tarafından 19/06/2007 tarihinde 9.676,00 TL yaralanan Nuri S.’a ise 60.000,00 TL olmak üzere toplam 69.676,00 TL tazminat ödendiğini, trafik tespit tutanağından anlaşıldığı üzere aracın istiab haddi 4 kişi olmasına rağmen kaza esnasında araçta 6 kişinin bulunduğunu, kazanın meydana gelmesinde araçta istiab haddinin aşılmasının sebebiyet verdiğini, sigorta genel şartnamesinin 4/e maddesi gereğince rücu haklarının olduğunu, bu nedenle 69.676,00 TL rücuen tazminat alacaklarının ödeme tarihlerinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, duruşmada dava dilekçesini aynen tekrar etmiştir.

Birleşen dava dosyasında davacı vekili dilekçesinde özetle; davalıya ait 63 RB 389 plakalı aracın istiab haddinin aşılması sonucu kullanılması sırasında Abdullatif D.’ın ölümüne ve Müslüm E.’in yaralanmasına neden olduğunu, müvekkili sigorta şirketi tarafından 28.851,00 TL ödendiğini, ödenen bu tazminatın davalıdan alınarak müvekkiline ödenmesini, tazminat alacağının ödeme tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine karar verilmesini talep etmiş, duruşmada dava dilekçesini aynen tekrar etmiştir.

Davalı vekili mahkememize vermiş olduğu cevap dilekçesinde; her iki davanın da reddine karar verilmesini talep etmiştir.

DELİLLER : Trafik tespit tutanağı, özürlüler için Sağlık Kurulu Raporu, Ekspertiz raporu, Hastane tedavi evrakları, Şanlıurfa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2007/129 esas sayılı dosyası ve içindeki Adli Tıp Kurumu raporu, Kusur ve tazminat bilirkişi raporları, İbraname.

Dosya Ankara Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesi’ne gönderilerek meydana gelen trafik kazasında kusur oranın tespiti ve tazminat miktarının hesaplanması için bilirkişilerden rapor alınmış, bilirkişi Alper Şirinoğlu tarafından verilen 08/10/2009 tarihinde verdiği gerekçeli raporda, “…olay sırasında 5 yetişkin yolcunun bulunduğu, aracın istiab haddinin ise 4 kişi ile sınırlı olduğu dikkate alındığında, olay sırasında aracın istiab haddi üzerinde yüklü bulunduğu anlaşılmakla birlikte olay sırasında yola bir köpeğin çıkmış olmasının trafik güvenliğini tehlikeye düşürücü bir durum yarattığı ve olayın oluşumunu başlatıcı yönde etkilediği anlaşılmakla, dava konusu edilen trafik kazasının salt istiab haddi üzerinde yolcu almak gerekçesine bağlı olarak vuku bulmuş olduğu söylenemez” dedikten sonra kusur oranlarını belirtir raporunu verdiği görülmüştür. Buna göre, kazanın “araca salt istiab haddi (taşıma sınırı) üstünde yolcu almasına bağlı olarak meydana gelmediği, yola köpek çıkmasının olayın oluşmasında %25 oranında etkili olduğu bildirilmiştir.”

GEREKÇE : Toplanan ve değerlendirilen delillerden anlaşıldığı üzere; davalı sigorta şirketine 12941609 numaralı zorunlu mali sorumluluk poliçesi ile sigortalı bulunan 63 RB 389 plaka sayılı aracın 24/09/2007 tarihinde Şehmus D.’nun sevk ve idaresindeki aracın geçirmiş olduğu trafik kazası sonucunda araç içerisinde bulunan Abdullatif D.’ın ölümüne, Nuri S. ile Müslüm E.’in yaralanmasına sebebiyet verdiği, davacı sigorta şirketi tarafından vefat eden Abdullatif D.’ın mirasçılarına 19/06/2007 tarihinde 9.676,00 TL, Nuri S.y’a ise 60.000,00 TL, Müslüm E.’in yaralanmasından dolayı 28.851,00 TL tazminatın ödendiği anlaşılmıştır.

Dava, davacı sigorta şirketinin sigortalısına karşı açtığı rücuen tazminat davasıdır.Rücu hakkı zorunlu mali mesuliyet sigortası poliçesinin genel koşulları 4/e maddesine dayandırılmış ve sigortalı davalının aracında istiab haddinin üzerinde 4 yolcu taşıması gerekirken 5 yetişkin yolcunun bulunduğu iddasına dayanmıştır. Davacı sigorta şirketinin iddasını değerlendirilmesi ve kazanın meydana gelmesinde istiab haddinin üzerinde yolcu taşımasının başlı başına etken olup olmadığı hususunda bilirkişiden rapor alınmış, bilirkişi Alper Şirinoğlu’nun vermiş olduğu gerekçeli raporda meydana gelen kazanın aracın salt istiab haddi (Taşıma sınırı) üstünde yolcu alınmasına bağlı olarak meydana gelmediği, kazanın yola köpek çıkmasının olayın oluşmasında etkin olduğu bildirilmiş olmakla; meydana gelen kazanın oluşmasında sigortalı araçtaki istiab haddinin fazla yolcu alınmasında etkili olmadığı, alınan bilirkişi raporuyla anlaşılmış olmakla, sigorta şirketinin dayandığı poliiçe genel koşullarını 4/e maddesindeki rücu koşullarının oluşmadığı anlaşılmakla, her iki davanın reddine karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki hüküm kurulmuştur.

H Ü K Ü M :Yukarıda açıklanan gerekçeye dayanılarak;
Mahkememizin birleşik 2008/613 esas sayılı dosyası yönünden,
1-Davaya konu kazanın salt istiab haddi üzerinde yolcu alınması nedenine dayanmaması sebebiyle davanın REDDİNE,
2- Alınması gereken 17,15 TL harcın peşin alınan 940,70 TL harçtan mahsubu ile fazla yatırılan 923,55 TL harcın davacının isteği halinde davacıya iadesine,
3- Davalı taraf için karar tarihinde yürürlükte bulunan avukatlık asgari ücret tarifesine göre takdir edilen 7.274,08 TL vekalet ücretinin davacıdan tahsili ile davalı tarafa ödenmesine,
4-Yargılama giderinin davacı üzerinde bırakılmasına,
Birleşen 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2009/496 esas, 2009/421 karar sayılı dosyası yönnüden,
1-Davaya konu kazanın salt istiab haddi üzerinde yolcu alınması nedenine dayanmaması sebebiyle davanın REDDİNE,
2- Alınması gereken 17,15 TL harcın peşin alınan 389,50 TL harçtan mahsubu ile fazla yatırılan 372,35 TL harcın davacının isteği halinde davacıya iadesine,
3- Davalı taraf için karar tarihinde yürürlükte bulunan avukatlık asgari ücret tarifesine göre takdir edilen 3.373,61 TL vekalet ücretinin davacıdan tahsili ile davalı tarafa ödenmesine,
4-Yargılama giderinin davacı üzerinde bırakılmasına,
Dair, davacı vekilinin ve davalı vekilinin yüzüne karşı HUMK 432 maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde Yargıtay’da temyiz yolu açık olmak üzere verilen karar açıkça okunup usulen anlatıldı.27/07/2010

Katip 81505

Hakim 37397

İSTİAP HADDİNİN AŞILMASI- RÜCUAN TAZMİNAT ŞARTLARININ OLUŞMADIĞI

T.C.
Y A R G I T A Y
17.HUKUK DAİRESİ

ESAS :2010/8868

KARAR:2011/5360

-Y A R G I T A Y İ L A M I –

MAHKEMESİ : Şanlıurfa 2 Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ : 27.07.2010
NUMARASI : 2008/613, 2010/397
DAVACI : Axa Sigorta A.Ş
DAVALI : Özlem Ç.

BİRLEŞTİRİLEN.DAVA
MAHKEMESİ :Şanlıurfa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ :2009/496-421
DAVACI :Axa Sigorta A.Ş
DAVALI :Özlem Ç.

Taraflar arasındaki rücuan tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

-K A R A R-

Davacı vekili, aslı ve birleştirilen davada müvekkilinin trafik sigortacısı olduğu aracın neden olduğu kaza sonucunda hayatını kaybeden kişi yakınalrında ve yaralanan kişilere tazminat ödediğini, kazanın istiap haddi aşımından meydana geldiğini ileri sürerek, ödenen 69.679,00 TL ve birleştirilen dosyada 28.851,00 TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, iddia, savunma ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, kazanın istiap haddi aşımından meydana gelmediği, rücu koşulları oluşmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun bulunan hükmün ONANMASINA ve aşağıda dökümü yazılı 1,25 TL kalan onama harcının temyiz eden davacıdan alınmasına 26.5.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Başkan Üye Üye Üye Üye
A.Velioğlu A.Ş.Sertkaya L.E.Köksal E.S.Baydar S.Kul

UYGULANMASI GEREKEN BİR KANUN HÜKMÜNÜN, HÜKÜM KESİNLEŞMEDEN ÖNCE ANAYASA MAHKEMESİNCE İPTALİNE KARAR VERİLİRSE, USULİ KAZANILMIŞ HAKKA GÖRE DEĞİL, ANAYASA MAHKEMESİNİN İPTAL KARARINDAN SONRA OLUŞAN YENİ DURUMA GÖRE KARAR VERİLEBİLECEKTİR

T.C
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
ESAS: 2018/9372
KARAR: 2018/13083

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi
DAVACILAR : BORÇLULAR : …, …

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlular tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;

Borçlular vekili icra mahkemesine başvurarak, müvekkilleri hakkında bonoya dayalı olarak … 10. İcra Müdürlüğünün 2011/470 (eski dosya no: 2006/9359) ve 2010/10506 (eski dosya no: 2006/9360) Esas sayılı dosyaları ile başlatılan kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takiplerin kesinleşmesinden sonraki devrede oluşan zamanaşımı nedeniyle icranın geri bırakılmasına karar verilmesini talep etmiş, mahkemece; şikayetin kabulüne karar verildiği kararın alacaklı vekilince temyiz edilmesi üzerine Dairemizce kararın onandığı bu defa onama kararına karşı alacaklı vekilince karar düzeltme yoluna başvurulması üzerine Dairemizce “… 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2007/402 Esas-2009/216 Karar sayılı kararının yapılan incelemesinde; takip dayanağı bonodan kaynaklı borçları olmadığı iddiası ile 05.10.2007 tarihinde borçlu-keşideciler …ve … tarafından alacaklı-lehtar … hakkında menfi tespit davası açıldığı, davada alacaklı … vekilinin, davaya karşı savunmalarını def’i yoluyla bildirerek davanın reddine karar verilmesini istediği, mahkemece, menfi tespit davasının reddine karar verildiği ve kararın 01.04.2010 günü kesinleştiği görülmüştür. Bu durumda, menfi tespit davasının reddine yönelik bu mahkeme kararının, davaya karşı def’ilerini vekil tayin ederek ileri süren alacaklı … yönünden de bağlayıcı olduğu ve kararın kesinleşme tarihi olan 01.04.2010 tarihine kadar zamanaşımının işlemeyeceği tartışmasızdır. Somut olayda menfi tespit davasının reddine ilişkin kararın kesinleşme tarihi olan 01.04.2010 tarihinden itibaren 3 yıl içerisinde, alacaklı vekilince borçlular hakkında 20.05.2011 ve 18.09.2012 tarihinde haciz, 14.5.2013 tarihlerinde avansı da yatırılmak suretiyle satış talepleri yapılmış olmakla, şikayet tarihi olan 11.06.2015 tarihinde henüz zamanaşımının gerçekleşmediği anlaşılmaktadır…” gerekçesiyle onama kararımız kaldırılarak mahkeme kararının bozulmasına karar verildiği, mahkeme tarafından bozma ilamına uyularak davanın reddine hükmedildiği görülmüştür.

Takip dayanağı belge kambiyo senedi niteliğinde bono olduğundan davaya konu olayda takip dayanağı senedin tanzim ve takip tarihi itibarı ile yürürlükte bulunan 6762 sayılı TTK’nun 661, 662. ve 663. maddelerinin uygulanması gerekir. TTK’nun 661. maddesi uyarınca bonolar için 3 yıllık zamanaşımı öngörülmüştür. Diğer yandan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 133. maddesine nazaran daha özel nitelikte bulunan TTK’nun 662. maddesinde “müruruzaman; dava açılması, takip talebinde bulunulması, davanın ihbar edilmesi veya alacağın iflas masasına bildirilmesi sebepleriyle kesilir” hükmüne yer verilmiştir.

TTK’nun 662. maddesinde dava açılması ile kastedilen, kambiyo senetleri hukukuna ilişkin bir talep dolayısıyla yetkili mahkeme nezdinde, usulüne uygun bir davanın açılmış bulunmasıdır. Örneğin senet borçlusunun açtığı senet iptal davası zamanaşımını kesmez. (TTK 669 vd. md.) Keza ihtiyati haciz, ihtiyati tedbir, önceki davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması vs. davaları da zamanaşımını kesici nitelikte değildir. Zira açılmış bulunan davanın, HUMK’nun 237. maddesindeki kesin hükme konu teşkil edecek biçimde nizalı kazaya konu edilmesi gerekir (12. H.D. 07/04/1983-1439 K.-2701 E.).

Anılan maddede mücerret dava açılmasından söz edilmekte olup, bu davanın kimin tarafından açılacağı hususunda bir açıklık bulunmamaktadır. Ancak borçlu tarafından açılacak davada, alacaklı durumundaki davalının, itirazını def’i yolu ile ileri sürmesi halinde borçlu tarafından alacaklı aleyhine açılan menfi tespit davasının da bu nedenle zamanaşımını kesmesi gerekir. Nitekim, Yargıtay HGK’nun 20.1.1996 tarih 1996/12–654 esas 1996/805 sayılı kararı ile de aynı ilke kabul edilmiştir.

Bununla birlikte ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihten bir yıllık sürede haciz talebinde bulunulması halinde icra dosyasının işlemden kaldırılması söz konusu olamayacağından alacaklı tarafça dosyanın yenilenmesi talebinin, belirtilen süre içerisinde hakkında haciz talebinde bulunulan borçlu yönünden icra takip işlemi olarak sayılmayacağının kabulü gerekir.

Somut olayda, … 10. İcra Müdürlüğünün 2010/10506 (yenileme öncesi 2006/9360) Esas sayılı dosyasının incelemesinde; bozma kararımızda yer verilen menfi tespit davasının belirtilen dosyaya dayanak bono yönünden açılmadığı, işbu takip dosyasında ödeme emrinin her iki borçluya 09/10/2006 tarihinde tebliğ edildiği, borçlulardan … yönünden ödeme emrinin tebliğinden itibaren dosyanın yenilendiği 16/09/2010 tarihine kadar herhangi bir icra takip işlemi yapılmadığı (yine yenileme işleminden sonra şikayet tarihine kadar herhangi bir icra takip işlemi yapılmadığı) diğer borçlu … yönünden ise ödeme emrinin tebliğinden sonra 14/02/2007 tarihinde adına kayıtlı gayrimenkullerin haczi için talepte bulunulduğu, ödeme emrinin tebliğ edildiği 09/10/2016 tarihinden itibaren bir yıllık sürede haciz talebinde bulunulduğu görüldüğünden bahsi geçen borçlu yönünden icra dosyasının işlemden kaldırılması söz konusu olamayacağı bu nedenle alacaklı tarafın 16/09/2010 tarihli dosyanın yenilenmesi talebinin icra takip işlemi olarak sayılmayacağı, icra takip dosyasında 14/02/2007 tarihinden tekrar haciz talep tarihi olan 04/04/2011 tarihine kadar … yönünden de icra takip işlemi yapılmadığı dolayısıyla … 10. İcra Müdürlüğünün 2010/10506 (yenileme öncesi 2006/9360) Esas sayılı dosyasında her iki borçlu yönünden 3 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan, bir davada mahkemenin veya tarafların yapmış oldukları bir usul işlemi nedeniyle taraflardan biri lehine, dolayısıyla diğeri aleyhine doğan ve gözetilmesi zorunlu olan hakka, usuli kazanılmış hak denilmektedir.

Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir İçtihadı Birleştirme Kararı (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş olmakla oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. Benzer şekilde, uygulanması gereken bir kanun hükmünün, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK’nun 21.01.2004 gün ve 2004/10-44 E., 19 K.; 03.02.2010 gün ve 2010/4-40 E., 2010/54 K. sayılı kararları).

Bu sayılanların dışında, ayrıca görev, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü – C. V, 6, b … 2001, s. 4738 vd).

Öte yandan, maddi hata (hukuki yanılma), maddi veya hukuki bir olayın olup olmadığında veya koşul veya niteliklerinde yanılmayı ifade eder ( Ejder Yılmaz, Hukuk Sözlüğü, Doruk Yayınları, 1. Baskı, 1976, s. 208).

Burada belirtilen maddi hata kavramından amaç; hukuksal değerlendirme ve denetim dışında, tamamen maddi olgulara yönelik, ilk bakışta hata olduğu açık ve belirgin olup, her nasılsa inceleme sırasında gözden kaçmış ve bu tür bir yanlışlığın sürdürülmesinin kamu düzeni ve vicdanı yönünden savunulmasının mümkün bulunmadığı, yargılamanın sonucunu büyük ölçüde etkileyen ve çoğu kez tersine çeviren ve düzeltilmesinin zorunlu olduğu açık hatalardır.

“Maddi hataya dayanan bozma kararına uyulması da usulü müktesep hak teşkil etmez” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 15.03.1972 gün ve E:1968/1-277, K:176; 01.03.1995 gün ve E:1995/7-641, K:117; 23.01.2002 gün ve E:2001/1-1010, K:2002/1; 12.07.2006 gün ve E:2006/4-519, K:527; 04.11.2009 gün ve E:2009/13-370, K:2009/480 sayılı kararları, Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, … 2001, Cilt 5, sayfa 4771 vd.).

Yukarıda yer verilen genel ilkeler neticesinde; gerekçesi ile birlikte bir bütün olarak değerlendirildiğinde Dairemizin 24/04/2017 tarih ve 2017/2292 E. – 2017/ 6232 K. sayılı bozma ilamı, maddi hataya dayalı olup, mahkemece bozmaya uyulması, alacaklı lehine usuli kazanılmış hak oluşturmaz.

O halde mahkemece; borçluların … 10. İcra Müdürlüğünün 2010/10506 (eski 2006/9360) Esas sayılı takip dosyası yönünden istemin kabulü ile İİK.’nun 71. ve 33-a maddeleri uyarınca icranın geri bırakılmasına karar verilmesi gerekirken bu takibi de kapsayacak şekilde davanın tümden (her iki takip yönünden) reddine karar verilmesi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçluların temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nin 366. ve HUMK’nin 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 10/12/2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.

TANZİM YERİ GÖSTERİLMEYEN BİR BONONUN, TANZİM EDENİN AD VE SOYADI YANINDA YAZILI OLAN ADRESTE TANZİM EDİLMİŞ SAYILACAĞI

T.C
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
ESAS:2018/1544
KARAR:2018/13865

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklı tarafından bonoya dayalı olarak kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla başlatılan icra takibinde, borçlunun icra mahkemesine başvurusunda; icra dosyasının işlemsiz bırakıldığı iddiasıyla zamanaaşımı itirazında bulunarak icranın geri bırakılmasını talep ettiği, mahkemece; istemin reddine karar verildiği görülmektedir.

İİK’nun 170/a-2. maddesi gereğince icra mahkemesi, müddetinde yapılan şikayet ve itiraz dolayısıyla, usulü dairesinde kendisine intikal eden işlerde takibin müstenidi olan kambiyo senedinin bu vasfı haiz olmadığı veya alacaklının kambiyo hukuku mucibince takip hakkına sahip bulunmadığı hususlarını resen nazara alarak bu fasla göre yapılan takibi iptal edebilir. Bir diğer anlatımla, borçlunun İİK’nun 168. maddesinde yazılı yasal 5 günlük sürede borca ya da imzaya itiraz etmesi veya zamanaşımı itirazında bulunması durumunda, takip konusu belgenin kambiyo senedi vasfını haiz olmadığının veya alacaklının kambiyo senetlerine özgü yol ile takip hakkının bulunmadığının tespit edilmesi halinde, diğer itiraz nedenleri incelenmeksizin İİK’nun 170/a-2. maddesi uyarınca re’sen takibin iptaline karar verilmesi gerekir.

Takibe konu senedin düzenlenme tarihine göre uygulanması gereken 6762 sayılı T.T.K.’nun 688/6. maddesi gereğince, senette tanzim yerinin yazılı olması gereklidir. Aynı Kanunun 689/son maddesine göre ise, tanzim edildiği yer gösterilmeyen bir bononun, tanzim edenin ad ve soyadı yanında yazılı olan yerde tanzim edilmiş sayılacağı hükme bağlanmıştır.

Somut olayda, takip dayanağı bonoda tanzim yeri gösterilmediği gibi, tanzim edenin adı ve soyadı yanındaki adreste de idari birim yazılı değildir. Bu durumda, tanzim yeri içermeyen dayanak belge, 6762 sayılı T.T.K.’nun 688/6. maddesi gereğince, kambiyo senedi vasfında bulunmamaktadır. Borçlu, icra mahkemesine başvurusunda senette tanzim yeri bulunmadığını ileri sürmemiş ise de, Hukuk Genel Kurulu’nun 02.10.1996 gün ve 1996/12-5 sayılı kararı ile de benimsendiği üzere, İİK’nun 170/a-2. maddesi gereğince, müddetinde yapılan şikayet ve itiraz dolayısıyla bu hususun icra mahkemesince res’en nazara alınması gerekmektedir.

O halde mahkemece İİK’nun 170/a-2. maddesi uyarınca takibin iptaline karar verilmesi gerekirken, bu eksiklik gözardı edilerek istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlunun temyiz isteminin kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nin 366. ve HUMK’nin 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, bozma nedenine göre borçlunun temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 19/12/2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.

SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME HÜKÜMLERİ UYARINCA AVAL VERENLER HAKKINDA ZAMANAŞIMINA UĞRAMIŞ BONO NEDENİYLE ALACAK İSTEMİNDE BULUNULAMAZ

T.C
YARGITAY
19. Hukuk Dairesi
ESAS: 2018/2973
KARAR:2018/6785

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

– K A R A R –

Davacı vekili, davalıların davacıdan aldıkları borç para karşılığında davacıya 45.000.- TL tutarında senet verdiklerini, borcun ödenmemesi üzerine … İcra Müdürlüğü’nün 2015/54 E. sayılı dosyası ile başlatılan takibe davalıların itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve icra inkar tazminatına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekili, davalıların davacıya herhangi bir borcu bulunmadığını, davaya konu senedin düzenleme tarihinin 05/11/2008, ödeme tarihinin ise 20/04/2009 olduğunu, bononun zamanaşımına uğrayıp kambiyo vasfını yitirdiğini belirterek, davanın reddi ile davacı aleyhine kötüniyet tazminatına hükmedilmesini istemiştir.

Mahkemece, yapılan yargılama ve toplanan delillere göre, davalının zamanaşımı definde bulunduğu, davaya dayanak yapılan senedin vade tarihinden itibaren 3 yıl geçtiğinden zamanaşımına uğradığı, hamilin sebepsiz zenginleşme hükümleri kapsamında 1 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde düzenleyenden talepte bulunabileceği, talep tarihi itibari ile sebepsiz zenginleşmeye ilişkin 1 yıllık zamanaşımı süresi de dolduğundan davanın zamanaşımı nedeni ile reddine, davacının icra inkar tazminatı talebinin reddine, davalının kötüniyet tazminatı talebinin dava zamanaşımı nedeni ile reddedildiğinden, şartlar oluşmadığından reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava zamanaşımına uğramış bonodan kaynaklanan alacağın tahsiline yönelik icra takibine itirazın iptali istemine ilişkindir. Davaya konu bononun incelenmesinde keşidecinin dava dışı …. Ltd. Şti. lehtarın davacı, davalılar … ve …’in ise aval veren oldukları anlaşılmıştır.Davacı ile dava dışı keşideci arasında temel ilişki olup sebepsiz zenginleşme hükümlerinin somut olayda uygulama yeri yoktur. Sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca aval verenler hakkında zamanaşımına uğramış bono nedeniyle alacak isteminde bulunulamaz. Yine aval verenlere karşı temel ilişkiye dayanılarak başvurulması mümkün değildir. Mahkemece bu gerekçe ile davanın reddi gerekirken yanılgılı gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına,peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 20/12/2018 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

Yerel mahkemenin davayı ret gerekçesi doğru olmayıp, doğru değerlendirme Dairemizin bozma kararında gösterilmiştir.
Ancak yerel mahkeme kararı sonucu itibariyle doğru olduğundan gerekçesi düzeltilerek onanması gerekirken bozma yapılmasını doğru bulmadığımdan saygıdeğer çoğunluğun kararına bu yönden muhalifim. 20.12.2018

SÖZLEŞMEDEKİ İMZANIN DAVACIYA AİT OLMADIĞI- BANKAYA YATACAK OLAN KAMULAŞTIRMA BEDELİNE BLOKE KONULMAMASI AMACIYLA SÖZ KONUSU ÖDEMEDE BULUNDUĞU- BORÇ OLMAYAN ŞEYİN ÖDENMESİ HÂLİNDE, SEBEPSİZ ZENGİNLEŞMEYE DAYANILARAK TALEPTE BULUNMA ŞARTLARI

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS: 2017/1308
KARAR: 2018/1932
TARİH: 13.12.2018
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Borçka Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 09.10.2014 tarihli ve 2014/115 E., 2014/389 K. sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 09.12.2015 tarihli ve 2015/6665 E., 2015/16600 K. sayılı kararı ile,
“…Davacı, Ziraat Bankası Borçka şubesi tarafından kendisine 11.10.1999 tarih ve 99-222 numaralı kredi sözleşmesi nedeniyle borçlu olduğunun söylendiğini, ancak kendisinin böyle bir sözleşmeye imza atmadığını ve bu nedenle davalıya borcu olmadığını, arıcılık kredisini kullanmak zorunda olduğundan bankanın belirtilen borcunu kapatması gerektiğinin belirtilmesi nedeniyle söylenen miktarın 5.559,08 TL sini ödediğini, istenen paranın geri kalanının ödenmesi için kendisine 12.09.2013 tarihine kadar süre verildiğini, bu defa da davalı bankaya yatacak olan kamulaştırma bedeli üzerine bloke konulmaması için 13.09.2014 tarihinde belirtilen borcun kalan 5.564 TL sini ödemek zorunda kaldığını, davalı bankaya belirtilen sözleşme nedeniyle borcunun olmadığını ileri sürerek ödemiş olduğu toplam 11.123,03 TL nin ödeme tarihlerinden itibaren yasal faizi ile birlikte tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, davalı tarafından davacının borcunun sebebi olarak gösterilen kredi sözleşmesinde davacıya atfen atılmış bulunan imzanın davacının eli ürünü olmadığı, sözleşme dışında davacıdan alacaklı olduğunu gösteren herhangi bir belge de ibraz edilmediği gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir.
1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında olan ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
2-Davacı herhangi bir ihtar ve icra takibine maruz kalmaksızın ödeme yaptığına göre TBK’nun 78/1 maddesi hükmünün olayda uygulama yerinin bulunup bulunmadığının tartışılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir,…”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava alacak istemine ilişkindir.
Davacı vekili, müvekkilinin davalı bankadan kredi kullanmak istediği sırada kendisine 11.10.1999 tarihli ve 222 numaralı kredi sözleşmesi nedeniyle borçlu olduğunun söylendiğini, söz konusu sözleşmeye imza atmadığını ancak kredi kullanmak amacıyla borçlu olduğu belirtilen miktarın 5.559,08TL’sini ödediğini sonrasında davalı bankaya yatacak olan kamulaştırma bedeli üzerine bloke konulmaması için 5.564,00TL daha ödemek zorunda kaldığını, davalı bankaya borcunun olmadığını ileri sürerek ödenen 11.123,03TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece; Adli Tıp Kurumu Başkanlığınca düzenlenen raporda, davalı banka tarafından borcun sebebi olarak gösterilen 11.10.1999 tarihli kredi sözleşmesinde davacıya atfen atılmış bulunan imzanın davacının eli ürünü olmadığının anlaşıldığı, davalının sözleşme dışında davacıdan alacaklı olduğunu gösteren herhangi bir belge ibraz edilmediği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel Mahkemece, davacının kendisini borçlu sanarak ödeme yapmadığı, söz konusu borcu kullanmak istediği krediyi alabilmek için hukuki baskı altında ödediği ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) 78/1. maddesinin uyuşmazlığın çözümünde uygulama yerinin bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 78/1. maddesinin uygulama yerinin bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce, Özel Dairece 6098 sayılı TBK’nın 78/1 maddesinin somut olayda uygulama yerinin bulunup bulunmadığı tartışılarak karar verilmesi gerektiğinden bahisle kararın bozulması üzerine yerel mahkemece önceki gerekçeler yanında 6098 sayılı TBK’nın 78/1. maddesi değerlendirilerek anılan Yasa maddesinin somut olayda uygulama yerinin olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiş olması karşısında; direnme adı altında verilen kararın, bozma kararında işaret edilen hususun bozmada belirtildiği şekilde değerlendirilmesi suretiyle verilen yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca mı, yoksa Özel Dairece mi yapılması gerektiği hususu ön sorun olarak görüşülüp tartışılmış ve belirtilen bu hususun yeni hüküm teşkil etmeyeceği, dolayısıyla ortada yeni bir hükmün ve bu itibarla ön sorunun da bulunmadığı oy birliği ile kabul edilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
6098 sayılı TBK’nın 77 – 82. maddeleri arasında borcun kaynağının bir türü olan sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkileri düzenlenmiştir. TBK’nın 77. maddesinde haklı bir neden olmaksızın bir başkasının mal varlığından veya emeğinden zenginleşenin, bu zenginleşmeyi geri vermekle yükümlü olduğu, bu yükümlülüğün, özellikle zenginleşmenin geçerli olmayan veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanması durumunda doğacağı belirtilmiştir.
6098 sayılı TBK’nın “Borçlanılmamış edimin ifası” başlıklı 78/1. maddesi “Borçlanmadığı edimi kendi isteğiyle yerine getiren kimse, bunu ancak, kendisini borçlu sanarak yerine getirdiğini ispat ederse geri isteyebilir…” şeklinde düzenlenmiştir.
Bu düzenlemeye göre borç olmayan şeyin ödenmesi hâlinde, sebepsiz zenginleşmeye dayanılarak talepte bulunabilmesi için borcun ifası amacıyla ödeme yapılması, gerçekte ödenmesi gereken bir borcun bulunmaması, ödemeyi yapan kimsenin yanılmak suretiyle kendisini borçlu sanarak ödemede bulunması gerekir. Somut olaya gelince, davacının borçlu olduğu iddia edilen kredi sözleşmesinde yer alan imzanın onun eli ürünü olup olmadığı yönünde Adli Tıp Kurumu Başkanlığından alınan 29.08.2014 tarihli raporda sözleşmedeki imzanın davacıya ait olmadığı belirlenmiştir. Bu durumda yanlar arasında davacının davalı bankaya borçlu olduğuna ilişkin bir sözleşme bulunmamaktadır.
Bu durumda davacının kullanmak istediği kredi bedelinden tahsilat yapılmaması ve davalı bankaya yatacak olan kamulaştırma bedeline bloke konulmaması amacıyla söz konusu ödemede bulunduğu, kendisini borçlu sanarak ödeme yapmadığının kabulünün gerekmesi karşısında, somut olayda 6098 sayılı TBK’nın 78/1. maddesinin uygulanma yeri bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle yerel mahkeme kararı usul ve yasaya uygun olup direnme kararının onanması gerekir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA, aşağıda dökümü yazılı (569,86TL) harcın temyiz eden davalıdan alınmasına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 440-III/1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 13.12.2018 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT- DAVANIN KISMEN REDDİ DURUMUNDA, DAVALI YARARINA HÜKMEDİLEN VEKALET ÜCRETİNİN, DAVACI LEHİNE BELİRLENEN ÜCRETİ GEÇEMEZ

T.C
YARGITAY
21. Hukuk Dairesi
ESAS:2017/6674
KARAR:2018/9722

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :İş Mahkemesi

Davacılar murisinin iş kazası sonucu ölümünden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.

Hükmün, davacılar ile davalılardan …, … ve …….. Ltd. Şti. vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar verildi.

K A R A R

Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere, temyiz kapsamına ve sebeplerine göre, temyiz talebinde bulunan davalı …….. Şti, … ve … vekillerinin tüm, davacılar vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir.

Dava,…….. iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir.

Mahkemece, davacı anne için maddi tazminat talebinin reddine, 12.500,00TL manevi tazminat talebinin kabulüne; davacı …….. için de aynı şekilde maddi tazminat talebinin reddine 12.500,00TL manevi tazminatın kabulüne ve bu tazminatların sigorta şirketi dışındaki tüm davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiştir.

Dosya kapsamına göre, 24/01/2011 tarihli olayın …….. Başkanlığı tarafından iş kazası olarak kabul edildiği; alınan kusur raporuna göre davalı şoför …’ın %100 kusurlu bulunduğu anlaşılmaktadır.

Bu kapsamda;

1-Borçlar Kanunu’nun 47. maddesi hükmüne göre hakimin, özel halleri göz önünde tutarak takdir edeceği tazminat tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek, tazminata benzer fonksiyonu olan …….. bir nitelik taşır. Bir …….. olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 22.06.1966 günlü ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hakim, bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir.

Hakimin, bu takdir hakkını kullanırken, ülkenin ekonomik koşulları, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu, olayın ağırlığı, olay tarihi gibi özellikleri göz önünde tutması, bunun yanında olayın işverenin işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini yeterince almamasından kaynaklandığı da gözetilerek gelişen hukuktaki yaklaşıma da uygun olarak tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda manevi tazminatı takdir etmesi gerekir. ( HGK 23/06/2004, 13/291-370 )

Bu ilkeler gözetildiğinde, davacılar yararına hükmedilen manevi tazminat miktarlarının az olduğu ortadadır.

2-Mahkemece taleple bağlı olarak karar verilmesi gerektiği 6100 sayılı HMK’nın 26. (mülga 1086 s. HUMK m. 74) maddesinin emredici kuralıdır.

Öte yandan, karar tarihinde yürürlükte bulunan 2015 yılı ……..’nin 10. maddesinde, manevi tazminat davalarında avukatlık ücretinin, hüküm altına alınan miktar üzerinden nispi olarak hesaplanacağı, davanın kısmen reddi durumunda, karşı taraf vekili yararına nispi vekalet ücretinin, davacı vekili lehine belirlenen ücreti geçemeyeceği, manevi tazminat davasının, maddi tazminat veya parayla değerlendirilmesi mümkün diğer taleplerle birlikte açılması durumunda ise; manevi tazminat açısından vekalet ücretinin ayrı bir kalem olarak hükmedilmesi gerektiği düzenlenmiştir.

Somut olayda, manevi tazminat talebi yönünden aleyhine husumet yöneltilmeyen davalı … şirketi lehine vekalet ücreti verilmesi hatalı olmuştur.

3-Mahkeme kararında, manevi tazminatın kısmen reddi ile birlikte, davacılar lehine verilen vekalet ücretinden daha fazlası için davalı … ve Tel-Net Ltd. Şti. lehine vekalet ücretine hükmedilmiştir.

Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 10/2 maddesine göre, davanın kısmen reddi durumunda, davalı yararına hükmedilen vekalet ücretinin, davacı lehine belirlenen ücreti geçemez.

Bu yönüyle karar, usule ve yasaya aykırıdır.

Mahkemece yukarıda açıklanan maddi ve hukuksal olgular dikkate alınmadan, yazılı şekilde hüküm kurulması usule ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davacılar vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmelidir ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA,temyiz harcının istek halinde temyiz eden davacılara iadesine, aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz eden davalılara yükletilmesine 25/12/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

KISA KARARDAN DÖNME OLANAĞI BULUNMADIĞI KARARIN ASLİ UNSURLARINDAN OLAN GEREKÇELİ KARARIN KISA KARAR DOĞRULTUSUNDA VE YASAL GEREKÇELERİYLE BİRLİKTE YAZILMASININ ZORUNLU OLDUĞU

T.C
YARGITAY
21. Hukuk Dairesi
ESAS:2017/6496
KARAR:2018/9673 K.

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :İş Mahkemesi

Asıl ve birleşen dava bakımından davacı iş kazası sonucu maluliyetinden doğan maddi ve manevi ……ın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, asıl ve birleşen davanın kısmen kabulüne karar vermiştir.

Hükmün, davalılardan ……… Tic A.Ş. ile … ve…… Tic. San. Ltd. Şti. vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar verildi.

K A R A R

Dava, davacı sigortalının iş kazası nedeniyle maluliyetine dayalı maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, asıl ve birleşen davalar birlikte değerlendirilmek suretiyle maddi …… isteminin tam, manevi …… isteminin ise kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Bilindiği üzere tarafların tüm delilleri toplanıp, tetkik edildikten, son sözleri dinlenip duruşmanın bittiği bildirildikten sonra Hakimin, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 298.maddesi uyarınca kararlarını gerekçesi ile birlikte (tam olarak) yazması ve hüküm sonucunu HMK’nın 297/2. maddesinde öngörülen biçimde tefhim etmesi asıldır. Mahkemece yargılama sonunda verilen bu kısa karar, bir davayı sona erdiren temyizi mümkün olan (nihai) son kararlardandır. Bu kararla mahkeme davadan elini çeker ve davayı sona erdirmiş olur.
Bu aşamadan sonra yapılması zorunlu iş, 298/2.maddesi kapsamında gerekçeli kararın kısa karar doğrultusunda ve yasal gerekçeleriyle birlikte yazılmasından ibarettir. Artık bu karardan dönme (rücu) olanaklı olmadığı gibi, kararın asli unsurlarından olan gerekçenin de hüküm fıkrasına uygun biçimde yer alması gerekir (Yargıtay …… Büyük Genel Kurulunun 1991/7 E. ve 1992/4 K. sayılı ve 10.4.1992 günlü kararı).

Esasen ilamın tefhim edilen karara uygun yazılması ve gerekçe taşıması kamu düzeni ile doğrudan ilgili temel kurallardan olup, bu kurala kanun koyucu HMK’nın 294 ve 298. maddeleriyle varlık kazandırmıştır.

Gerçekten de anılan maddeler kamu düzeni amacıyla konulmuş, emredici hükümlerdendir. Bu maddeler uyarınca kararların alenen tefhim edilmesi gerekir. Yine Anayasamızın “Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması” başlıklı 141. maddesinin 3. fıkrasında; “Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.” hükmüne yer verilmiştir.

Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı HMK’nın 297. maddesinde belirtilmiştir. Buna göre, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların mümkünse sıra numarası altında birer birer açık şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.

Ne var ki, uygulamada HMK’nın 294. maddesinin getirdiği imkândan faydalanarak bazı zorunlu nedenlerle sadece hükmün sonucu tutanağı geçirilip tefhim edilmekte, gerekçeli karar daha sonra yazılmaktadır.

İşte bu gibi hallerde, tarafların hak ve yükümlülüklerini açıkça gösteren tefhim ile aleniyet ve hukuki varlık kazanan kısa karara daha sonra yazılan gerekçeli kararın uygun olması zorunludur. Esasen kısa kararı yazıp, tefhim etmekle davadan elini çekmiş olan hâkimin artık bu kararını değiştirmesine yasal olanak yoktur. Öte yandan, kısa kararla gerekçeli kararın çelişkili olması, yargılamanın aleniyeti, kararların alenen tefhim edilmesine ilişkin Anayasanın 141. maddesi ile HMK’nun yukarıda değinilen buyurucu nitelikteki maddelerine de aykırı bir durum oluşturur. Ayrıca anılan husus kamu düzeni ile ilgili olup, gözetilmesi yasa ile hâkime yükletilmiş bir ödevdir. Aksine düşünce ve uygulama yargı, yargıç ve kararlarının her türlü düşünceden uzak, saygın ve güvenilir olması ilkesi ile de bağdaşmaz.
HMK’nun 445/1-2.maddelerinde “………(……), adalet hizmetlerinin …… ortamda yürütülmesi amacıyla oluşturulan bilişim sistemidir. Dava ve diğer yargılama işlemlerinin …… ortamda gerçekleştirildiği hâllerde …… kullanılarak veriler kaydedilir ve saklanır. …… ortamda, güvenli …… imza kullanılarak dava açılabilir, harç ve avans ödenebilir, dava dosyaları incelenebilir. Bu Kanun kapsamında fizikî olarak hazırlanması öngörülen tutanak ve belgeler güvenli …… imzayla …… ortamda hazırlanabilir ve gönderilebilir. Güvenli …… imza ile oluşturulan tutanak ve belgeler ayrıca fizikî olarak gönderilmez, belge örneği aranmaz.” düzenlemesi yer almaktadır.

Aynı Doğrultuda 06/08/2015 tarihli …… Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “……………… ve …… Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Yönetmeliğin” 214. maddesinde “…… ortamda hazırlanan hüküm, hükme katılan başkan ve hâkimler ile …… tarafından güvenli …… imza ile imzalanarak …… veri tabanında saklanır. Ayrıca hükmün çıktısı hükme katılan başkan ve hâkimler ile …… tarafından imzalanıp mahkeme mührüyle……lenerek karar kartonunda muhafaza edilir.” hükmünü içermektedir.

Bu açıklamalar ışığında, …… sisteminde yapılan incelemede aynı dosya ile ilgili 29/01/2016 ve 16/02/2016 tarihlerinde güvenli …… imza ile imzalanmış olan birbirinden farklı iki adet gerekçeli karar bulunduğu, taraflara tebliğ edilen gerekçeli karar hususunda çelişki oluştuğu ve bu yönüyle sonradan imzalanan gerekçeli kararın belge bozucu mahiyette olduğu kanaatine erişilmesi nedeniyle mahkemece yapılan uygulamanın usul ve yasaya aykırı olduğu anlaşılmaktadır.

Yapılacak iş ,çelişkiyi ortadan kaldıracak şekilde tarafların hak ve yükümlülüklerini açık bir şekilde belirtir mahiyette bir karar vermekten ibarettir.

Mahkemece, yukarda belirtilen maddi ve hukuksal olgular gözetilmeden yazılı şekilde birden fazla farklı gerekçeli karar oluşturulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, bu aşamada davalılardan……… San ve Tic. AŞ, … ile ……… Tic Ve San Ltd Şti vekillerinin temyiz itirazları incelenmeksizin hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının sair yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde temyiz eden taraflara ayrı ayrı iadesine 25/12/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İŞ KAZASI MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT- TEMYİZ KESİNLİK SINIRI

T.C
YARGITAY
21. Hukuk Dairesi
ESAS:2017/6572
KARAR:2018/9689

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : …… …… Mahkemesi 24. Hukuk Dairesi

Davacı, iş kazası sonucu maluliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmesi üzerine davalılar vekillerince istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
…… Mahkemesince, davalılar vekillerinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
…… Mahkemesi kararının davalılardan … vekilince temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar verildi.

K A R A R

1- Manevi tazminatlara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Miktar veya değeri temyiz kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 362/1-(a) maddesi uyarınca temyiz edilemez. Kesinlik sınırı kamu düzeni ile ilgilidir.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 362/2. maddesinde; ”Birinci fıkranın (a) bendindeki kararlarda alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda, …… Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. Alacağın tamamının dava edilmiş olması hâlinde, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü …… Türk Lirasını geçmeyen tarafın temyiz hakkı yoktur. Ancak, karşı taraf temyiz yoluna başvurduğu takdirde, diğer taraf da düzenleyeceği cevap dilekçesiyle kararı temyiz edebilir.” denilmektedir.
…… Mahkemesince verilen kararlar için kesinlik sınırı, karar tarihi 20.07.2016-01.12.2016 tarihleri arasındaki ilamlar için 25000 TL, 02.12.2016-31.12.2016 tarihleri arasında 40000 TL, 01.01.2017-31.12.2017 tarihleri arasında 41530 TL ve 01.01.2018 tarihinden sonra verilen kararlar için 47530 TL’ dir.
Dava ve ıslah dilekçesi değerlendirildiğinde; Mahkemece 55483,73 TL maddi tazminat ile 7500 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 08.02.2008 tarihinden itibaren yasal faizi ile davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsil edilerek davacıya verilmesine, fazlaya dair istemin ise reddine hükmedildiği, davalılar vekillerinin istinaf başvurusu üzerine …… …… Mahkemesi 24. Hukuk Dairesince verilen 19.10.2017 tarihli karar ile davalılar vekillerinin istinaf kanun yoluna başvurularının esastan reddine karar verildiği, bu kararın davalı … vekilince temyize getirildiği dikkate alındığında, hükmedilen manevi tazminat miktarının karar tarihi itibariyle 41530 TL’lik temyiz sınırının altında kaldığı açıktır.
O halde …… Mahkemesi kararının temyiz kabiliyeti olmayıp, davalı vekilinin temyiz itirazlarının 6100 sayılı HMK’nın 362/1-a ve 2, 366 ve 352. maddeleri uyarınca REDDİNE,
2- Maddi tazminata yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Dosyadaki temyiz kapsam ve nedenleri ile yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayanağı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesi üzerine …… Mahkemesi kararında bir isabetsizlik bulunmadığından, davalı vekilinin yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, dosyanın ilk derece Mahkemesine gönderilmesine, aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz eden davalılardan …’na yükletilmesine 25.12.2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.

Exit mobile version