SANIĞIN KENDİSİNE ZORUNLU MÜDAFİİ ATANDIĞINDAN HABERİNİN OLMAMASI – HIRSIZLIK-MÜDAFİİNİN YASAL SÜRESİNDEN SONRA TEMYİZE BAŞVURDUĞU – SANIĞA HÜKMÜN TEBLİĞ EDİLECEĞİ- TEMYİZ DİLEKÇESİ VERİLMESİ HALİNDE İSE TEMYİZ İSTEMİNİN KABULÜNÜN GEREKECEĞİ

T.C.
YARGITAY
CEZA GENEL KURULU
E. 2009/6-16
K. 2009/90
T. 7.4.2009

ZORUNLU MÜDAFİİ ( Müdafiinin Yasal Süresinden Sonra Temyize Başvurduğu/Sanığın Kendisine Müdafii Atandığından Haberi Olmadan Öğrenme Üzerine Temyiz Talebinde Bulunduğu – Talebin Kabul Edilerek Dosyanın İnceleneceği )
HIRSIZLIK ( Müdafiinin Yasal Süresinden Sonra Temyize Başvurduğu/Sanığın Kendisine Müdafii Atandığından Haberi Olmadan Öğrenme Üzerine Temyiz Talebinde Bulunduğu – Sanığa Hükmün Tebliğ Edileceği/Temyiz Davasının Açılabileceği )

SANIĞIN KENDİSİNE MÜDAFİİ ATANDIĞINDAN HABERİNİN OLMAMASI ( Hırsızlık/Müdafiinin Yasal Süresinden Sonra Temyize Başvurduğu – Sanığa Hükmün Tebliğ Edileceği/Temyiz Dilekçesi Verilmesi Halinde İse Buna Dayalı Olarak Temyiz Davasının Açılacağı )

MÜDAFİİNİN SÜRESİNDEN SONRA TEMYİZ İSTEMİNDE BULUNMASI ( Hırsızlık/Sanığın Kendisine Müdafii Atandığından Haberi Olmadan Öğrenme Üzerine Temyiz Talebinde Bulunduğu – Talebin Kabul Edilerek Dosyanın İnceleneceği )

ADİL YARGILANMA HAKKI ( Sanığın Kendisine Müdafii Atandığından Haberi Olmadan Öğrenme Üzerine Süresinden Sonra Temyiz Talebinde Bulunduğu – Talebin Kabul Edilerek Dosyanın İnceleneceği )
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi/m.6

5271/m.150

ÖZET: Hırsızlık suçundan sanık hakkında, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, kendisinden habersiz atanan zorunlu müdafiin tefhimde hazır bulunmakla birlikte süresinden sonra vaki temyiz isteminin Özel Dairece reddedilmiş olması karşısında; sanığın, öğrenme üzerine yaptığı temyiz yolu başvurusunun geçerli sayılıp sayılamayacağına ilişkindir. Bu sorun Tebligat Hukuku ile değil, münhasıran vazgeçilemez ve gözardı edilemez nitelikteki savunma hakkı ve daha geniş anlamda da adil yargılanma hakkı ile ilgili olduğundan, çözümün tebligata ilişkin hükümler yerine, savunma hakkına ilişkin düzenlemelerde aranması gerekir.

Bu nedenlerle, kendisine zorunlu müdafii atandığından haberdar edilmeyen sanığın bu müdafie yapılmış bulunan tefhim ve tebliğ kendisine bağlanan hukuki sonuçları doğurmayacağından, hükmün sanığın kendisine de tebliğ edilmesi, tebliğ ya da öğrenme üzerine temyiz dilekçesi verilmesi halinde ise buna dayalı olarak temyiz davasının açılması gerekmektedir.

DAVA : Sanık M… T…n 65 sayılı TCYın 493/2 ve 522. maddeleri uyarınca 3 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Uşak 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 20.09.2006 gün ve 408-401 sayılı hükmün 29.09.2006 tarihinde sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 6. Ceza Dairesince 10.12.2007 gün ve 3512-13813 sayı ile yasal süre içinde temyiz başvurusunda bulunmayan sanık savunmanının bu konudaki isteğini, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi yollaması ile 1412 sayılı CMUK’nun 317. maddesi gereğince reddine karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 22.01.2009 gün ve 273612 sayılı itirazı; hükmün tefhiminde hazır bulunan ve süresinden sonra temyiz dilekçesi veren zorunlu müdafiin sanıktan habersiz olarak atanmış olması karşısında, sanığın daha sonra öğrenme üzerine yaptığı temyiz isteminin geçerli sayılması gerektiğine yöneliktir.

Dosya, Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, kendisinden habersiz atanan zorunlu müdafiin tefhimde hazır bulunmakla birlikte süresinden sonra vaki temyiz isteminin Özel Dairece reddedilmiş olması karşısında; sanığın, öğrenme üzerine yaptığı temyiz yolu başvurusunun geçerli sayılıp sayılamayacağına ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğinden;

Olayımızla ilgili olarak Uşakta başlatılan ve sanığın başka suçlardan İzmir Buca Ceza evinde bulunması nedeniyle yokluğunda sürdürüldüğü gözlemlenen yargılama sürecinde; Uşak Barosuna yazılan müzekkere üzerine, 5271 sayılı CYY’nın 150/3. maddesi uyarınca Av. Ç… A…’ın zorunlu müdafii olarak atandığı, ancak bu hususun sanığa bildirilmediği anlaşılmaktadır.

Atandıktan sonra katıldığı ilk oturumda, dilekçe vermek suretiyle sanık lehine taleplerde bulunan Av. Ç… A…, hükmün tefhim edildiği 20.09.2006 tarihli oturuma da iştirak etmiş olmakla birlikte hükmü ancak 29.09.2006 tarihli dilekçe ile temyiz edebilmiş, Yargıtay 6. Ceza Dairesince de 10.12.2007 gün ve 3512-13813 sayı ile süresinde yapılmayan temyiz isteminin reddine karar verilmiştir.

Bu süreçten hiçbir şekilde haberi olmayan sanık ise 17.07.2008 tarihinde, Ceza evi Müdürlüğü ve Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben verdiği dilekçede; Uşak 1. Asliye Ceza Mahkemesi benim yokluğumda karar verip, verilen kararı tarafıma tebliğ etmemiş olup, dosyam Yargıtayca onanıp cezamı infaz ediyorum. Karar tarihinde Alaşehir M Tipi Kapalı Ceza evinde idim. Sayın Savcım, Yargıtayca onanmış olan Dairenin onama kararına itiraz ediyorum. Ve infazımın durdurulmasını talep ediyorum şeklinde talepte bulunmuştur.

Somut olayda, sanığın yargılandığı 765 sayılı TCY’ıın 493/2. maddesinin yasada yazılı cezasının 3 yıldan 8 yıla kadar, 5237 sayılı TCY’ da bu maddenin karşılığını teşkil eden 142/2 ( d ) maddesinin gerektirdiği Ceza nın ise 3 yıldan 7 yıla kadar hapis olması karşısında; yargılanılan suçun gerektirdiği Ceza nın üst sınırı 5 yılın üzerinde olduğundan, hüküm tarihi olan 20.09.2006 tarihi itibarıyla yürürlükte olan 5271 sayılı CYY’ınn 150/3. maddesi uyarınca sanık için müdafii atanması zorunludur. Bu nedenle, 5271 sayılı CYY’ın 156/1-b maddesi uyarınca mahkemenin istemi üzerine Baroca zorunlu müdafii atanmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

İlkeleri Ceza Genel Kurulunun 18.03.2008 gün ve 7-56 sayılı kararında açıklandığı üzere; Avukatlık Yasasında atanmış müdafilikle ilgili ayrıntılı bir düzenleme yapılmamış olmakla birlikte, CYY’da sanığın talebi üzerine atanmış olan müdafii ile zorunlu olarak atanan müdafii arasında herhangi bir fark öngörülmemiş, 5271 sayılı CYY’nın 150/son madde ve fıkrası ile de ayrıntıların düzenlenmesi çıkarılacak yönetmeliğe bırakılmıştır.

Bu konuda çıkarılması öngörülen ve 02.03.2007 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiş bulunan Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Müdafii ve Vekillerin Görevlendirilmeleri İle Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelik ise hüküm tarihi itibarıyla henüz yürürlüğe girmemiştir.

Bu nedenle sorunun çözümünde, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan yasal düzenlemelere itibar edilmesi gerekir.

Bu bağlamda ilk bakışta,

5271 sayılı CYY’nın zorunlu müdafiiliğe, tebligata ve yasa yollarına başvuruya ilişkin hükümleri, 1412 sayılı CYUY’nın halen geçerliliğini koruyan temyize ilişkin hükümleri, 7201 sayılı Tebligat Yasasının 11. maddesi ve buna bağlı Tüzükle, Rehber’de yer alan hükümler birlikte değerlendirildiğinde; sanığa haber verilmeden zorunlu müdafii atanmasında, bu müdafiinin sanığın bulunmadığı ahvalde görev yapmasında ve tebligatın bu müdafie yapılmasında usulsüzlük bulunmadığı, başka bir deyişle olayımız açısından müdafie yapılan tebligatın geçerli olduğu, bu nedenle de müdafiinin temyiz dilekçesinin süreden sonra olması itibarıyla, sanık açısından temyiz davası açma olanağının yitirildiği sonucuna varılabilir ise de; Anayasanın 36. maddesinde yer alan; herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesinin 3. fıkrasının b ve c bentlerinde ise ifade edilen; her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir: a )b ) Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak; c ) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir avukatın yardımından yararlanmak ve eğer avukat tutmak için mali olanaklardan yoksunsa ve adaletin selameti gerektiriyorsa mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek biçimindeki düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde; savunma hakkının, temel insan hakları arasında yer alan hak arama hürriyetinin bir gereği olduğu ve avukat tutmak hakkının da savunma hakkından ayrı düşünülemeyeceği gerçeğidir.

Mevzuatımızda zorunlu müdafiilik sistemini öngören yasanın amacı, kendisini savunmak için yeterli maddi olanağı bulunmayanların bu hakkı kullanamamalarından kaynaklanabilecek muhtemel hak kayıplarının önlenmesi, dolayısıyla da savunma hakkının etkin kullanılabilmesinin sağlanması suretiyle adil yargılanmanın gerçekleştirilmesidir. Bunun doğal sonucu olarak, parası olan sanık nasıl ki vekaletname verdiği avukatı serbestçe tayin edebiliyor, parası olmayan sanığın da aynı şekilde avukatını serbestçe belirleyebilmesi en azından kendisine tayin edilen avukatı beğenmediğinde değiştirme hakkının bulunması, daha da ötesi görülmeye başlayacak davada kendisine bir avukat atanacağının sanığa bildirilmesi gereklidir. Kendisine avukat atandığını dahi bilmeyen ya da kendisine avukat atanmakla birlikte beğenmediği takdirde bu avukatın değiştirilmesini isteme hakkına sahip bulunmayan bir sanığın, atandığını dahi bilmediği veya beğenmediği halde muhatap olduğu bu avukatın tüm tasarruflarından sorumlu tutulması gerektiğini veya bu avukatın yaptığı tüm işlemleri peşinen kabul etmiş sayılacağını söylemek nasıl mümkün değilse, böyle bir durumda savunma hakkının tam anlamıyla kullanılabileceğini düşünmekte olası değildir.

Özelikle vurgulamak gerekirse, bu sorun Tebligat Hukuku ile değil, münhasıran vazgeçilemez ve gözardı edilemez nitelikteki savunma hakkı ve daha geniş anlamda da adil yargılanma hakkı ile ilgili olduğundan, çözümün tebligata ilişkin hükümler yerine, savunma hakkına ilişkin düzenlemelerde aranması gerekir.

Bu nedenlerle, kendisine zorunlu müdafii atandığından haberdar edilmeyen sanığın bu müdafie yapılmış bulunan tefhim ve tebliğ kendisine bağlanan hukuki sonuçları doğurmayacağından, hükmün sanığın kendisine de tebliğ edilmesi, tebliğ ya da öğrenme üzerine temyiz dilekçesi verilmesi halinde ise buna dayalı olarak temyiz davasının açılması gerekmektedir.

Somut olayda; zorunlu müdafiinin yüzüne karşı yapılmış olan tefhim, kendisine zorunlu müdafii atandığından haberdar edilmeyen sanık M… T… açısından hukuki sonuç ifade etmediği gibi temyiz süresini de başlatmayacağından; sanığın öğrenme üzerine verdiği 17.07.2008 tarihli temyiz dilekçesine istinaden temyiz davasının incelenmesi zorunluluğu bulunmaktadır.

Bu itibarla; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Dairenin Temyizin reddine ilişkin kararının kaldırılmasına ve sanık temyizi nedeniyle temyiz incelemesi yapılması için dosyanın Yargıtay 6. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan bir kısım Genel Kurul Üyesi ise; YY uyarınca atanmış bulunan zorunlu müdafii tarafından süresinden sonra yapılmış bulunan temyiz isteminin reddedilmesinde bir usulsüzlük bulunmadığından itirazın reddedilmesi yönünde karşı oy kullanmıştır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 10.12.2007 gün ve 3512-13813 sayılı temyizin reddine ilişkin kararının KALDIRILMASINA,

3- Dosyanın sanık M… T…n 17.07.2008 tarihli temyiz dilekçesine dayalı olarak temyiz incelemesi yapılması için Yargıtay 6. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 07.04.2009 günü yapılan müzakerede oyçokluğu ile karar verildi.

AVUKAT KATİBİNİN İCRA MÜDÜRLÜĞÜNÜ ARACI OLARAK KULLANMAK SURETİ İLE DOLANDIRICILIK SUÇU İŞLEMESİ

T.C.
YARGITAY
15. CEZA DAİRESİ
ESAS NO. 2012/13826
KARAR NO. 2014/7818
KARAR TARİHİ. 22.4.2014

AVUKAT KATİBİNİN İCRA MÜDÜRLÜĞÜNÜ ARACI OLARAK KULLANMAK SURETİ İLE DOLANDIRICILIK SUÇU İŞLEMESİ

DAVA : Dosya incelenerek gereği düşünüldü;

KARAR : Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;

Failin bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.

TCK’nın 158/1-d bendinde belirtilen kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasî parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunun işlenmesi nitelikli hâl kabul edilmiştir. Söz konusu kurum yada kuruluşların konumunun suçun işlenmesinde kolaylık sağlayacağı düşüncesi, bu kurum ve kuruluşların bu suçta araç olarak kullanılmasının ağırlaştırıcı neden olmasını gerektirmiştir.

Bu nitelikli halin uygulanabilmesi için, bunların isminin kullanılması yeterli olmayıp maddi varlığının kullanılması gerekmektedir. Araç olarak kullanılma, bu kurum veya kuruluşlara ait yazı veya belgeleri amaç dışı olarak kullanmak şeklinde olabilir. Bu kurumlara ait kimlik belgesinin gösterilmesi, basılı evraklarının, kıyafetlerinin, taşıtlarının kullanılması mağdurda güven oluşumunu sağlayacaktır.

Somut olayda; katılanın Finansbank A.Ş’den çekmiş olduğu kredilerin taksitlerini ödeyememesi üzerine, banka tarafından katılan aleyhine icra takipleri başlatıldığı, sanığın da bankanın vekili olan Av. …’un yanında dava takipçiliği yaptığı, katılanın bankayla yaptığı mutabakat gereği, belirlenen borç miktarının yatırılması halinde borcun kapanacağı söylendiğinden, ipotekli olan evini tanık …’a sattığı, yeni malikin işlem yapmak istediğinde tapu kaydı üzerinde takyidat olduğunu öğrenmesi üzerine, katılan ile birlikte banka yetkilileriyle görüştükleri, icra dosyalarındaki borcun haricen ödendiğine dair yazıyı götürüp tahsil harçlarını ödemeleri halinde tapu kaydındaki şerhin kaldırılabileceği, bu şekilde işlemin tamamlanabileceğini öğrendikleri, banka tarafından bu konuda yazılmış yazıyı alarak bankanın “avukat bey sizi icrada bekleyecek” sözüyle yönlendirilmeleri üzerine katılan, evin yeni maliki … ve tanık olarak dinlenen emlakçı …’nin İzmir 17. İcra Dairesi’ne gittikleri, sanığın katılan ve yanındakileri koridorda karşıladığı, …’un katılan adına, sanığa tahsil harcı olarak 8.500 TL ödediği, sanığın da parayla birlikte icra dairesine girdiği ve bir süre sonra çıkarak katılana icra müdürlüğü tarafından düzenlenmiş gibi üç adet makbuzu verdiği, makbuzlardan birin 1.041,10 TL, diğerinin 5.494,84 TL miktarında olup, üçüncü makbuzun bulunamadığı, sanığın verdiği makbuzların icra dairesi tarafından düzenlenmeyip sahte olduğu, zira icra daireleri tarafından tüm işlemlerin Uyap sistemi üzerinden yürütülmesi sebebiyle makbuzların içerik itibariyle aynı ancak, yazı karakterleri itibariyle farklı olduğunun açıkça belli olduğu, icra dairesi önünde yapılan görüşmede katılan ve yanındakilerin sanığı avukat zannettikleri, hatta konuşma sırasında sanığa Avukat bey diye hitap etmelerine rağmen, sanığın avukat olmadığını açıklamadığı anlaşılmakla; sanığın, icra dairesi yetkililerince verilmiş gibi düzenlenen sahte makbuzlar karşılığında katılan adına …’dan 8.500 TL alması şeklindeki eyleminin kamu kurumu olan icra dairesinin araç olarak kullanılması sebebiyle 5237 Sayılı TCK’nın 158/1-d maddesinde düzenlenen nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturduğuna yönelik kabul ve uygulamada bir isabetsizlik görülmemiştir.

SONUÇ : Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre; sanığın yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün ONANMASINA, 22/04/2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

KISMEN ONAMA KISMEN BOZMA İLAMINDA ONANAN KISIM YÖNÜNDEN TEMİNAT PARAYA ÇEVRİLİR, TAKİBE DEVAM EDİLİR.

T.C
YARGITAY
12.HUKUK DAİRESİ
ESAS:2018/4856
KARAR:2019/577
TARİH: 21/01/2019

İçtihat metni

ÖZET: Kısmen onama kısmen bozma ilamında onanan kısım yönünden teminat paraya çevrilir, takibe devam edilir.

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ** tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklı tarafından başlatılan ilamlı icra takibinde; alacaklı, takibe dayanak ilamın lehe bozulduğunu dolayısıyla bakiye kısım için muhtıra çıkartılması ve teminatın paraya çevrilmesi talebinin reddine ilişkin icra memur muamelesine karşı icra mahkemesine şikayet yoluyla başvurduğu, mahkemece İİK‘nin 40. maddesi uyarınca şikayetin reddine karar verildiği, karara karşı alacaklının temyiz yoluna başvurduğu görülmüştür.

6100 sayılı HMK’nin Geçici 3. maddesi hükmü gereğince uygulanması gerekli 1086 sayılı HUMK’nin 429 vd. maddeleri kapsamında; hükmün temyizi üzerine Yargıtay’ca kısmen onanıp kısmen bozulması ve mahkemece bozmaya uyulması halinde, sadece hükmün bozulan kısımları ile ilgili yargılama yapılarak yeniden karar verilebilir, onanan kısmı ile ilgili yargılama yapılarak yeni hüküm kurulamaz, önceki ilam onanan kısımlar yönünden ayaktadır, taraflar yönünden usuli kazanılmış hak oluşturur ve bu kısımlar yönünden icra kabiliyetini taşır. Bu nedenle hükmün bozulan kısmı yönünden icra işlemleri olduğu yerde durur ise de onanan kısmı yönünden icra işlemlerine devam edilir. (HGK’nun 23.10.2002 tarih ve 2002/11-663 E, 2002/847 K.)

Somut olayda, İstanbul 3. İş Mahkemesi’nin ** sayılı kararından kaynaklanan kıdem tazminat, ihbar tazminatı ve izin ücreti alacağına yönelik ilamlı icra takibi başlatıldığı, borçlunun başvurusu üzerine teminat karşılığı tehiri icra kararı verildiği bilahare Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin ** sayılı ilamı ile sair temyiz itirazları yönünden değilse de fazla çalışma alacağı yönünden ilamın alacaklı lehine bozulması üzerine alacaklının teminatın paraya çevrilmesi, fazla çalışma ücreti için muhtıra çıkartılması talebinin icra müdürlüğünce reddi üzerine; icra mahkemesine şikayet yoluyla başvurulduğu mahkemece şikayete konu kararda bozma konusu yapılmayan hususlar yönünden teminatın paraya çevrilmesi ile fazla mesai ücreti yönünden ise de ek takip talebinde bulunulmadığından talebin reddine karar verilmesi gerekirken, istemin tümden reddedildiği, iş mahkemesince verilen yeni kararın kesinleşmesi gerektiğinden bahisle şikayetin reddine karar verilmişse de, iş mahkemesi kararlarının infazı için kararın kesinleşmesi gerekmediği gibi bozma dışında kalan kıdem ve ihbar tazminatı ile izin ücreti alacağı yönünden teminatın paraya çevrilmesi isteminin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nin 366. ve HUMK’nin 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 21/01/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.

HUKUKEN KESİNLEŞMİŞ SAYILAMAYACAK NİTELİKTEKİ BİR MAHKUMİYET KARARININ İNFAZ EDİLMESİ VE DAVACININ ÖZGÜRLÜĞÜNDEN YOKSUN BIRAKILMASI – AÇIK VE KESİN KANUN HÜKMÜNE AYKIRILIK NEDENİYLE HAKİMİN SORUMLULUĞUNUN KOŞULLARININ OLUŞTUĞU YARGISAL FAALİYETTEN DOLAYI DEVLET ALEYHİNE AÇILAN TAZMİNAT DAVASI

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2014/4-371
K. 2014/675
T. 21.5.2014

* HAKİMLERİN HUKUKİ SORUMLULUĞUNA DAYALI TAZMİNAT İSTEMİ ( Mahkumiyet Kararının Usulsüz Tebliğ İşlemine Dayalı Olarak Kesinleştirilmesi/Kişi Özgürlüğünün Yasaya Aykırı Olarak Kısıtlanması – Kanun Hükmüne Aykırı Karar Verildiği Ve Zararın Meydana Geldiği/Hakimin Sorumluluğu Koşullarının Oluştuğu )

* YARGISAL FAALİYETTEN DOLAYI DEVLET ALEYHİNE AÇILAN TAZMİNAT DAVASI ( Hukuken Kesinleşmiş Sayılamayacak Nitelikteki Bir Mahkumiyet Kararının İnfaz Edilmesi Ve Davacının Özgürlüğünden Yoksun Bırakılması – Açık Ve Kesin Kanun Hükmüne Aykırılık Nedeniyle Hakimin Sorumluluğunun Koşullarının Oluştuğu)

* KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜNÜN YASAYA AYKIRI OLARAK KISITLANMASI ( Davacının Müdafii Bulunduğu Halde Mahkumiyetine Dair Kararın Asile Tebliğ Edilerek Kesinleştirildiği Gibi Tebligatın Da Usulsüz Olarak Davacının En Son Sorgusunun Yapıldığı Celsede Bildirdiği Adres Yerine İddianamedeki Adresine Tebliğ Edilmesi/Müdafiinin İnfazın Durdurulması İsteminin Reddedilmesi – Açık Ve Kesin Kanun Hükmüne Aykırılık Nedeniyle Hakimin Sorumluluğunun Koşullarının Oluştuğu )

* AÇIK VE KESİN KANUN HÜKMÜNE AYKIRIRLIK ( Hukuken Kesinleşmiş Sayılamayacak Nitelikteki Bir Mahkumiyet Kararının İnfaz Edilmesi Ve Davacının Özgürlüğünden Yoksun Bırakılması – Hakimin Sorumluluk Koşulları Oluştuğundan Davacı Yararına Uygun Bir Tazminata Hükmedilmesi Gerektiği )

* USULSÜZ TEBLİGAT ( Hakimlerin Hukuki Sorumluluğu – Davacının Müdafii Bulunduğu Halde Mahkumiyetine Dair Kararın Asile Tebliğ Edilerek Kesinleştirildiği Gibi Tebligatın Da Usulsüz Olarak Davacının En Son Sorgusunun Yapıldığı Celsede Bildirdiği Adres Yerine İddianamedeki Adresine Tebliğ Edilmesi/Sorumluluk Koşulları Oluştuğundan Davacı Yararına Uygun Bir Tazminata Hükmedilmesi Gerektiği )

6100/m. 46-49

1086/m. 573-576

7201/m. 11

ÖZET : Dava, hakimlerin hukuki sorumluluğuna dayalı olarak maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir.

Somut olayda, sorumluluğa dayanak yapılan olgular; mahkumiyet kararının usulsüz tebliğ işlemine dayalı olarak kesinleştirilmesi; infazın durdurulması isteminin reddedilmesi ve kesinleşmemiş bir kararın uygulanması sonucunda, kişi özgürlüğünün yasaya aykırı olarak kısıtlanmış bulunmasıdır. Hukuken kesinleşmiş sayılamayacak nitelikteki bir mahkumiyet kararı infaz edilmiş ve davacı özgürlüğünden yoksun bırakılmış olup; zararlı sonuç da meydana gelmiştir.

Davacının müdafii bulunduğu halde mahkumiyetine dair kararın müdafii yerine asile tebliğ edilerek kesinleştirildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca davacıya yapılan bu tebligat da usulsüz olup, davacının en son, sorgusunun yapıldığı celsede bildirdiği adres yerine, iddianamedeki adresine 7201 Sayılı Tebligat Kanunu m. 35’e göre tebliğ işlemi yapılmıştır.

Davacı(sanık) hakkındaki mahkumiyet hükmünün kesinleştirilmesi üzerine cezanın infazı için yakalandığında bu durumu müdafii açıkça dile getirerek, kendisinin sanık müdafii olduğunu, dosyada vekaletnamesinin bulunduğunu, tebligatın kendisine yapılması gerektiğini, kaldı ki dosyada sanığın bilinen son adresine de tebligat yapılmadığını hatırlatarak, infazın durdurulmasını istemesine rağmen, bu talebi ve temyiz talebi mahkemece ret edilmiştir. Bu sebeple hakimin sorumluluğunun koşullarının oluştuğu tartışmasızdır.

Farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar verilmiş olması karşısında, hakimlerin yargılama faaliyetinden dolayı davalının sorumluluğu koşulları oluştuğundan davacı yararına uygun bir tazminata hükmedilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan incelemesi sonucunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesince:

“dava: Dava dilekçesinde, davacının istanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 14.5.2008 gün ve 2007/68-2008/115 Sayılı kararı ile 10 ay hapis cezasına mahkum edildiği ve kararın usulsüz olarak kesinleştirildiği; mahkumiyet hükmünden, yakalama kararı çıkarılması üzerine haberdar olunduğu; kararın, infazın durdurulması istemli olarak temyiz edildiği;ancak. mahkemece infazın durdurulmadığı ve davacının 4 ay sonra şartla tahliye edildiği; Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından kararın usulsüz olarak kesinleştirildiğinin tespit edildiği ve zamanaşımı sebebiyle de davanın ortadan kaldırılmasına karar verildiği; usulsüz kesinleştirme işlemine dayalı olarak cezanın infaz edilmesinin hukuka aykırı olduğu ve sorumluluğu gerektirdiği ileri sürülerek; 1.908,72-TL maddi ve 20.000,00-TL manevi tazminata hükmolunması, talep olunmuştur.

cevap: Cevap dilekçesinde, istemin C.M.K.nun 141. vd. maddeleri kapsamında bulunduğu ve ağır ceza mahkemesinin görevli olduğu: hak düşümü süresinin geçirildiği; esası yönünden ise, sorumluluk koşullarının oluşmadığı savunulmuştur.

gerekçe: Dava, hakimlerin hukuki sorumluluğuna dayalı olarak maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir.

Hakimlerin yargısal faaliyetleri sebebiyle sorumlulukları, olay sırasında yürürlükte bulunan H.U.M.K.nun 573-576. maddelerinde ve dava tarihinde yürürlükte olan H.M.K.nun 46-49. maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Her iki Yasa’da da gösterilen sorumluluk nedenleri, örnek niteliğinde olmayıp; sınırlı ve sayılı durumları ifade etmektedir.

Somut olayda, sorumluluğa dayanak yapılan olgular; mahkumiyet kararının usulsüz tebliğ işlemine dayalı olarak kesinleştirilmesi; infazın durdurulması isteminin reddedilmesi ve kesinleşmemiş bir kararın uygulanması sonucunda, kişi özgürlüğünün yasaya aykırı olarak kısıtlanmış bulunmasıdır.

Dosya kapsamından; davacının, sanık sıfatıyla yargılandığı İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 14.5.2008 gün ve 2007/68-2008/115 Sayılı dosyasında 10 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verildiği; karara, 17.7.2008 tarihinde temyiz edilmeksizin kesinleştiği şerhinin düşüldüğü; hükmün infaza verildiği ve bu aşamada sanık müdafii sıfatı ile Av. E.A. tarafından sunulan 23.1.2009 havale tarihli dilekçede; kararın tebliğinin usulsüz olduğunun belirtildiği, infazın durdurulmasının talep ve hükmün de temyiz edildiği; istanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 27.1.2009 tarihli ek kararıyla istemlerin reddedildiği; bu kararın da temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 22.9.2011 gün ve 2010/9593-2011/27183 Sayılı ilamı ile; müdafiiyle temsil edilen sanığın yokluğunda verilen kararın vekil yerine sanığa tebliğinin usulsüz olduğu belirtilerek, ek kararın kaldırılmasına ve zamanaşımı sebebiyle de kamu davasının düşürülmesine karar verildiği; ancak, süreç içerisinde ve 22.1.2009-22.5.2009 tarihleri arasında davacı hakkındaki hükmün, usulsüz kesinleştirme kararına dayalı olarak infaz edildiği, anlaşılmaktadır.

Ön sorun olarak, davanın 6110 Sayılı Kanunun 12. maddesiyle düzenlenen 2802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Yasası’nın 93/A maddesinde öngörülen, bir yıllık hak düşümü süresinde açılıp açılmadığı irdelenmelidir.

Dava konusu edilen işlemlerle ilgili ceza yargılaması, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 22.9.2011 tarihli kararıyla sonuçlanmış; eldeki dava ise, 24.9.2012 tarihinde açılmıştır. Sürenin, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin taraflara tebliğ edildiği dosya kapsamından belirlenemeyen 22.9.2011 tarihli kararından başlatılması halinde, sorumluluk davasının en geç 22.9.2012 tarihinde açılması gerekir. Bu tarih ise, cumartesi gününü denk gelmekte olup: takip eden ilk iş günü olan 24.9.2012 tarihinde açılan davanın, süresinde olduğu kabul edilmiştir.

Uyuşmazlığın esası bakımından ise: ceza yargılaması sırasında müdafiiyle temsil edilen davacının yokluğunda verilen kararın, vekil yerine asile tebliğ edilmesi; bu şekilde, usulsüz tebligata dayalı olarak hükmün kesinleştirilmesi; durumun, müdafii tarafından verilen 23.1.2009 havale tarihli dilekçeyle bildirilmesine rağmen, 27.1.2009 tarihli ek kararla infazın durdurulması ve temyiz istemlerinin reddedilmesi; 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesi hükmüne aykırıdır. Bu yön, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 22.9.2011 tarihli ve 2010/9593-2011/27183 Sayılı kararında da tespit olunmuştur.

Diğer yandan, hukuken kesinleşmiş sayılamayacak nitelikteki bir mahkumiyet kararı infaz edilmiş ve davacı özgürlüğünden yoksun bırakılmış olup; zararlı sonuç da meydana gelmiştir.

Dava, olay tarihinde yürürlükte bulunan H.U.M.K.nun 573/2.bendiyle dava tarihinde yürürlüğe giren H.M.K.nun 46/c bendi hükümlerine dayalı olarak açılmış olup: yasa hükmüne açık aykırılık gerekçesiyle sorumlu bulunulduğu ileri sürülmüştür.

Dava konusu olayda, davacının sanık sıfatıyla cezalandırıldığı eylemle ilgili iddianamenin 13.12.2000 tarihinde düzenlendiği; davaya konu yazının yer aldığı gazetenin künyesindeki yönetim yeri ve yazışma adresinin:(Tarlabaşı Cad. No: 232/4 Beyoğlu/İstanbul) iddianamede yazılı bulunduğu; yargılama aşamasında görevsizlik ve birleştirme kararları verildiği; sanık ve müdafiinin uzun süre yargılamalara katılmadığı; sanık müdafii Av. E.A.tarafından sunulan 5.12.2005 havale tarihli dilekçeyle dosyanın fotokopisinin talep edildiği ve vekaletname örneğinin sunulduğu; sonrasında, 7.5.2008 tarihli oturumda sanığın sorgusunun yapıldığı ve Yurt Malı. 143. Sok. Emirdoğan Apt. C/Blok No: 5/9-Seyhan/Adana adresinde ikamet ettiğinin tutanaklara geçirildiği; karar örneğinin, iddianamede yazılı adrese 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 35. maddesi uyarınca tebliğ edildiği; infazın durdurulması ve temyiz isteminin reddine dair 27.1.2009 tarihli ek kararın da, davaya konu yazının yer aldığı gazetenin yönetim adresine tebliğ edildiği gerekçesiyle reddedildiği anlaşılmaktadır.

5187 Sayılı Basın Kanunu’nun 29. maddesi gereğince: “Süreli yayının yönetim yeri, tebligat işlemleri yönünden, yayın sahibinin ve temsilcisinin, görevi devam ettiği sürece sorumlu müdürün yerleşim yeri sayılır.”

Mahkemenin, kararın tebliği işlemiyle infazın durdurulması ve temyiz istemlerinin reddine dair ek kararı, yukarda yazılı Yasa hükmüne dayandırılmıştır.

Tüm bu açıklamalardan, sanığın vekil temsil edildiğinin mahkemece gözden kaçırıldığı sonucu ortaya çıkmaktadır.

Sorun, bu durumun: “Farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin kanun hükmüne aykırılık” olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğine ilişkindir.

Öncelikle mahkemenin, 7201 Sayılı Kanunun 11. maddesine dair bir tespiti ve buna bağlı olarak da değerlendirmesi bulunmamaktadır. Aksine, sanığın vekil temsil edildiği olgusu gözden kaçırılmış; bu durum, sanık müdafii tarafından verilen 23.1.2009 havale tarihli dilekçeyle bildirilmiş; ancak, mahkemece yine gözardı edilmiş ve zararı sonuç ortaya çıkmıştır.

Dosyada mevcut vekaletnamenin gözden kaçırılması, maddi bir olgu olup; insani hata niteliğindedir. Hemen tüm yargılama işlemleri bakımından, eş veya benzer yanılgılara düşülmesi mümkün ve muhtemel olup: bu durum, nispi değer hükmü taşıyan yargısal faaliyetlerin doğasından kaynaklanmaktadır. Bu sebeple olağan yasa yolları düzenlenmiş; yetinilmemiş, olağanüstü yasa yolları öngörülmüş; ötesinde, uluslararası yargı yolu da benimsenmiştir. Şu durumda, hakimin hukuki sorumluluğuna dair koşulların gerçekleştiğinden söz edilemez. Davanın, açıklanan bu sebeplerle reddine karar verilmek gerekmiştir.

Diğer yandan, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 49. maddesi uyarınca, davanın esastan reddi halinde disiplin para cezasının takdir edilerek hüküm altına alınması gerekir. Bu konuda, para cezasında yeniden değerleme oranında yapılması gereken arttırım miktarıyla davaya konu olayın gelişim biçimi ve dosyaya yansıyan olgular göz önünde tutulmuştur.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan gerekçelerle;

1-)Davanın reddine,

2-)H.M.K.nun 49. maddesi uyarınca takdiren 600,00-TL disiplin para cezasının davacıdan alınarak Hazine’ye gelir kaydedilmesine,

3-)Davanın reddi sebebiyle alınması gereken 24,30.-TL maktu karar ve ilam harcının peşin alınan 325,34.-TL’den düşümüyle kalan 301,04.-TL’nin istenmesi halinde davacıya iadesine,

4-)Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Ücret Tarifesi uyarınca reddedilen maddi ve manevi tazminat istemleri itibariyle davalı yararına takdir olunan (3.080,00)-TL maktu avukatlık ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

5-)Davacı tarafından yapılan giderlerin üzerinde bırakılmasına…”

Dair oyçokluğuyla verilen 1.10.2013 gün ve 2012/58-2013/69 Sayılı kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine kararın süresinde temyiz edildiğinin anlaşılmasından ve dosyadaki tüm kağıtların okunmasından sonra gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili 6100 Sayılı H.M.K.46. maddesine dayanarak yargısal faaliyetten dolayı devlet aleyhine tazminat davası açmıştır. Mahkemece yukarda başlık bölümüne alınan gerekçeyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Hakimlerin hukuki sorumluluk halleri 1086 sayılı H.U.M.K.m.573 (olay tarihi) ve 6100 sayılı H.M.K.m. 46’da (dava tarihi) düzenlenmiştir. H.M.K.m. 46 uyarınca Hakimlerin yargılama faaliyetinden dolayı hukuki sorumluluk halleri şunlardır:

i. Kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.

ii. Sağlanan veya vaat edilen bir menfaat sebebiyle yasaya aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.

iii. Farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verilmiş olması.

iv. Duruşma tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanılarak hüküm verilmiş olması.

v. Duruşma tutanaklarıyla hüküm veya kararların değiştirilmiş yahut tahrif edilmiş veya söylenmeyen bir sözün hüküm ya da karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterilmiş ve buna dayanılarak hüküm verilmiş olması,

iv. Hakkın yerine getirilmesinden kaçınılmış olması.

Görüldüğü üzere, Kanunda sorumluluk halleri sınırlı(tahdidi) olarak düzenlenmiştir. Eş söyleyişle hakimlerin hukuki sorumluluğu için Kanun’da sayılan hallerden birisinin mevcut olması gerekir.

Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının istanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 10 ay hapis cezasına mahkum edildiği ve kararın usulsüz olarak kesinleştirildiğini, zira tebligatın müdafii yerine asile tebliğ edildiğini, bu tebligatın dahi usulsüz olduğunu iddiayla maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

Somut olayda davacının İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2007/68-2008/115 Sayılı kararı ile 10 ay hapis cezasına mahkum edildiği, bu kararın tebliğinde 7201 Sayılı Tebligat Kanun’a aykırı davranıldığı, zira davacının müdafii bulunduğu halde aynı Kanun’un 11. maddesine aykırı olarak mahkumiyetine dair kararın müdafii yerine asile tebliğ edilerek kesinleştirildiği anlaşılmaktadır. Esasen davacıya yapılan bu tebligatın dahi usulsüz olduğu belirgindir. Zira davacının en son, sorgusunun yapıldığı celsede adresini, ‘Yurt Mah. 143. Sok. Emirdoğan Apt. C/Blok No: 5/9- Seyhan/Adana” olarak bildirmiştir. Buna rağmen kendisine karar tebliği bilinen en son adresi yerine, iddianamedeki adres olan sahibi bulunduğu gazetenin künyesindeki “Tariabaşı Cad. no.232/4 Beyoğlu/istanbul” adresine 7201 Sayılı Tebligat Kanunu m. 35’e göre yapılmıştır. Oysa Tebligat Kanunu 10/1. maddesinde; “tebligat, tebliğ yapılacak şahsa bilinen en son adresinde yapılır” hükmüne yer verilmiştir. Olayda davacının bilinen en son adresine dahi tebligat yapılmadan karar kesinleştirilmiştir. Şu halde açık kanun hükmüne aykırı bir karar verildiğinin kabulü gerekir.

Eldeki olayda 7201 sayılı T.K.’nın 11. maddesine aykırı olarak karar kesinleştirilmiştir. Bir an için sanığın vekil temsil edildiğinin mahkemece gözden kaçırıldığı düşünülse bile, belirtmek gerekir ki davacı(sanık) hakkındaki mahkumiyet hükmünün kesinleştirilmesi üzerine cezanın infazı için yakalandığında bu durumu müdafii açıkça dile getirerek, kendisinin sanık müdafii olduğunu, dosyada vekaletnamesinin bulunduğunu, tebligatın kendisine yapılması gerektiğini, kaldı ki dosyada sanığın bilinen son adresine de tebligat yapılmadığını hatırlatarak, infazın durdurulmasını istemesine rağmen, bu talebi ve temyiz talebi mahkemece ret edilmiştir. Bu sebeple hakimin sorumluğunun koşullarının oluştuğu tartışmasızdır. Sanık hakkındaki ceza hükmünün temyizen incelenmesi, temyiz dilekçesinin reddinin temyizi üzerine mümkün olmuş, bu durum Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin “müdafii yerine karar tebliğinin sanığa yapılmasının usulsüz olduğunu tespit ve sanık hakkındaki cezanın zamanaşımının gerçekleştiğinden bahisle düşmesine” dair verdiği, 22.9.2011 gün ve 2010/9593-2011/27183 Sayılı karar ile de tespit edilmiştir.

Cezanın infazına 22.1.2009 tarihinde başlanmış olup, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nce düşme karar verildiği 22.9.2011 tarihinden çok önce, 22.5.2009 tarihinde ceza infaz edilmiştir. Böylece zararda meydana gelmiştir.

Açıklanan tüm bu sebeplerle H.M.K.46/c maddesi uyarınca farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar verilmiş olması karşısında, hakimlerin yargılama faaliyetinden dolayı davalının sorumluluğu koşulları oluştuğundan davacı yararına uygun bir tazminata hükmedilmesi gerektiği sonucuna varıldığından bidayet mahkemesi sıfatıyla karar veren Özel Dairenin yazılı şekilde davanın reddine karar vermesi doğru görülmemiş ve hükmün bozulması gerekmiştir.

Görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce. Özel Daire kararının yerinde olduğu, verilen hükmün onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş belirtilen sebeplerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın, yukarda açıklanan sebeple 6217 s Kanunun 30. maddesiyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 21.05.2014 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

 

Kaynak: http://kazanci.com.tr/gunluk/hgk-2014-4-371.htm

HARİCEN TAHSİLDE , HARÇ SORUMLUSU BORÇLUDUR, TAHSİL HARCI SORUMLUSU BORÇLUYA MUHTIRA ÇIKARILMADAN HARÇ TAHSİL MÜZEKKERESİ YAZILAMAZ.

T.C.
YARGITAY
12.HUKUK DAİRESİ

ESAS NO : 2015/14210
KARAR NO: 2015/27809
KARAR TARİHİ.12/11/2015

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklı tarafından takip borçluları hakkında ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla icra takibi yapıldığı, borçlular tarafından borca kısmi itiraz edildiği, alacaklı tarafından nakdi kredi alacaklarını teşkil eden borçlularca itiraz edilmeyen 226.232,36 TL’lik bölümün borçlularca Avukatlık Ücreti hariç olmak üzere bankalarına haricen ödendiğini, icra müdürlüğüne bu konuda bildirim yapıldığı, toplam 298.674,91 TL haricen ödemeye ilişkin borçluların ödemekle yükümlü oldukları harçların borçlulardan istenilmesi için gereğinin yapılması ve bundan sonraki yapılacak işlemlerde ödenmeyen Avukatlık Ücretinin göz önünde tutulmasının istendiği, icra müdürlüğünün 25.03.2015 tarihli kararı verdiği, tüm harç ve giderlerin borçluya ait bulunduğu, tahsil harcını ödemekle yükümlü borçluya muhtıra çıkarılması gerekirken bu yapılmadan harç müzekkeresi düzenlenerek vergi dairesine bildirim yapılmasının yasaya aykırı olduğunu, icra müdürlüğü kararının
iptalini istediği anlaşılmaktadır.

Harç, yapılan bir hizmet karşılığı olarak devletin aldığı paradır. Medeni Usul Hukukunda olduğu gibi, icra hukukunda da harç ve giderler sonuçta haksız çıkan tarafa yükletilir. 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 28/b maddesine göre, tahsil harcı, alacağın ödenmesi sırasında yatırılan paradan tahsil edilir.

İcra ve İflas Kanunu’nun 15. maddesi ise, kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, bütün harç ve masrafların borçluya ait olduğunu,
bunların neticede ayrıca hüküm ve takibe hacet kalmaksızın borçludan tahsil olunacağını öngörmektedir. Bu durumda icra dosyasına bildirilen haricen ödemelerle ilgili olarak borçluya muhtıra çıkartılarak tahsil harcının talep edilmesi gerekirken hem borçlu hem alacaklıya tahsil harcı için icra müdürlüğünce müzekkere yazılması isabetsizdir.

O halde icra mahkemesince şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile istemin reddi yönündeki kararı isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 12/11/2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

DAYANAK İLAM BOZULDUĞUNDA DAHA ÖNCEDEN YAPILAN TAHSİLATLARIN “MUHTIRA TEBLİĞİ SURETİYLE” ALACAKLIDAN İSTENMESİ- İCRANIN İADESİ İÇİN KARARIN KESİNLEŞMESİ GEREKTİĞİ

T.C
YARGITAY
8.HUKUK DAİRESİ
ESAS: 2015/13261
KARAR: 2015/19642

ÖZET:Dayanak ilam bozulduğunda, takip olduğu yerde duracağından, daha önceden yapılan tahsilatların “muhtıra tebliği suretiyle” alacaklıdan istenmesi mümkün değildir.
Borçlunun icranın iadesini isteyebilmesi için ( İİK’nun 40/2. maddesi gereğince ) bozmadan sonra verilecek kararın kesinleşmesi zorunludur.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki davacı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daire’ye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Alacaklı tarafından başlatılan ilamlı takipte, İcra Müdürlüğü’nce alacaklı adına düzenlenen 01.11.2013 tarihli muhtıra ile; dayanak ilamın temyiz incelemesi sonucu bozulması nedeniyle bozma karar tarihinden önce yapılan 6.818,90 TL ödemenin yasal faiziyle birlikte üç gün içinde geri ödenmesinin istendiği; Alacaklının söz konusu işlemin iptali istemi ile İcra Mahkemesi’ne başvurduğu; Mahkeme’ce, borçlunun o kadar borcunun bulunmadığının bozma ilamı ile tespit edilmiş olması nedeniyle şikayete konu memur işleminin usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesi ile istemin reddine karar verildiği, hükmün Alacaklı (iade borçlusu) Vekili tarafından temyiz edildiği anlaşılmaktadır.

İİK’nun 40/1. maddesi gereğince; “bir ilamın nakzı icra muamelelerini olduğu yerde durdurur.” Aynı maddenin 2. fıkrasında ise; “bir ilam hükmü icra edildikten sonra nakzedilip de aleyhinde icra takibi yapılmış olan kimsenin hiç veya o kadar borcu olmadığı kat’i bir ilamla tahakkuk ederse ayrıca hükme hacet kalmaksızın icra tamamen veya kısmen eski haline iade olunur.” Bu nedenle borçlunun icranın iadesini isteyebilmesi için (İİK’nun 40/2. maddesi gereğince) bozmadan sonra verilecek kararın kesinleşmesi zorunludur. Dayanak ilam bozulduğunda, takip olduğu yerde duracağından, daha önceden yapılan tahsilatların muhtıra tebliği suretiyle alacaklıdan istenmesi mümkün değildir.

Somut olayda, Alacaklının Bakırköy 11. İş Mahkemesi’nin 29.12.2010 tarih ve 2004/567 Esas 2010/1059 Karar sayılı ilamına dayalı olarak takibe başladığı, Borçlu tarafından icra dosyasına sunulan teminat mektubunun süresinde tehir-i icra kararı getirilmemesi üzerine paraya çevrilerek alacaklıya ödendiği, dayanak ilamın Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nce temyiz incelemesi sonucunda 26.06.2013 tarihinde bozulduğu, Borçlu vekilinin talebi üzerine İİK’nun 40/2.maddesi gereğince Alacaklıya, ödenen paranın iadesi edilmesi hakkında muhtıra gönderildiği görülmektedir.

Yukarıda sıralanan aşamalardan anlaşıldığı üzere; takibe dayanak ilamın bozulması sonrası henüz Mahkemesi’nce verilmiş ve kesinleşmiş bir karar bulunmamaktadır. Borçlu, bu aşamada yalnızca İİK.nun 40/1.maddesi gereğince takibin durdurulmasını isteyebilir, aynı maddenin ikinci fıkrası gereğince eski hale getirme isteyemez.

O halde, Mahkemece, şikayetin kabulü ile şikayete konu muhtıranın iptaline karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle şikayetin reddi isabetsizdir.

KARAR : Alacaklı Vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile Mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK’nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve İİK’nun 366/3. maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve 25,20 TL peşin harcın temyiz edene iadesine, 04.11.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

HACİZ İHBARNAMESİ İLE HACİZ MÜZEKKERESİ ARASINDAKİ FARK- HACİZ MÜZEKKERESİNİN İPTALİNDE ŞİKAYETÇİNİN HUKUKİ YARARI

T.C.
YARGITAY
12.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2014/32825
KARAR NO:2015/4056
KARAR TARİHİ.26.02.2015

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

Alacaklı tarafından borçlu aleyhinde genel haciz yoluyla ilamsız takibe başlanıldığı, şikayetçi üçüncü şahıs vekilinin icra mahkemesine başvurusunda, müvekkiline İİK’nun 89/1. maddesi uyarınca haciz ihbarnamesi gönderilerek borçlunun doğacak tüm hak ve alacakları ile tüm istihkaklarının haczinin talep edildiğini, borçlunun doğacak alacaklarının haczedilemeyeceğini ileri sürerek 89/1 haciz ihbarnamesinin bu kısmının iptalini talep ettiği, mahkemece, doğacak alacakları ibaresinin iptaline karar verildiği anlaşılmaktadır.

Borçlunun üçüncü kişi nezdindeki alacakları taşınır niteliğinde olduğundan, takibin kesinleşmesinden sonra alacaklı, İİK.nun 78. ve müteakip maddeleri gereğince üçüncü kişiye yazılacak bir haciz yazısı ile haciz konulmasını isteyebileceği gibi, üçüncü kişiye İİK.nun 89. maddesine göre haciz ihbarı gönderilmek suretiyle de haczini talep edebilir. Borçlunun, üçüncü kişi nezdinde ileride doğması muhtemel alacaklarının haczi ise ancak İİK.nun 78. maddesi kapsamında gönderilecek haciz yazısı ile mümkündür.

Her iki hal İİK.nun farklı maddelerinde düzenlenmiş olup sebep ve sonuçları değişiklik arz eder.

İİK.nun 78. maddesi gereği, 3. kişiye doğrudan doğruya haciz müzekkeresi gönderilmek suretiyle borçluya ait hak ve alacaklar üzerine haciz konulması halinde, 3. kişi tarafından yapılması gereken borçluya ait hak ve alacak var ise haciz gereği işlem yapmak, yok ise haczedilecek mal ve hak bulunmadığını icra dairesine bildirmektir. İİK.nun 89. maddesinden farklı olarak 3. kişinin doğrudan doğruya İİK.nun 78. maddesine göre istenen haciz nedeniyle anılan işlemlerin dışında herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Başka bir anlatımla, haciz yazısına cevap vermemesi halinde 3. kişi nezdinde kesinleşen haciz konusu bir alacak yoktur.

Somut olayda 3. kişiye gönderilen 28/11/2012 tarihli yazı, İİK’nun 78. maddesi kapsamında haciz müzekkeresi olup 3. kişi aleyhinde İİK.nun 89. maddesindeki sonuçları doğurmayacağından haciz müzekkeresinin iptalinin istemesinde şikayetçinin hukuki yararı yoktur.

O halde mahkemece, şikayetin reddi yerine kabulüne karar verilerek yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 26.02.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

SAVUNMANIN İSPATI İÇİN HERHANGİ BİR DELİLE DAYANMAYAN TARAFIN YASAL SÜRE GEÇTİKTEN SONRA DELİL BİLDİRMESİ

T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS:2017/2422
KARAR:2019/650

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi

Taraflar arasında “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İzmir 15. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 24.10.2013 tarih ve 2012/866 E., 2013/777 K. sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 01.10.2014 tarih ve 2014/7776 E,. 2014/19018 K. sayılı kararı ile;

“…6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa göre ön inceleme duruşması yapılıp tarafların üzerinde anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar belirlenmeden, taraflardan delillerin ibrazı beklenemez. Ön inceleme aşaması tamamlandıktan sonra mahkemece taraflara delil ibrazı imkanı tanınması ve göstermeleri halinde tanıklarının dinlenilmesi (HMK md. 240 ve devamı maddeleri) ve gerçekleşecek sonucu uyarınca bir karar verilmesi gerekir. Mahkemece 12.02.2013 tarihinde yapılan ön inceleme duruşmasında davalıya delillerini bildirmesi için süre verilmediğine göre, davalı (kadın)’ın 16.04.2013 tarihli delil listesinde bildirdiği tanıkların Hukuk Muhakemeleri Kanununun 243 ve devamı maddeleri uyarınca dinlenerek, tüm delillerle birlikte değerlendirilip, gerçekleşecek sonucu uyarınca bir karar verilmesi gerekirken, davalının süresinde delil bildirmediği gerekçesiyle, davalının tanıkları dinlenmeden eksik inceleme ile hüküm kurulması onun savunma hakkını kısıtlayan önemli bir usul hatası olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, evlilik birliğinin sarsılması hukuksal nedenine dayalı (TMK m. 166/1) boşanma istemine ilişkindir.

Davacı, davalı eşi ile aynı çatı altında daha fazla bir arada kalmalarına imkân olmadığını, ruhen ve fikren de anlaşamadığını ileri sürerek boşanma kararı verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı, eşinin kendisini aldattığını, hâlen aynı evde yaşadıklarını, eşini ve çocuklarını çok sevdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Davalı (kadın) tahkikat aşamasında davayı vekili aracılığıyla takip etmeye başlamış ve davalı vekili 04.06.2013 tarihli dilekçe ile boşanma talebinin reddini, aksi hâlde velâyetin müvekkiline tevdiini, 600,00TL tedbir ve yoksulluk nafakası ile 400,00TL iştirak nafakasına hükmedilmesini istemiştir.

Yerel mahkemece, tarafların evlilik birliğine ve birbirlerine olan inancı, sevgi ve saygıyı kaybettikleri, davalının duyduğu kıskançlığın boyutları ve davranış biçimi itibariyle taraflar ve çocuklar açısından korunmaya değer bir yarar kalmadığı, evlilik birliğinin sarsıldığı gerekçesiyle tarafların boşanmalarına, dosyadaki deliller, tanık beyanları ve uzman bilirkişi raporu nazara alındığında müşterek çocukların menfaatleri gereği velâyet haklarının davacı babaya tevdiine karar verilmiş, ağır kusurlu olmadığı kanaatine varılan davalı yararına tarafların ekonomik durumları nazara alınarak 200,00TL tedbir ve yoksulluk nafakasına hükmedilmiştir.

Davalı (kadın) vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel mahkemece, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 119. ve devamı maddelerine göre tarafların iddia ve savunmalarını ortaya koyarken buna ilişkin delillerini de bildirmelerinin zorunlu olduğu, HMK’da düzenlenen somutlaştırma yükümlülüğü gereği davacının dava ve cevaba cevap dilekçesinde, davalının ise cevap ve ikinci cevap dilekçesinde iddia ve savunmalarını hangi delillerle ispat edeceğini somutlaştırarak göstermesi gerektiği, zira HMK’nın 145. maddesi uyarınca tarafların kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremeyeceği, somut olayda dava dilekçesinin davalıya 20.12.2012 tarihinde tebliğ edildiği, davalının ise 31.12.2012 tarihli cevap dilekçesi ile boşanmak istemediğini bildirirken herhangi bir vakıa ve delilden bahsetmediği, 12.02.2013 tarihli ön inceleme duruşmasında tarafların uyuşmazlık konularının tespit edildiği, davacı tarafın dava dilekçesinde tanık deliline dayanmış olması nedeniyle tanıklarının isim ve adreslerini bildirerek delillerini somutlaştırdığı, buna karşın cevap dilekçesinde delil bildirmeyen davalı vekilinin davacı tarafın muvafakatının bulunmaması nedeniyle tahkikat oturumunda ayrıca delil bildirme hakkının bulunmadığı, HMK’nın 145. maddesindeki istisnai durumların gerçekleştiğinin de iddia edilmediği göz önüne alınarak yargılamanın buna göre sürdürüldüğü belirtilmiş ve işin esasına ilişkin olarak önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davalı (kadın) vekili tarafından temyiz edilmektedir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, süresinde (31.12.2012) davaya cevap veren davalının cevap dilekçesinde tanık deliline dayanmamasına karşın 12.02.2013 tarihli ön inceleme duruşmasından sonra davalı vekili tarafından sunulan ve 16.04.2013 tarihli dilekçede isimleri bildirilen tanıklarının dinlenmesinin gerekip gerekmediği, varılacak sonuca göre davalının hukuki dinlenilme hakkının ihlal edilip edilmediği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenlenmelerin incelenmesi gerekmektedir.

Anayasanın 90. maddesinin beşinci fıkra hükmü uyarınca, milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacak olması nedeniyle ilk olarak belirtilmesi gerekir ki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 6. maddesinin birinci fıkrasına göre: “Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.

Anayasanın 141. maddesinde de “davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması yargının görevidir” denilmek suretiyle davaların makul bir süre içerisinde bitirilmesi gerekliliği açıkça düzenlenmiştir.
Açıklanan bu ilkelere paralel olarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda yargılamanın makul sürede bitirilmesini sağlamak amacıyla düzenlemeler yapılmış ve bu amaca ulaşılabilmesi için önemli bir katkı sağlayan delillerin bildirilme zamanı özel olarak düzenlenmiştir.

Delillerin belirli bir zaman dilimi içinde gösterilip sunulması yargılamayı çabuklaştıracak olmasının yanı sıra, taraflara da gösterilen delillerden haberdar olarak zamanında bunlara karşı delil veya görüş bildirebilme imkânı tanıyacak, böylece uyuşmazlıklar en kısa sürede adilane çözüme kavuşacaktır.

Bu noktada HMK’nın delillerin ibrazı ile ilgili hükümlerinin açıklanması gerekmektedir.
Şöyle ki; 6100 sayılı HMK’nın “Dava dilekçesinin içeriği” başlıklı 119/1-e-f maddesine göre; davacı, dava dilekçesinde, iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini ve iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğini açıkça göstermek zorundadır”.

Maddenin gerekçesinde bu gerekliliğin, 6100 sayılı HMK’da bir yenilik olarak düzenlendiği ifade edilmiştir. Davacının genel ifadelerle delillerini belirtmesi yeterli sayılmayıp hangi delillere dayandığı dilekçeden anlaşılmalıdır. Delillerin bildirilmesine ilişkin bu düzenleme, somutlaştırma yükünün de bir gereğidir (Pekcanıtez, H: Medeni Usul Hukuku, C.15. Bası, İstanbul 2017, s. 1139).

6100 sayılı HMK’nın “Belgelerin birlikte verilmesi” başlıklı 121/1. maddesine göre; dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, mahkemeye verilmesi ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur. Ayrıca, aynı Kanunun “Cevap dilekçesinin içeriği” başlıklı 129/1-d-e. maddelerine göre, cevap dilekçesinde; davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri ile savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin bildirilmesi gerekir. Bu husus davalının savunmasını somutlaştırma yükünün gereğidir. Davalı da davacı gibi yazılı delillerini cevap dilekçesine ekleyerek mahkemeye vermeli ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamalarda bulunmalıdır (Pekcanıtez, Pekcanıtez Usul, s.1237-1239).

Dava dilekçesinin davalıya tebliğinde, davalının iki hafta içinde davaya cevap verebileceğinin ihtar edilmesi gerektiği HMK’nın 122. maddesinde düzenlendikten sonra aynı süreye “cevap dilekçesini verme süresi” başlıklı 127. maddesinde tekrar yer verilerek “Cevap dilekçesini verme süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır…” şeklinde düzenleme yapılmıştır.

Önemle vurgulanmalıdır ki; HMK’nın 122. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere cevap süresi, Kanunla düzenlenmiş, kesin bir süre hâline getirilmiştir.

HMK’nın “Süresinde cevap dilekçesi verilmemesinin sonucu” başlıklı 6100 sayılı HMK’nın 128/1. maddesine göre; “süresi içinde cevap dilekçesi vermemiş olan davalı, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkâr etmiş sayılır.” Davayı inkar etmiş sayılan davalı, daha sonra ikinci cevap dilekçesi veremez. Zira ikinci cevap dilekçesi cevaba cevap dilekçesine karşı verilir.
6100 sayılı HMK’nın “Ön incelemenin kapsamı” başlıklı 137/1. maddesine göre; dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra ön inceleme yapılır. Mahkeme ön incelemede; dava şartlarını ve ilk itirazları inceler, uyuşmazlık konularını tam olarak belirler, hazırlık işlemleri ile tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanması için gereken işlemleri yapar, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebileceği davalarda onları sulhe veya arabuluculuğa teşvik eder ve bu hususları tutanağa geçirir.

6100 sayılı HMK’nın “Ön İnceleme duruşması” başlıklı 140/5. maddesine göre; ön inceleme duruşmasında, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları için iki haftalık kesin süre verilir. Bu hususların verilen kesin süre içinde tam olarak yerine getirilmemesi hâlinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir. Aynı Kanunun 119 ve 121. maddelerinde delillerin gösterilmesinden bahsedilmesine rağmen, 137 ve 140. maddelerinde delillerin sunulmasından ve toplanmasından bahsedilmektedir. Burada vurgulanması gereken husus özellikle 140. maddede “dilekçelerinde gösterdikleri” ibaresinin kullanılmış olmasıdır.

6100 sayılı HMK’nın 140. maddesinin gerekçesinde belirtildiği üzere taraflar, delil olarak dayandıkları belgeleri dilekçelerine ekleyerek vermek ya da başka yerden getirilecekse, bunu belirtmek zorundadırlar. Şayet taraflar, bu konuda yapmaları gereken işlemleri eksik bırakmışlarsa, tahkikata başlamadan önce, taraflara son kez kısa bir süre verilerek bu eksiklikleri tamamlamaları düşünülmüştür. Taraflar bu şanslarını da doğru kullanamazlarsa, artık tahkikat mevcut delillerle yürütülecek ve tarafların o delile dayanmaktan vazgeçtikleri kabul edilecektir.

Özetle; 6100 sayılı HMK’nın 119/1-f maddesine göre dava dilekçesinde iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği, 129/1-e maddesine göre de cevap dilekçesinde savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin belirtilmesi gerekir. 6100 sayılı HMK’nın 137 ve 140. maddelerinde ise; 119 ve 129. maddelerdeki düzenlemenin aksine, delillerin belirtilmesinden değil, tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanması için gereken işlemleri yapmasından bahsedilmiştir. Buna göre; delillerin dava ve cevap dilekçelerinde belirtilmesi, dilekçelerinde belirtikleri delillerin en geç ön inceleme duruşmasında mahkemeye sunulması, başka bir yerden getirtilecek olması hâlinde delillerin toplanması için gerekli işlemlerin yapılması gerekir. Yani dava ve cevap dilekçelerinin verilmesinden sonra tarafların iddia ve savunmalarını kanıtlayıcı delil bildirmeleri mümkün değildir.

Dilekçelerin karşılıklı olarak verilmesi aşamaları bu şekilde net sürelere bağlı olarak düzenlendikten sonra yasa koyucu, delil bildirmenin “süreye” bağlı olduğunu tekrar vurgulayan 145. maddeye yer vermiştir. 6100 sayılı HMK’nın “Sonradan delil gösterilmesi” başlıklı 145. maddesine göre; taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.

Sözü edilen maddede tarafların Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremeyeceklerine ilişkin olarak getirilen istisnanın dava ve cevap dilekçelerinde hiç delil belirtmeyen, ön inceleme aşamasında da delillerini sunmayan veya toplanması için gerekli işlemleri yapmayan tarafların tahkikat aşamasında delil bildirme haklarının olduğu şeklinde anlaşılması mümkün değildir. 145. maddenin gerekçesinde, “uygulamada, davaların uzamasının temel sebeplerinden birinin de gereksiz yere yeni delil sunulması ve bu konuda taraflara verilen sürelere uyulmaması olduğunun bilindiği, maddenin ilk fıkrasıyla, Kanunda belirtilen sürelerden sonra, davada yeni delil sunulmasının yasak olduğunun kural olarak benimsendiği, fakat iki istisnanın kabul edildiği, bunun için; yeni delil sunulması talebinin yargılamayı geciktirme amacı taşımaması veya delilin süresinde sunulmamasının ilgili tarafın kusuru dışında bir sebebe dayanması hâlinde, hâkimin gerekçesini de belirtmek şartıyla, yeni delil sunulmasına izin verebileceği, bu şekilde delil sunma kuralına istisna getirilmesinin hukuki dinlenme hakkının tabii bir sonucu olduğu” belirtilmiştir.

Tahkikatın amacı, kural olarak delil toplamak değil, delilleri incelemek ve değerlendirmektir; aksi hâlde tahkikat tamamlanamaz ve yargılama uzar. Bu sebeple 145. maddede belirtilen ve tarafın etki alanı dışında kalan çok özel durumlar dışında, sonradan delil sunulması hâlinde bu deliller dikkate alınmamalıdır. Keza, tarafların 145. madde şartları oluşmadan sonradan delil sunması ya da kanun yoluna başvururken bu şekilde delilleri dilekçesine ekleyip vermeleri kabul edilmemelidir (Özekes, Pekcanıtez Usul, s.1339).

Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; 6100 sayılı HMK’nın sistematiği içinde; tahkikat aşamasına geçilmeden evvel tarafların uyuşmazlıkların çözümü için ileri sürdükleri delillerin daha işin başında belirlenerek tahkikatın etkin bir şekilde yapılmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Yargılamanın etkin ve makul bir süre içinde bitirilmesi için delil gösterilmesi dilekçelerin teatisi (dava, cevap, cevaba cevap ve ikinci cevap) aşamasına hasredilmiştir. Buna göre, 145. maddesi ile getirilen istisnanın, dilekçelerin karşılıklı olarak verilmesi aşamasında herhangi bir delil bildirmeyen davacı veya davalıya ön inceleme duruşmasında delillerini bildirmesi için yeni bir süre verilmesine imkân tanınmasını içermemektedir.

Somut olayda; davacı 04.02.2012 tarihinde boşanma davası açmış, vakıalarını ve bu vakıaları ispata yarar delillerini bildirmiştir. Davalı ise süresinde cevap dilekçesi ibraz etmiş ise de savunma vakıalarını ispata yarar herhangi bir delil sunmamıştır. Davalının cevap dilekçesi davacıya tebliğ edilmiş, davacı (erkek) süresinde cevaba cevap dilekçesini sunmuş ancak davacı (kadın) ikinci cevap dilekçesi vermemiştir. Dilekçelerin karşılıklı olarak verilmesi aşaması bu şekilde tamamlanmıştır. 12.02.2013 tarihinde yapılan ön inceleme duruşmasında her iki tarafın beyanları zapta geçirilerek uyuşmazlık konuları tespit edilmiş ve ön inceleme aşamasının bitirilmesine karar verilmiştir. Bu duruşmadan sonra davalı adına davayı takip eden vekil tarafından 16.04.2013 tarihli dilekçe ile delil bildirilmiş, tahkikat duruşmasında da bu dilekçe ve dilekçede belirtilen delillerin dikkate alınması talep edilmiş ancak mahkemece ara kararla, sözü edilen dilekçenin değerlendirilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

Yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler dikkate alındığında, cevap dilekçesinde savunmanın dayanağı olarak herhangi bir delil (HMK. m. 129/1-e) sunmayan ve sonradan delil gösterilebilmesi için HMK’nın 145. maddesinde belirtilen istisnai hâllerin mevcudiyetini de ileri sürmeyen davalının tahkikat aşamasında bildirdiği tanıkların dinlenmesine yasal olarak imkân bulunmamaktadır.

Hâl böyle olunca; cevap dilekçesinde savunmasının ispatı için herhangi bir delile dayanmayan davalı tarafın yasal süre geçtikten sonra bildirdiği tanıkların dinlenilmesi talebinin reddi gerektiğine ilişkin olarak verilen direnme kararı yerindedir.

Ne var ki, esasa ilişkin temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, bu konuda inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan davalı vekilinin işin esasına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 2. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 13.06.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

TRAFİK KAZASI – TRH TABLOSU – HATIR VE KUSUR İNDİRİMİ

T.C

YARGITAY
17. HUKUK DAİRESİ
ESAS: 2017/3610
KARAR: 2018/4373
TARİH: 19.04.2018

TRAFİK KAZASI – TRH TABLOSU – HATIR VE KUSUR İNDİRİMİ

ÖZET : Mahkemece alınacak 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe trafik sigortası genel şartlarına öngörülen esaslara göre ve TRH-2010 tablosu esas alınmak suretiyle hesaplama yapılması gerekirken PMF yaşam tablosu esas alınmak suretiyle hazırlanmış olan rapor çerçevesinde hüküm kurulmuştur. Genel şartların 3 nolu ekinde; tazminat hesabında nelerin esas alınması gerektiği düzenlenmiştir. Buna göre PMF yaşam tablosu kullanılmak suretiyle yapılan hesaplamanın hükme esas alınması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

MAHKEMESİ : Bölge Adliye Mahkemesi

İLK DERECE MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği düşünüldü:

YARGITAY KARARI

Davacı vekili, müvekkilinin desteğinin davalıya zorunlu mali sorumluluk sigortalı araçta yolcu iken gerçekleşen tek taraflı kazada öldüğünü açıklayıp fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydı ile 100,00 TL maddi tazminatın tahsilini talep etmişi, ıslah dilekçesi ile tazminat talebini artırmıştır.

Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; iddia, savunma, yapılan yargılama ve toplanan delillere göre; davanın kısmen kabulü ile 74.233,04 TL’nin tahsiline karar vermiş; hüküm aleyhine davalı vekilince istinaf yoluna başvurulmuş, … Bölge Adliye Mahkemesi 17.Hukuk Dairesi’nce başvurunun kabulü ile yerel mahkeme kararının kaldırılmasına, buna göre, davanın kısmen kabulü ile; 67.870,21 TL’nin tahsiline karar verilmiş, karar davacı vekili ile davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1-Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin
tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı vekilinin ve davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine, karar vermek gerekmiştir.

2-Dava, trafik kazasından kaynaklanan destekten yoksun kalma tazminatı istemine ilişkindir.
Davacının desteğinin, davalıya zorunlu zorunlu mali sorumluluk sigortalı araçta yolcu iken
gerçekleşen tek taraflı kazada öldüğü dosya kapsamından anlaşılmaktadır.

Türk Ticaret Kanunu’nun 1425. maddesine göre sigorta poliçesi genel ve varsa özel şartları içerir.
Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk (Trafik) Sigortası Yeni Genel Şartları
01.06.2015 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Genel şartların C.10. maddesi ile 12/8/2003 tarihli ve 25197 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları yürürlükten kaldırılmıştır.

Yeni genel şartların C.11. maddesine göre; yeni genel şartlar, genel şartların yürürlük tarihi olan 01.06.2015 tarihinden sonra akdedilmiş sözleşmelere uygulanacaktır. Bunun doğal sonucu olarak artık eski genel şartların yeni genel şartların yürürlük tarihinden sonra düzenlenen poliçelerde uygulanma imkanı bulunmamaktadır.

Karayolları Trafik Kanunu’nun 93. maddesi gereği zorunlu mali sorumluluk sigortası genel şartları, teminat tutarları ile tarife ve talimatları Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakanlıkça tespit edilir ve Resmi Gazetede yayımlanır. Böylece Hazine Müsteşarlığı kanundan aldığı yetki ile zorunlu sigorta genel şartlarını belirler. Bu nedenle zorunlu sigorta genel şartlarını Türk Borçlar Kanunu’nun 20 maddesinde düzenlenen genel işlem koşulu kapsamında değerlendirmek mümkün değildir.

Bir sözleşmenin genel işlem koşulu kapsamında olması için sözleşme yapılırken taraflardan birinin önceden tek taraflı olarak sözleşme şartlarını hazırlayarak diğer tarafa sunması gerekir. Oysa Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta Genel Şartları, sözleşmede taraf olmayan Hazine Müsteşarlığı tarafından kanundan aldığı yetkiye dayalı olarak belirlenir. Ayrıca Genel şartları, Türk Borçlar Kanunu 20. maddesinin son fıkrasında “Genel işlem koşullarıyla ilgili hükümler, sundukları hizmetleri kanun veya yetkili makamlar tarafından verilen izinle yürütmekte olan kişi ve kuruluşların hazırladıkları sözleşmelere de, niteliklerine bakılmaksızın uygulanır.” düzenlemesi kapsamında düşünmekte mümkün değildir. Çünkü kanunda açıkça belirtildiği üzere kanun veya yetkili makamlar tarafından verilen izinle kişi ve kuruluşların hazırladıkları sözleşmeler yürütmekte oldukları bir hizmet ile ilgili olmalıdır. Oysa Hazine Müsteşarlığı, zorunlu mali sorumluluk sigortası hizmeti veren bir kuruluş olmadığı gibi hizmeti alan taraf ile bir sözleşme ilişkisi içinde bulunmamaktadır.

01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk (Trafik) Sigortası Genel Şartları, yürürlüğe girmesinden sonra düzenlenen poliçelerde
geçerli olacağından, poliçenin düzenlendiği tarih itibarı ile Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk (Trafik) Sigortası’nın kapsamı tüm taraflarca bilinmektedir. Sigortacı, işletenin sorumluluğunu poliçe ve genel şartlar kapsamında üstlendiğine göre, sonradan bir değişiklikten bahsetmek de mümkün olmayacaktır. Kaldı ki; 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 1423. maddesine göre sigortacı, sigorta sözleşmesine ilişkin tüm bilgileri, sigortalının haklarını, sigortalının özel olarak dikkat etmesi gereken hükümleri, gelişmelere bağlı bildirim yükümlülüklerinden oluşan aydınlatma yükümlülüğünü sigortalıya karşı yerine getirmese dahi sigortalı, sözleşmenin yapılmasına 14 gün içinde itiraz etmemiş ise sözleşme poliçede yazılı şartlar ve poliçenin ayrılmaz bir parçası olan genel şartlar kapsamında yapılmış olur.

Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası teminatının kapsamı, poliçe ve poliçenin ayrılmaz bir parçası olan genel şartlara göre belirlenir. Nitekim Karayolları Trafik Kanunu’nun 90. maddesinde yapılan değişiklikle zorunlu sigortacının kapsamındaki tazminatları
belirlemede Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarının göz önüne alınması esası getirilmiştir.

01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’nın A.3. maddesinde “sigortacı, poliçede tanımlanan motorlu aracın işletilmesi sırasında, üçüncü şahısların ölümüne veya yaralanmasına veya bir şeyin zarara uğramasına sebebiyet vermiş olmasından dolayı, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre sigortalıya düşen hukuki sorumluluk çerçevesinde Genel Şartlarda içeriği belirlenmiş tazminatlara ilişkin talepleri, kaza tarihi itibariyle geçerli zorunlu sigorta limitleri dahilinde karşılamakla yükümlüdür.

Sigortanın kapsamı üçüncü şahısların, sigortalının Karayolları Trafik Kanunu çerçevesindeki
sorumluluk riski kapsamında, sigortalıdan talep edebilecekleri tazminat talepleri ile sınırlıdır.”
Şeklinde düzenlenmiştir.

Somut olayda, desteğin yolcusu olduğu araç ile seyri sırasında 29.02.2016 tarihinde tek taraflı
kazada öldüğü, poliçenin düzenlenme tarihinin de 18.09.2015 tarihi olduğu anlaşılmaktadır.
Davalının sorumluluğunun kapsamı ise 01.06.2015 yani davaya konu trafik kazasından önce
yürürlüğe giren Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk (Trafik) Sigortası Genel Şartları’na göre belirlenecektir.

Mahkemece alınacak 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe trafik sigortası genel şartlarına öngörülen esaslara göre ve TRH-2010 tablosu esas alınmak suretiyle hesaplama yapılması gerekirken PMF yaşam tablosu esas alınmak suretiyle hazırlanmış olan rapor çerçevesinde hüküm kurulmuştur.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 90.maddesi 14/4/2016 tarihinde kabul edilen 6704 Sayılı Kanun ile değiştirilmiştir. Buna göre zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamındaki tazminatlar bu kanun ve bu kanun çerçevesinde hazırlanan genel şartlarda öngörülen usul ve esaslara tabidir.

Söz konusu tazminatlar ve manevi tazminata ilişkin olarak bu Kanun ve genel şartlarda
düzenlenmeyen hususlar hakkında 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun haksız fiillere ilişkin hükümleri uygulanır.

Yukarıda anlatılanlar çerçevesinde dava konusu poliçe, 01.06.2015 tarihinden sonra akdedilmiş olduğundan bu genel şartların bu dava konusu kaza sonucu meydana gelen zarar hesaplamasında dikkate alınması gerekmektedir.

Genel şartların 3 nolu ekinde; tazminat hesabında nelerin esas alınması gerektiği düzenlenmiştir.

Buna göre PMF yaşam tablosu kullanılmak suretiyle yapılan hesaplamanın hükme esas alınması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

Davacı vekilinin temyiz itirazı yönünden yapılan incelemede;

3-Davacının desteği, davalıya sigortalı, alkollü sürücünün idaresindeki araçta yolcu iken
gerçekleşen kazada ölmüştür. Davalı vekili, desteğin alkollü sürücünün aracına bilerek binmesi ve emniyet kemeri takmaması sebebi ile müterafik kusurunun bulunduğunu, davacının ayrıca araçta hatır için taşındığını ileri sürerek tazminattan indirim yapılması gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece alınan kusur raporunda desteğin alkollü sürücünün aracına bilerek binmesi sebebi ile %15 oranında kusurlu olduğu bildirilmiş ve aktüer bilirkişince hesaplanan tazminattan desteğin %15 kusuru oranında indirim yapılmış, mahkemece desteğin alkollü kişinin aracına bindiği gerekçesi ile hesaplanan tazminattan BK. 43,44. maddeleri uyarınca %20 oranında, desteğin araçta hatır için taşındığı gerekçesi ile de %20 oranında hatır taşıması indirim yapılarak karar verilmiştir.
Sonuç olarak hesaplanan tazminattan desteğin müterafik kusuru sebebi ile %35, hatır taşıması sebebi ile %20 oranından indirim uygulanması hatalıdır.

Dairemizin yerleşik uygulamasına göre hatır taşıması indirim oranı 20’yi, müterafik kusuru indirimi oranı %20’yi geçemeyecektir.

Somut olayda davacılar desteği yolcu olup, gerçekleşen kazada kusuru bulunmamaktadır, desteğin alkollü sürücünün aracına bilerek binmesi onun kusurunu değil müterafik kusurunu oluşturacak bir olgu olup bu hususun kusur raporunda yer alması doğru olmayıp, mahkemece tartışılması gerekmektedir. O halde yapılacak iş, kusur indirimi yapılmaksızın hesaplanacak tazminattan %40 oranında (%20 müterafik kusur indirimi, %20 hatır indirimi) indirim yapılarak karar verilmesi olup, tazminattan %55 oranında indirim yapılması doğru görülmemiş, kararın bu nedenle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda 1 nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin ve davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, 2 açıklanan nedenlerle davalı vekilinin, 3 nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile … Bölge Adliye Mahkemesi 17.Hukuk Dairesi’nin kararının BOZULMASINA, 6100 sayılı HMK 373/2 maddesi uyarınca dosyanın karar veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacı ve davalıya geri verilmesine 19.4.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

BONODA TANZİM TARİHİ İLE VADE TARİHİNİN AYNI OLMASI- VADENİN TANZİM TARİHİNDEN ÖNCE OLMASININ KAMBİYO VASFINA ETKİSİ

T.C
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ

ESAS: 2009/19965
KARAR:2010/1007 K.
TARİHİ : 18/06/2009

MAHKEMESİ : Mardin İcra Hukuk Mahkemesi

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklı vekili tarafından borçlu aleyhine bonoya dayalı kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takip başlatılmış, borçlu, takip dayanağı senedin vade ve tanzim tarihinin aynı olması nedeniyle kambiyo vasfının bulunmadığından bahisle takibin iptali istemi ile icra mahkemesine müracaat etmiştir.

TTK.nun 690.maddesinin göndermesi ile uygulanması gereken aynı kanunun 615.maddesi hükmüne göre, poliçe görüldüğünde, görüldüğünden muayyen bir müddet sonra veya keşide gününden muayyen bir müddet sonra ya da muayyen bir günde ödenmek üzere keşide olunabilir. Vadesi başka şekilde yazılan veya birbirini takip eden vadeleri gösteren poliçeler batıldır. Ayrıca vade tarihinin tanzim tarihinden önceki bir tarihi taşıması halinde de senet bono niteliğini taşımaz.

Somut olayda, takip dayanağı senedin vade ve tanzim tarihinin 30/10/2007 olduğu görülmektedir. Yukarıda da açıklandığı üzere vadenin, tanzim tarihinden önce olması halinde kambiyo vasfı etkilenecektir. Ancak, her iki tarihin aynı olması bono niteliğini etkilemez. Bu durumda, mahkemece, şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile kabulü isabetsizdir.

S O N U Ç  : Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 19.01.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

YETERLİ EHLİYETE SAHİP OLMADAN KULLANILAN ARAÇTA YANGIN ÇIKMASI- KASKO BEDELİNİN TAHSİLİ TALEBİ

T.C.
NUSAYBİN
ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ

GEREKÇELİ KARAR

ESAS NO : 2009/122 Esas
KARAR NO : 2010/93

HAKİM : Ö. A. 40360
KATİP : A. S. 75755

DAVACI : C… GIDA NAK.OTO.İNŞ.PETR.ÜRÜN.TİC.LMT.ŞTİ. ADINA HASAN Ö…. –
VEKİLİ : Av. SELİM HARTAVİ
DAVALI : R… SİGORTA AŞ . Sarıyer/ İSTANBUL
VEKİLİ : Av. T. A. . Sarıyer/ İSTANBUL
DAVA : Tazminat
DAVA TARİHİ : 14/04/2009
KARAR TARİHİ : 23/02/2010

Yukarıda taraf ve mahiyeti yazılı davanın yapılan açık yargılaması sonucunda;

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: Davacı vekili mahkememize gönderdiği 10.04.2007 havale tarihli dava dilekçesi ile;Müvekkil şirketin davalı sigorta şirketi ile 11.11.2004-11.11.2005 tarihlerini kapsayan 140087 nolu poliçe ile 73 DD … plaka sayılı aracını poliçede belirtilen rizikolara karşı sigortalattırdığını ve sigorta primlerinin tamamını zamanında ödediğini,10.04.2005 günü müvekkil şirketin aracını kullanan Ahmet Ö.’ün Nusaybin-Cizre istikameti 26.kilometrede aracın hakimiyetini kaybetmesi ve yoldan çıkarak tarlaya devrilmesi sonucu yanma olayının meydana geldiğini,müvekkil şirketin kazayı aynı gün davalı şirkete ihbar ettiğini,davalı şirketin 02.09.2005 tarihli yazılarında,görevlendirilen eksper raporunun ibrazı üzerine yapılan incelemede kazaya karışan sürücü Mahmut Ö.’ün yeterli ehliyeti sahip olmadığının anlaşılması sebebiyle Kasko Poliçesi Genel Şartlarının A.5,4 maddesi gereğince tazminat talebinin karşılanamayacağı belirtilerek tazminat talebinin reddedildiğini,Nusaybin C.Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma sonucunda araç sürücüsü olan şüpheli Ahmet Ö. hakkında ön ödeme önerisinde bulunulduğunu,ön ödemm miktarı şüpheli tarafından süresi içerisinde yatırıldığından kamu davası açılmasına yer olmadığına ilişkin takipsizlik kararı verildiğini,bir an için aracı Mahmut Ö.’ün kullandığı varsayılsa bile D sınıfı sürücü ehliyet belgesine sahip olup,salt ticari taşıt belgesinin bulunmamasının kazanın oluşumunda tek başına değerlendirilmesinin mümkün olmadığı,sigorta şirketinin ödeme yapmamasının hukuka aykırı olduğunu belirterek fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydıyla 34950,00 YTL tazminatın rizikonun gerçekleşme tarihi olan 10.04.2005 tarihinden itibaren ticari faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili mahkememize gönderdiği cevap dilekçesi ile;Dava dilekçesinde davacının adresi yer almadığından dava dilekçesinin iptalinin gerektiğini,iş bölümü ve yetki itirazında bulunduklarını,dosyanın yetkili ve görevli İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesine gönderilmesini talep ettiklerini,esas yönünden ise davanın 10.04.2007 tarihinden sonra açılmış olması halinde davanın zamanaşımı nedeniyle reddi gerektiğini,dava dilekçesinde ileri sürülen iddiaların yerinde olmadığını,sigortalı aracın Mahmut Ö. tarafından kullanıldığını,bu sürücünün kullandığı tanker bakımından yetersiz ehliyete sahip bulunduğunu, Kasko Sigortası Genel Şartlarının teminat dışında kalan zararları düzenleyen 5.4.maddesinde bu durumun teminat dışı bırakıldığını,kabul anlamına gelmemekle birlikte davacı tarafından yoksun kalınan ticari kar talep edilmiş ise de poliçede böyle bir teminat verilmediğinden iş bu talebin de reddi gerektiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkememizin 2005/30 D.İş sayılı tespit dosyası,Nusaybin C.Başsavcılığının 2005/571 Hazırlık,2005/140 Karar sayılı soruşturma dosyası,birleşik kasko sigorta poliçesi,kasko kesin ekspertiz raporu celp edilmiş,davacı tanıkları Şeyhmus F. Rıfat Y.ve Ahmet Ö. duruşmada dinlenilmiştir.

Kazanın meydana geldiği yerin Nusaybin olması ve ilçede tek Asliye Hukuk Mahkemesinin bulunması sebebiyle 27.11.2007 tarihli duruşma ara kararı ile davalı vekilinin yetki ve işbölümü itirazının reddine karar verilmiştir.
Davacı vekili mahkememize gönderdiği 30.10.2007 havale tarihli yazılı beyanında fazlaya dair talep ve dava hakkı saklı kalmak kaydıyla ekspertiz araştırması sonucu belirlenen 34950,00 YTL araç kasko bedeli olarak talep ettiklerini,şimdilik yoksun kalınan kara ilişkin tüm haklarını saklı tuttuklarını beyan etmiş,364,00 YTL eksik nisbi harcın ödenmesine ilişkin 10.07.2007 tarih ve 5913 sayılı sayman mutemedi alındısı davacı vekili tarafından dosyaya ibraz edilmiştir.

Mahkememizin 11.12.2007 tarih ve 2007/145 Esas 2007/302 Karar sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne,7000 TL maddi tazminatın 09.05.2005 tarihinden itibaren hesap edilecek faiziyle birlikte davalı şirketten tahsiline,yoksun kalınan kar niteliğinde olan 1000 TL maddi tazminatın tahsili talebinin kasko sigortası teminat kapsamı dışında olması sebebiyle reddine,araç hasar tutarı niteliğinde olan 26950 TL maddi tazminatın tahsili talebinin zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 17.Hukuk Dairesinin 05.02.2009 tarih ve 2008/2977 Esas 2009/395 Karar sayılı ilamı ile dava dilekçesinin esas defterine kayıt edilmeden önce harcın eksik alınmış olmasında davacı tarafın herhangi bir kusurunun bulunmadığı,eksik harcın davacı tarafça tamamlandığı,bu durumda söz konusu 26950 TL’lık dava değeri yönünden de işin esasına girilip,varılacak sonuca göre bir karar verilmesinin gerektiği,kabule göre de davacı aracında meydana gelen gerçek zarar miktarının belilenmesi yönünden HUMK’nun 275.maddesi uyarınca seçilecek makine mühendisi uzman bilirkişiden rapor alınmadan eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulmasının doğru olmadığı gerekçesiyle hükmün davacı taraf yararına bozulmasına karar verilmiştir.

Yargıtay bozma ilamına uyulmasına karar verilerek yargılamaya devam olunmuş,bozma ilamı doğrultusunda Ankara 25.Asliye Hukuk Mahkemesine yazılan talimata istinaden KGM Trafik Şb.Em.Makine Mühendisi bilirkişi Abdullah Taşkıran tarafından düzenlenen 03.11.2009 tarihli bilirkişi raporu ile 73 DD … plaka sayılı tankerde olay nedeniyle meydana gelen gerçek hasar bedelinin 34950 TL olduğunun tespit edildiği bildirilmiştir.

Davalı vekili mahkememize gönderdiği 14.12.2009 tarihli yazılı beyan ile bozmadan önce tahsiline karar verilen 7000 TL hasar bedelinin ferileriyle birlikte Urfa 2.İcra Müdürlüğünün 2008/1199 Esas sayılı dosyasına ödendiğinden bu ödemenin dikkate alınmasını ve sürücünün yeterli ehliyete sahip olmaması nedeniyle davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekilinin yazılı beyanında belirtilen Şanlıurfa 2.İcra Müdürlüğünün 2008/1199 Esas sayılı takip dosyasının onaylı sureti celp edilerek incelenilmiş,davacı vekili duruşmada incelenen dosya içeriğine bir diyeceklerinin olmadığını,7000 TL asıl alacağın ferileriyle birlikte taraflarına ödendiğini beyan etmiştir.

Tüm dosya kapsamı ve delillerin değerlendirilmesi neticesinde;Dava,kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.Ticaret Kanunun 3. ve 4. maddeleri gereğince davaya ticaret mahkemesi sıfatıyla bakılması gerekmiştir.

Her ne kadar kaza sonrası düzenlenen trafik kazası tespit tutanağında davacı şirkete ait tanker sürücüsü olarak Mahmut Ö.’ün ismi yazılı ise de Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2005/571 Hazırlık sayılı dosyası üzerinden yürütülen soruşturma neticesinde 20.04.2005 tarih ve 2005/140 sayılı karar ile sanık Ahmet Ö. hakkında tehlikeli vasıta kullanmak suçundan dolayı ön ödeme ihtaratı gereğini yerine getirmesi sebebiyle takipsizlik kararı verilmesi,Jandarma görevlilerince düzenlenen olay yeri tespit tutanağında kazayı müteakip iki kişinin Nusaybin Devlet Hastanesine götürüldüklerinin ve hafif yaralı olabileceklerinin bildirilmesi,dosya içerisinde sanık Ahmet Ö.ve mağdur Şeyhmus Ö. hakkında Nusaybin Devlet Hastanesince düzenlenen adli raporların mevcut olup Mahmut Ö. hakkında düzenlenen adli raporun mevcut olmaması ve Nusaybin Belediye Başkanlığınca düzenlenen yangın raporunda Ahmet Ö.’ün isminin yer alması ile dinlenilen tanık beyanları dikkate alınarak söz konusu araç sürücüsünün Ahmet Ö. olduğu ve Ahmet Ö.’ün davacı vekili tarafından ibraz edilen ticari taşıt kullanma belgesi ve sürücü belgesi suretleri ile kasko kesin ekspertiz raporu dikkate alınarak yeterli sürücü belgesine sahip olduğu anlaşılmıştır.Davacı vekili dava dilekçesinin başlık kısmında dava konusunu 7000,00 YTL kasko araç bedeli tazminatı ve 1000,00 YTL yoksun kalınan karın tahsili olarak belirtmiş,dava dilekçesinin istem sonucu kısmında ise 34950,00 YTL tazminatın tahsiline karar verilmesini talep etmiş olup 10.04.2007 tarihli sayman mutemedi alındısı ile 8000,00 YTL değer üzerinden 108,00 YTL nisbi harç yatırmıştır.Dava dilekçesinde mevcut çelişkinin giderilmesi için kendisine süre verilmesi üzerine ibraz ettiği yazılı beyanında ıslah yoluna başvurmaksızın 34950,00 YTL araç kasko bedeli talep ettiklerini beyan etmiş ve 26950,00 YTL değer üzerinden yatırılan 364,00 YTL eksik nisbi harcın ödenmesine ilişkin sayman mutemedi alındısı dosyaya ibraz edilmiştir.

Yargıtay bozma ilamından önce verilen mahkememiz kararı ile tahsiline karar verilen 7000 TL maddi tazminatın,yargılama giderleri ve ferileriyle birlikte Şanlıurfa 2.İcra Müdürlüğünün 2008/1199 Esas sayılı takip dosyasına istinaden davacı vekili tarafından yürütülen icra takibinde davalı tarafça ödendiği anlaşılmıştır.
Yargıtay bozma ilamında bozma sebebi olarak gösterilenler dışındaki hususların davacı taraf lehine usuli kazanılmış hak teşkil etmekle kesinleşmesi dikkate alınarak,kasko poliçesi teminatı kapsamındaki 7000,00 YTL kasko araç bedeli tazminatının tahsili talebi yönünden açılan davanın konusuz kalması sebebiyle esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına,yine kasko poliçesi teminatı kapsamındaki 26950 TL maddi tazminatın tahsili talebi yönünden sübut bulan davanın kabulüne,kasko poliçesi teminatı kapsamı dışındaki 1000,00 YTL yoksun kalınan karın tahsili talebi yönünden açılan davanın reddine karar verilmesi gerektiği sonuç ve kanaatine varılarak aşağıdaki şekilde hüküm tesis edilmiştir.

HÜKÜM : Yukarıda açıklanan gerekçe ve nedenlerle;

1-DAVANIN KISMEN KABULÜ İLE; Kasko sigorta poliçesi teminat kapsamındaki hasar tutarı niteliğinde olan maddi tazminatın 7.000 TL. kısmının ferileriyle birlikte dava tarihinden sonra davalı sigorta şirketi tarafından davacıya ödenmesi dikkate alınarak 7.000 TL. maddi tazminat yönünden açılan davanın konusuz kalması sebebiyle esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına,
2-Kasko sigorta poliçesi teminat kapsamındaki hasar tutarı niteliğinde olan 26.950 TL. maddi tazminatın ekspertiz raporunun düzenlenme tarihi olan 09.05.2005 tarihinden itibaren hesap edilecek ticari reeskont faiziyle birlikte davalı şirketten tahsili ile davacıya verilmesine,
3- Yoksun kalınan kar niteliğinde olan 1.000 TL. maddi tazminatın davalıdan tahsili talebinin kasko sigortası teminat kapsamı dışında olması sebebiyle reddine,

4- Kabulüne karar verilen tazminat miktarı üzerinden hesap edilen 1.455,30 TL nisbi karar ve ilam harcının davalıdan tahsili ile Hazineye irat kaydına,
5- Reddine karar verilen tazminat miktarı üzerinden alınması gerekli 17,15 TL maktu karar ve ilam harcının davacıdan tahsili ile Hazineye irat kaydına,
6-Davacı tarafından bozma ilamı sonrasında sarf edilen 256,50 TL yargılama giderinin tarafların haklı çıktığı oran ve davalı tarafın sarf ettiği 2,50 YTL yargılama gideri nazara alınarak 247,24 TL kısmının davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,geri kalan kısmın davacı üzerinde bırakılmasına,
6-Davacının kendisini vekille temsil ettirmesi sebebiyle karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT uyarınca belirlenen 3.164,50 TL nisbi vekalet ücretinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,
7-Davalının kendisini vekille temsil ettirmesi sebebiyle karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT uyarınca belirlenen 1000 TL maktu vekalet ücretinin davacıdan tahsili ile davalıya verilmesine,
Dair, davacı vekilinin yüzüne karşı, davalı vekilinin yokluğunda, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde Yargıtay’a temyizi kabil olmak üzere verilen karar açıkça okunup usulen anlatıldı. 23/02/2010

Katip 75755

Hakim 40360

CEZAEVİNDE OLAN EŞİN NAFAKADAN SORUMLU TUTULMASI- BOŞANMA NEDENİYLE MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT İSTEMİ- YOKSULLUK NAFAKASI TALEBİNİN REDDEDİLMESİ  

T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2019/223
K. 2019/849
T. 11.2.2019

BOŞANMA NEDENİYLE MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT İSTEMİ ( Tarafların Ekonomik ve Sosyal Durumları Boşanmaya Yol Açan Olaylardaki Kusur Dereceleri Kişilik Haklarına Yapılan Saldırı ile İhlal Edilen Mevcut ve Beklenen Menfaat Dikkate Alındığında Davacı Kadın Yararına Takdir Edilen Maddi ve Manevi Tazminatın Az Olduğu – Hakkaniyet İlkesi ile TBK’nun Tazminatın Belirlenmesine Dair Hükümleri Uyarınca Daha Uygun Miktarda Tazminat Takdiri Gerektiği )

CEZAEVİNDE OLAN EŞİN NAFAKADAN SORUMLU TUTULMASI ( Davalının Tutuklu veya Hükümlü Olmasının Tedbir ve İştirak Nafakası ile Sorumlu Tutulmamasını Gerektirmeyeceği – Tarafların Ekonomik ve Sosyal Durumları da Gözetilerek Dava Tarihinden Geçerli Olmak Üzere Velayeti Anneye Verilen Ortak Çocuk Yararına Davalının Mali Gücü Oranında Tedbir ve İştirak Nafakasına ve Davacı Kadın Yararına Uygun Miktarda Tedbir Nafakasına Hükmedilmesi Gerektiği )

YOKSULLUK NAFAKASI TALEBİNİN REDDEDİLMESİ ( Kadının Sürekli Gelir Getiren Bir İşte Çalışıp Çalışmadığı ve Varsa Gelirinin Kendisini Yoksulluktan Kurtarıp Kurtarmayacağı ile İşyerinden Ayrılmış ise Tarihinin ve Kendi İsteği ile Ayrılıp Ayrılmadığının Araştırılması Gerektiği – Davalı Erkeğin de Herhangi Bir Geliri ve Malvarlığının Olup Olmadığı Araştırılarak Sonucu Uyarınca Karar Verilmesi Gerektiği/Eksik İnceleme ile Karar Verilmiş Olduğundan Hükmün Bozulduğu )

4721/m.4,169,174,182,185/2,186/3

6098/m.50,51

ÖZET : Dava, boşanma istemi ve ferilerine ilişkindir.

Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumları, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur dereceleri, paranın alım gücü, kişilik haklarına yapılan saldırı ile ihlal edilen mevcut ve beklenen menfaat dikkate alındığında davacı kadın yararına takdir edilen maddi ve manevi tazminatın az olup, hakkaniyet ilkesi ile TBK’nun 50 ve 51. maddesi hükmü dikkate alınarak daha uygun miktarda maddi ve manevi tazminat takdiri gerektiğinden;

Davalının cezaevinde tutuklu veya hükümlü olması, tedbir ve iştirak nafakası ile sorumlu tutulmamasını gerektirmeyecek olup, tarafların ekonomik ve sosyal durumları da gözetilerek dava tarihinden geçerli olmak üzere velayeti davacı anneye verilen ortak çocuk yararına davalının mali gücü oranında tedbir ve iştirak nafakasına ve davacı kadın yararına uygun miktarda tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekirken, aksi yönde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunduğundan;

Kadının sürekli gelir getiren bir işte çalışıp çalışmadığı, gelir elde ediyorsa bu gelirin kendisini yoksulluktan kurtarıp kurtarmayacağı, işten ayrılmış ise hangi tarihte işten ayrıldığı, kendi rızası ile işten ayrılıp ayrılmadığı ve davalı erkeğin de herhangi bir geliri ve malvarlığının olup olmadığı araştırılarak sonucu uyarınca karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile karar verilmiş olduğundan hükmün bozulması gerekmiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından, tazminat miktarları ve reddedilen nafaka talepleri yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-)Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle ortak çocuk 12.07.1999 doğumlu M.’ın inceleme tarihinde ergin olduğunun anlaşılmasına göre, davacı kadının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2-)Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumları, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur dereceleri, paranın alım gücü, kişilik haklarına yapılan saldırı ile ihlâl edilen mevcut ve beklenen menfaat dikkate alındığında davacı kadın yararına takdir edilen maddi ve manevi tazminat azdır. Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile Türk Borçlar Kanunu’nun 50 ve 51. maddesi hükmü dikkate alınarak daha uygun miktarda maddi (TMK m. 174/1) ve manevi (TMK m. 174/2) tazminat takdiri gerekir. Bu yönler gözetilmeden hüküm tesisi doğru bulunmamıştır.

3-)Boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim, davanın devamı süresince, gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına (TMK m. 186/1), geçimine (TMK m. 185/3), malların yönetimine (TMK m. 223, 242, 244, 262, 263, 264, 267, 215) ve çocukların bakım ve korunmasına (TMK m. 185/2) ilişkin geçici önlemleri kendiliğinden (re’sen) almak zorundadır (TMK m. 169). Yine boşanma veya ayrılık vukuunda çocuk kendisine tevdi edilmemiş taraf gücüne göre onun bakım ve eğitim giderlerine katılmakla yükümlüdür (TMK. M. 182). Bu hususu hakim görevi gereği kendiliğinden dikkate alması gerekmektedir. Dosya kapsamından davalı erkeğin cezaevinde hükümlü olduğu anlaşılmaktadır. Davalının cezaevinde tutuklu veya hükümlü olması, tedbir ve iştirak nafakası ile sorumlu tutulmamasını gerektirmez. O halde; Türk Medeni Kanunu’nun 169, 182, 185/2 ve 186/3. maddeleri uyarınca, tarafların ekonomik ve sosyal durumları da gözetilerek dava tarihinden geçerli olmak üzere velayeti davacı anneye verilen ortak çocuk 2002 doğumlu N. yararına davalının mali gücü oranında tedbir ve iştirak nafakasına hükmedilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.

4-)Ortak çocuk 12.07.1999 doğumlu M. yararına ergin olduğu tarihe kadar tedbir nafakasına hükmedilmemesi doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.

5-)Boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim, davanın devamı süresince, gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına (TMK m. 186/1), geçimine (TMK m. 185/3), malların yönetimine (TMK m. 223, 242, 244, 262, 263, 264, 267, 215) ve çocukların bakım ve korunmasına (TMK m. 185/2) ilişkin geçici önlemleri kendiliğinden (re’sen) almak zorundadır (TMK m. 169). O halde; Türk Medeni Kanunu’nun 185/3. ve 186/3. maddeleri uyarınca, tarafların ekonomik ve sosyal durumları da gözetilerek dava tarihinden geçerli olmak üzere davacı kadın yararına uygun miktarda tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.

6-)Mahkemece davacı kadının çalıştığı ve davalı erkeğin hükümlü olması sebebiyle, yoksulluk nafakası talebinin reddine karar verilmişse de, dosya içindeki kolluk araştırmasında davacı kadının ev hanımı olduğunun belirlendiği, ancak bir kısım tanıklarca da organize sanayide çalıştığı beyan edilmiştir. Mahkemece kadının sürekli gelir getiren bir işte çalışıp çalışmadığı, gelir elde ediyorsa bu gelirin kendisini yoksulluktan kurtarıp kurtarmayacağı, işten ayrılmış ise hangi tarihte işten ayrıldığı, kendi rızası ile işten ayrılıp ayrılmadığı ve davalı erkeğin de herhangi bir geliri ve malvarlığının olup olmadığı araştırılarak sonucu uyarınca karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yoksulluk nafakası hakkında karar verilmesi doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda (2.), (3.), (4.), (5.) ve (6.) bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan diğer bölümlerinin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.11.02.2019 (Pzt.)

ARABULUCU TUTANAĞININ GEÇERSİZLİĞİ – ARABULUCUNUN YETKİYİ KÖTÜYE KULLANMASI-İŞÇİLİK ALACAKLARI

T.C.
​YARGITAY
9. Hukuk Dairesi
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
Y A R G I T A Y İ L A M I
ESAS NO​: 2019/3694
KARAR NO​: 2019/13040

DAVA​: Davacı vekili, arabuluculuk tutanağının geçersizliği sebebiyle kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık ücretli izin alacağının tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

​Yerel mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

​İlk Derece Mahkemesinin red kararına karşı davacı avukatı istinaf başvurusunda bulunmuştur.
​Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi davacı avukatının istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir.
​Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi’nin kararı süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:​

YARGITAY KARARI

A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalı iş yerinde örgütlü sendikanın toplu iş sözleşmesi görüşmeleri sonrasında grev kararı aldığını, işyerindeki çalışmanın durduğunu, davalı işverenin sendikal gücü yıkmak amacıyla işten çıkarmaya karar verdiği müvekkili ile birçok personeli “tüm tazminatları ödeyeceğini ve arabuluculuk sözleşmesi yapacağını” söyleyerek zorladığını ve kendi istedikleri doğrultuda düzenledikleri belgeleri imzalattıklarını, iş akdini kendisi fesheden davalı tarafça bu iradeyi gizlemeye yönelik olarak imzalatılan arabuluculuk sözleşmesinin ve diğer evrakların geçersizliği sebebi ile bu davayı açtıklarını iddia ederek, 2.000,00 TL ihbar tazminatı, 50,00 TL kıdem tazminatı ve 50,00 TL yıllık izin ücreti alacağının davalıdan tahsil edilerek taraflarına ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; taraflar arasında arabuluculuk anlaşması bulunduğunu, dava açılmasının açıkça hukuka aykırı olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

C) İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti:
İlk derece mahkemesince, eğitim durumu ve iş hayatı tecrübesi nazara alındığında davacının arabuluculuk faaliyetinin anlamını ve önemini anlayacak kapasitesinin bulunduğu ve bu iradesinin sakatlanmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Ç) İstinaf başvurusu:
İlk derece mahkemesi kararına karşı davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.

D) İstinaf Sebepleri:
Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; arabuluculuk sözleşmesinin kamu düzenine ve mevzuata açıkça aykırı olduğundan geçersiz olduğunu, yerel mahkemece bu durum araştırılmaksızın eksik inceleme ile hüküm tesisinin usul ve yasaya açıkça aykırı olduğunu, arabulucunun davalı holding bünyesinde çalıştığını, tarafsızlığı açısından kuşku uyandıran bu durumun kanun gereği işçilere hatırlatılmamış olduğunu ve işçilerin onaylarının alınmadığını, 6325 Sayılı Hukuk Anlaşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 9/2 maddesine ve Arabuluculuk Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan “Arabulucular Etik Kuralları” düzenlemelerine aykırı davranıldığını, davalı işverenin baskısıyla müvekkiline imzalattırılan sözleşmede arabuluculuk görevini üstlenen kişinin davalı işverenin bağlı olduğu holdingin grup şirketlerinin de vekillik görevini yürüttüğünü, somut bu durum arabulucunun tarafsızlığından şüpheye düşülmesine neden olduğunu, arabuluculuk tutanağının aydınlatma yükümlülüğüne aykırı bir biçimde herkese toplu olarak imzalatıldığını, uyuşmazlığa konu arabuluculuk sözleşmesi incelendiğinde görüşmelerin “…..” adresinde yapıldığının belirtildiğini, mahkeme dosyasında davalı tarafça açıkça işçilerle idari binada personel bölümünde arabuluculuk işlemi yapıldığını ikrar ettiğini, yine davalı tarafça Bursa 2. İş Mahkemesi …. E. Sayılı dosyanın 13.04.2018 tarihli celsesinde de bu yöndeki beyanların yinelendiğini, 6325 sayılı Kanunun 11. Maddesine aykırı olarak yapılan bu işlemin arabulucunun kamu düzeninden aldığı bu yetkiyi kötüye kullandığının en açık göstergesi olduğunu, arabulucunun taraflarla hiçbir görüşme yapmadığını, evrak işçilere süreçle ilgisi olmayan şirket idari personelince imzalatıldığını, davalı iş yerinde örgütlü sendikanın TİS görüşmeleri sonunda grev kararı aldığını ve işyerindeki çalışmanın durduğunu, davalı işverenin sendikal gücü yıkmak adına işçilere tüm tazminatlarının ödeneceğini ve grevin bitmesinin ardından yeniden işe başlayacaklarının taahhüdünü vererek kendi istekleri doğrultusunda düzenledikleri sözleşmeleri imzalattığını, yaklaşık 350 işçinin davalı işyerine çağrılarak işyerinin idari personeli tarafından önlerine konulan arabuluculuk tutanağı da dahil olmak üzere çeşitli evrakların imzalatıldığını ve iş ilişkilerinin sona erdirildiğini, imza atan işçilerin yaklaşık 300 kadarının tekrar işyerinde çalışmak için çağrıldığını ve işbaşı yaptırıldığını ancak 50 kadar işçinin işyerinde tekrar işe başlatılmadığını, işçilerin ve arabulucunun bir araya gelmediğini, sözleşmelerin tüm çalışanlara arabuluculuk faaliyeti ile ilgisi olmayan şirketin idari personeli tarafından imzalatıldığını, fesih işleminin yasaya aykırı bir biçimde işverence yapılmasına karşılık işe iade – ihbar tazminatı gibi yükümlülüklerden kurtulmak maksadıyla sözleşme imzalatıldığını, mahkemece verilen red yönündeki kararın gerekçesinin somut olayın gerçeklerinden uzak ve kamu düzenine aykırılıkları göz ardı eder mahiyette olduğunu, arabulucu tarafından kamu düzenine ve kanuna aykırı olarak yapılan bu işlemler nedeniyle suç duyurusunda bulunulduğunu arabuluculuk tutanağının geçersizliğine ilişkin diğer derdest davalarda mahkemece tanıkların dinletilmesine karar verildiğini, Bursa 2. İş Mahkemesi’nin …..Esas sayılı dosyasında arabuluculuk tutanağının geçersizliğine ilişkin olarak iddia edilen hususlar üzerinde tahkikat aşamasına geçilerek delillerin toplanması ve taraf tanıklarının dinlenilmesine karar verildiğini, HMK’nın 27. maddesinde düzenlenen hukuki dinlenilme hakkının gerçekleştirilmesine hizmet eden delillerle doğrudan temas ve sözlülük ilkelerinin gerçekleştirilmesi için önemli olduğunu iddia ederek istinaf başvurunun kabulüne, yerel mahkeme kararının anılan ve resen gözetilecek nedenlerle müvekkili lehine yeniden tesis edilmesine karar verilmesini talep etmiştir.

E) Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti
Bölge Adliye Mahkemesince davacının yaşı, hayat tecrübesi, kıdem süresi ve eğitim durumu itibariyle imzaladığı sözleşmenin sonuçlarını bilebilecek konumda olduğu, arabuluculuk son tutanağının sahteliği ispatlanıncaya kadar geçerli ilam niteliğindeki belgelerden olması ve sahteliği konusunda bir iddianın olmaması ayrıca fiil ehliyetsizliği, kısıtlılık halleri dışında irade fesadına dayalı iddiaların somut ve kesin delillerle ortaya konulması gerektiği, bu kapsamda arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşılan konularda dava açılamayacağı gerekçesiyle davacı tarafın istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

F) Temyiz Başvurusu
Bölge Adliye Mahkemesi kararına karşı davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur.
Davacı vekili temyiz başvurusunda özetle; arabuluculuk tutanaklarının toplu bir şekilde imzalatıldığını, mahkemece tanıklarının dinlenmediğini, delillerinin toplanmadığını, irade fesadı iddiasına yönelik hiçbir araştırma yapılmadığını, arabuluculuk sözleşmesinin kamu düzenine ve mevzuata aykırı olduğundan geçersiz olduğunu iddia etmiştir.

G) Gerekçe:
Taraflar arasında, dava öncesinde ihtiyari arabuluculuk sürecinin usulüne uygun olarak tamamlanıp tamamlanmadığı, arabuluculuk anlaşma tutanağının geçerli olup olmadığı ve bağlayıcılığı noktalarında uyuşmazlık bulunmaktadır.

Dava 20.11.2017 tarihide açılmış olup, dava tarihinden sonra 01.01.2018 tarihinde yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 3/1.maddesinde “kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebi ile açılan davalarda arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır” şeklinde düzenlemeye yer verilerek dava şartı olarak arabuluculuk öngörülmüştür. Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 18/A maddesinde ise “İlgili kanunlarda arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak kabul edilmiş ise arabuluculuk sürecine aşağıdaki hükümler uygulanır” şeklinde düzenlemeye yer verilerek dava şartı olarak arabuluculuk esasları belirlenmiştir. Davaya konu ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık izin ücretleri bakımından dava şartı olarak arabuluculuk sürecinin işletilmesi gerekli olmasa da ihtiyari olarak arabuluculuk sürecinin işletilip işletilmediği uyuşmazlık konusudur.

Dosyada yer alan arabuluculuk anlaşma belgesinde uyuşmazlık konusu, “iş ilişkisinin işçi tarafından istifa edilerek sonlandırılması nedeniyle iş ilişkisinden doğan alacak hakları ve miktarları” şeklinde gösterilmiştir.

Tutanakta, arabuluculuk görüşmelerinin …. adresinde yürütülmesinin taraflarca talep edildiği açıklanmıştır.

Anlaşma bölümünde önce işverenin açıklamasına yer verilmiş ve davalı şirket yönetim kurulu üyesinin beyanı “çalışan işçiyi çıkarmak istemediğini, kendisinin istifa ederek ayrılmak istediğini bu nedenle işçi alacağı bulunmadığını” olarak tutanağa geçmiştir.

Anlaşma tutanağında davacının açıklaması ise “grevde geçen 11 ay gibi süreden dolayı mağdur olduğunu mağduriyetin giderilmesi için en azından kıdem tazminatı hesaplaması yapılarak tarafına ödenmesi” şeklinde yer almıştır.

Anlaşma tutanağında davacı içinin istifa ettiği belirtilmiş, diğer yandan kıdem tazminatı olarak 10.437,33 TL’nin üç taksitte ödenmesi yönünde anlaşmaya varıldığı açıklanmıştır. Tutanakta iş ilişkisinin istifa ile sona erdiği bir alt paragrafta tekrarlanmış, 2’nolu bentte ise kıdem ve ihbar tazminatı hakkı bulunmadığı belirtilmiştir.

Anlaşma tutanağında başka bir işçilik alacağı yönünden anlaşmaya varıldığı yönünde bir açıklamaya yer verilmediği halde, “iş ilişkisinden kaynaklanan her ne ad altında olursa olsun hiçbir hak ve alacağın bulunmadığı”, “prim gün sayılarının eksiksiz ve tam olarak Sosyal Güvenlik Kurumuna bildirildiği”, “iş ilişkisinden ile TİS kaynaklanan tazminat, işe iade vb dava ve şikayet haklarından geri dönülmez biçimde kesin ve külliyen feragat ettiği” , “çalıştığı süre buyunca maaşlarını aldığı, ulusal bayram ve genel tatil çalışması aldığı ya da izni kullandığı, hafta tatillerini kullandığı, yıllık izin hakkı, kıdem ve ihbar tazminatı hakkı ve fazla çalışmasının bulunmadığı, psikolojik tacizle karşılaşmadığı”, “şirkete karşı tüm hak ve taleplerinden feragat etmiş olduğu bu nedenle şirketi gayri kabili rücu kayıtsız ve şartsız ibra ettiği” açıklanmıştır.

Anlaşma belgesinin “mahkeme onayına sunulsun veya sunulmasın, onaylansın veya onaylanmasın” taraflar arasında kati delil ve hüküm ifade edeceği de tutanakta ifade edilmiştir.

Dosya içinde davacının arabulucuya başvurusuna dair bir belgeye rastlanmamıştır. Bununa aksine davacı işçi iş sözleşmesinin işveren tarafından feshedildiğini, bu iradesini gizlemek için arabuluculuk sözleşmesi yapmak istediğini, belgeye Türk Borçlar Kanunu’nun 420. maddesine aykırı şekilde ibraname niteliği kazandırılmak istendiğini iddia etmiştir.

Anlaşma tutanağında davacının istifa ettiği belirtilmiş olsa da, dosyaya davacının istifa ettiğine dair bir belge sunulmadığı gibi, istifa etmesine rağmen kıdem tazminatı konusunda anlaşmaya varıldığı, kıdem ve ihbar hakkı bulunmadığı gibi birbiri ile çelişen açıklamalara yer verilmiştir.

Uygulamanın üç yüz kadar işçi için aynı anda yapıldığı da dikkati çeken bir durumdur.

Arabuluculuk görüşmelerinin ….. adresinde yürütülmesi kararlaştırıldığı halde davacı vekili duruşmadaki beyanında, belgenin işyerinde ve personel müdürü tarafından imzalatılmak suretiyle hazırlandığını, arabulucunun aynı adreste olmadığını ve işveren yönetim kurulu üyesi ile hiçbir görüşme yapılmadığını ileri sürmüştür. Davalı vekili de aynı celsede, görüşmelerin şirket idari binasında yapıldığını, yaklaşık üç yüz işçi ile sırayla anlaşma tutanağı düzenlendiğini açıklamıştır.

Arabulucunun aynı zamanda davalı şirketin avukatı olduğu ileri sürülmüş olup, bu durum davalı vekili tarafından verilen cevap dilekçesinde doğrulanmıştır.

Davalı vekili, arabulucunun davalı şirketin avukatı olduğunun davacı işçi tarafından bilinmesi gerektiğini ve buna rağmen arabulucu olarak seçildiğini, arabulucunun, taraflardan birinin avukatı olmasının arabuluculuk faaliyetine engel olmadığını savunmuştur.

6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 9/2. maddesine göre, “Arabulucu olarak görevlendirilen kimse, tarafsızlığında şüphe edilmesini gerektirecek önemli hal ve şartların varlığı halinde, bu hususta tarafları bilgilendirmekle yükümlüdür”. Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığının hazırladığı Arabulucular Etik Kurallarının 4. maddesinde, arabulucu ile taraflar arasında herhangi bir menfaat ilişkisi veya çatışmasının bulunmaması gerektiği açıklanmıştır. Arabulucu kendisi tarafından makul koşullarda bilinebilecek ve tarafsızlığı hakkında şüphe uyandırabilecek doğmuş veya doğabilecek menfaat ilişkisi veya çatışmasının varlığı halinde mümkün olan en kısa süre içinde tarafları bilgilendirmelidir.

Somut uyuşmazlıkta arabulucunun davalı şirketin avukatı olarak görev yaptığı halde arabuluculuk görüşmeleri öncesinde davacı tarafı bu yönde bilgilendirdiği ortaya konulamamıştır. Anlaşma belgesinde bu yönde bir açıklamaya yer verilmemiştir. Arabulucunun aynı zamanda diğer tarafın avukatı olduğu hususunda özellikle davacı tarafın açıkça bilgilendirildiğinin ve buna rağmen arabuluculuk görüşmelerine devam etmek istediğinin ispatı gerekir. Bu yönüyle ilgili mevzuat çerçevesinde arabulucunun tarafsızlığından şüphe duyulmasını gerektiren önemli hal ve şartların varlığı kabul edilmelidir.

Taraflar arasında imzalandığı ileri sürülen anlaşma tutanağında kıdem tazminatının 10.437,33 TL olarak kararlaştırılmasına rağmen, 2017 yılı Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin 2. Kısım 1. maddesine göre nispi %6 oranında arabuluculuk ücreti ödenmesi gerektiği halde asgari tarifeye aykırı biçimde arabuluculuk ücreti 200 TL olarak belirlenmiştir.

Davacı vekili dosyaya istinaf incelemesi öncesinde emsal dosyalarda dinlenen tanık beyanlarını sunmuş olup; emsal dava dosyalarında davacı tanıkları beyanlarında; şirket idari binasında personel müdürü ile bazı çalışanlar tarafından anlaşma tutanaklarının kendilerine imzalatıldığını, arabuluculuk görüşmeleri yapılmadığını, toplantıda şirket yönetim kurulu üyesi ile arabulucunun olmadığını ve imzalarının da o aşamada bulunmadığını açıklamışlardır. Emsal dosyada ifadeleri alınan davalı tanıklarından R.B., anlaşma belgesinin şirket insan kaynakları biriminde işçilere imzalatıldığını, imza aşamasında şirket yönetim kurulu üyesi, şirket avukatı ve arabulucunun bulunmadığını, o dönemde arabulucunun doğum yaptığını evrakların sonradan davacı işçi dışındakilere imzalatıldığını açıklamıştır. Davalının diğer tanığı da anlaşma belgesini imzaladığı anda davalı şirketin yönetim kurulu üyesi ile bir avukatın hazır olduğunu, arabulucunun olup olmadığını hatırlamadığını, işyerinde arabuluculuk toplantısı yapıldıysa da kendisinin katılmadığını beyan etmiştir.

Dosya içindeki bilgi ve belgeler ile aynı mahiyette olan ve aynı gün temyiz incelemesine tabi tutulan dört dosya kapsamından, davacının arabulucuya usulüne uygun bir başvurusunun olmadığı, yapıldığı belirtilen görüşmelerin tutanakta geçen adresten farklı yerde gerçekleştiği, üç yüz kadar işçiye aynı şekilde sırayla işyerinde belgelerin imzalatıldığı, anlaşma metninde yer aldığı halde davacı işçinin istifasına dair belgenin bulunmadığı, anlaşma belgesinin içeriğinin işçinin istifa ettiği/kıdem ihbar tazminatına hak kazanmadığı/kıdem tazminatının ödeneceği şeklinde çelişkiler içerdiği, sadece kıdem tazminatı ödenmesi öngörüldüğü halde diğer tazminat ve işçilik alacakları bakımından hakkın gerçekleşmediği veya karşılığının zamanında tam olarak ödendiği şeklinde sözcüklere yer verilerek Türk Borçlar Kanunu’nun 420. maddesinde aykırı şekilde ibra etkisi kazandırılmaya çalışıldığı, kıdem tazminatı dışındaki tazminat ve alacaklarla ilgili olarak delil oluşturma ve dava açma yasağı oluşturma yönünde çaba içine girildiği anlaşılmaktadır.

Bütün bu işlemlerin davalı şirketin kayden avukatının arabuluculuğunda gerçekleştiği, arabulucunun davacı tarafı diğer tarafın avukatı olduğu konusunda bilgilendirdiğinin tespit edilemediği, emsal dosyalarda dinlenen tanık anlatımlarına göre, arabuluculuk görüşmelerinin hiç yapılmadığı, hatta arabulucunun da işçilerin imzaladığı aşamada işyerinde olmadığının beyan edilmesi karşısında; usulüne uygun bir arabuluculuk başvurusunun ve görüşmesinin yapılmadığı gibi mevzuat hükümleri çerçevesinde arabuluculuk anlaşma belgesinin düzenlenmediği sonucuna varılmaktadır.

Tüm bu tespitler karşısında; dava tarihi itibariyle taraflar arasında 6325 sayılı Kanun hükümleri dikkate alındığında, yapılan işlemler geçerli ihtiyari arabuluculuk faaliyeti olarak nitelendirilemez. Kanun hükümlerine göre usulüne uygun bir başvuru olmadığı, arabuluculuk görüşmelerinin hiç yapılmadığı ve mevzuat hükümleri çerçevesinde usulüne uygun, geçerli bir tutanak düzenlenmediği ve dava tarihi itibari ile zorunlu arabuluculuk şartının henüz yürürlüğe girmediği de dikkate alınarak, davaya konu ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık izin ücreti yönünden işin esasına girilerek sonuca gidilmesi gerekirken, hukuken geçerli bir anlaşmanın varlığı kabul edilerek “arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılan konularda dava açılamayacağı” yönündeki gerekçeyle davanın usulden reddi hatalı olup, bu yönde ilk derece mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemesi kararlarının BOZULMASINA karar vermek gerekmiştir.

H) SONUÇ:
Bölge Adliye Mahkemesi ile İlk Derece Mahkemesinin kararlarının, yukarıda yazılı nedenden dolayı BOZULMASINA, dava dosyasının İlk Derece Mahkemesi’ne, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesi’ne gönderilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 11/06/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

OTOBÜS ŞOFÖRÜ – HİZMET TESPİTİ

T.C.
YARGITAY
21. HUKUK DAİRESİ

ESAS NO : 2013/7070
KARAR NO : 2014/7185

Y A R G I T A Y İ L A M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : Şanlıurfa 1. İş Mahkemesi
TARİHİ : 19/02/2013
NUMARASI : 2013/112-2013/433
DAVACI : Bekir Sadık D. Vek. Av. Selim Hartavi
DAVALI : 1-Sosyal Güvenlik Kurumu
2-T. Turizm Ve Ticaret Ltd Şti

Davacı, davalılardan işverene ait işyerinde 01/08/2004-01/11/2009 tarihleri arasında geçen çalışmalarının tespitine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.

Hükmün davalılardan Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Mahmut Kalemci tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

K A R A R

1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre davalı Kurumun aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine,

2-Dava, davacının 01.08.2004 – 01.11.2009 tarihleri arasında davalı işverene ait iş yerinde geçen ve Kuruma bildirilmeyen sigortalı çalışmalarının tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulü ile hükümde yazılı şekilde karar verilmiş ise de bu sonuca eksik araştırma ve inceleme ile gidilmiştir.

Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasa’nın 79/10. ve 5510 sayılı Yasa’nın 86/9. maddeleri bu tip hizmet tespiti davaları için özel bir ispat yöntemi öngörmemiş ise de, davanın niteliği kamu düzenini ilgilendirdiği ve bu nedenle özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi gerektiği Yargıtay’ın ve giderek Dairemizin yerleşmiş içtihadı gereğidir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden; davalı işyerlerinden 16162 sicil numaralı işyerinin 01.03.1995 tarihinden itibaren, 18748 sicil numaralı işyerinin 20.01.1998 – 31.01.2006 tarihleri arasında 506 sayılı Kanun kapsamında olduğu, bu işyerlerinden 16162 sicil numaralı işyerinden davacı adına 26.04.2008 tarihinde işe giriş bildirgesinin verildiği, ihtilaflı dönemde 16162 sicil numaralı işyerinden 26.4.2008 – 31.8.2009 tarihleri arasında çalışmalarının bildirildiği, aynı zamanda davalı işyeri ile irtibatlı olup olmadığı anlaşılamayan 1012423 sicil numaralı işyerinden de 22.06.2007 – 22.08.2008 tarih aralığında davacı adına çalışmanın bildirildiği, Nisan 2008 – Ağustos 2009 arasındaki dönemlere ait imzalı ücret bordrolarının olduğu, davacının çeşitli otogarlara giriş – çıkış yaptığına dair makbuzların olduğu görülmüştür.

Somut olayda; davacı tanıklarının, dava konusu dönemde davacının çalışmasını doğrulamalarına rağmen, davalı tanıklarının davacının bildirilen dönem haricinde çalışmadığını beyan ettikleri, resen tanık seçilerek dinlenilmediği ve tanık beyanları arasındaki çelişkinin giderilmediği, hüküm altına alınan dönemde davacının şoförlüğünü yaptığı 34 YUU …., 34 AR …. ve 63 YV …., plakalı otobüslerinin kime ait olduğunun, davalı şirketle ilgisi olup olmadığının araştırılmadığı, hizmet tespiti davası yönünden kesin delil teşkil etmeyen ancak kuvvetli delil niteliğinde olan Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleşen alacak davasında 01.08.2004 – 01.06.2007 ve 01.09.2007 – 25.04.2008 tarihleri arasında geçen çalışmalara göre alacak miktarının hesaplandığı, imzalı ücret bordrolarına rağmen Nisan 2008 tarihinde eksik bildirilen sürenin 30 güne tamamlanacak şekilde hüküm kurulduğu anlaşılmıştır.

Yapılacak iş; hüküm altına alınan dönemde davacının şoförlüğünü yaptığı 34 YUU …, 34 AR …. ve 63 YV…., plakalı otobüslerinin kime ait olduğunu ve davalı şirketle ilgisi olup olmadığının araştırmak, ihtilaflı döneme ilişkin tüm dönem bordrolarından, ihtilaflı dönemin tamamında kayıtlı ve tarafsız tanıklar saptanarak bunların bilgilerine başvurmak, bordrolarda adı geçen kişilerin adreslerinin tespit edilememesi veya beyanları ile yetinilmediği takdirde, Sosyal Güvenlik Kurumu, zabıta, maliye ve meslek odası aracılığıyla işyerine o tarihte komşu olan diğer işyerlerinde uyuşmazlık konusu dönemde çalıştığı tespit edilen kayıtlı komşu işyeri çalışanları; yoksa işyeri sahipleri araştırılıp tespit edilerek çalışmanın niteliği ile gerçek bir çalışma olup olmadığı yönünde yöntemince beyanlarını almak, imzalı ücret bordrolarındaki imzaların davacının eli ürünü olup olmadığını davacıya sormak, inkâr halinde imza incelemesi yaptırmak, imzaların davacının eli ürünü olduğu anlaşılırsa, imzalı ücret bordrosu olan dönemlerde imzalı ücret bordrosu kadar, imzalı ücret bordrosu olmayan veya olup da itiraz edilen imzaların davacıya ait olmadığı anlaşılan dönemler yönünden ispat edilen duruma göre karar vermekten ibarettir.

Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 08/04/2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Başkan
Mesut BALCI
Üye
H. KARA
Üye
T. TOPRAK
Üye
İ. KIR
Üye
A. YENER

Ö.O.B.

ŞUF’A DAVASINDA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN BAŞLANGICI

T.C.
YARGITAY
6. HUKUK DAİRESİ
E. 2001/5825
K. 2001/8011
T. 16.10.2001

• ŞUF’A DAVASINDA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN BAŞLANGICI ( İştirak Halinde Mülkiyet Konusu Taşınmaz Payının Satışında )
• İŞTİRAK HALİNDE MÜLKİYETE TABİ PAYIN PAYDAŞLARINCA AÇILAN ŞUF’A DAVASI ( Hak Düşürücü Sürenin Başlangıcı )
• HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN BAŞLANGICI ( Terekeye Ait Paya Dayanarak Mirasçılarca Satılan Pay İçin Açılan Şuf’a Davasında )
• TEREKEYE AİT PAYA DAYANARAK AÇILAN ŞUF’A DAVASI ( Hak Düşürücü Sürenin Başlangıcı )
743/m.658/son
ÖZET : Şuf a davasında Davacının dayandığı pay iştirak halinde mülkiyete konu ise, bir aylık hak düşürücü süre iştirakçi ortaklardan satışı en geç öğrenenin öğrenme tarihine göre saptanır. Hak düşürücü sürenin geçtiğini iddia eden bunu ispatla mükelleftir.

DAVA : Mahalli mahkemesinderı verilrniş bulunan şuf’a davasına dair kararın temyiz incelemesi duruşmalı olarak davacı tarafından süresi içinde istenilmekte dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

KARAR : Dava, şuf’alı payın iptali ile davacılar adına tescili istemine ilişkindir: Mahkemece davanın süreden reddine karar verilmiş, hüküm davacı miras şirketi temsilcisi tarafından temyiz edilmiştir.

Davacının dayandığı pay iştirak halinde mülkiyete konu ise tüm iştirakçilerin birlikte dava açması veya birinin açtığı davaya diğerlerinin muvafakat etmesi gerekir. Çünkü bu gibi hallerde 11.10.1982 gün 3/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca davanın tereke adına açıldığının kabulü icabeder. Muvafakat duruşmaya gelip bu konuda beyanda bulunmakla veya imzası noterce tasdikli muvafakat belgesi ibrazı suretiyle yahut davacı adına davayı takip eden avukata vekâlet vermekle yapılabilir. Bunlardan birinin gerçekleşmesi halinde muvafakat veren ortağın davacı safında yer alarak davayı takip etmesine gerek kalmaz. Muvafakat veren ortak haktan vazgeçtiğini de beyan ederse davanın kabulü halinde şuf’alı pay diğerleri adına davacı dışındakilerin hepsi haktan vazgeçerse şuf’alı pay sadece davacı adına tescil edilir. Bu yolda ortakların tümünün muvafakati sağlanamazsa payı bırakan murisin terekesine MK. 581-630. maddeleri uyarınca görevli mahkemede mümessil tayini için davacıya süre verilir. Mümessil davacı dışında biri olursa davacının sıfatı biter, davayı mümessil takip eder. Mümessille takip edilen davanın kabulü halinde şuf’alı payın tereke adına tescili gerekir. Dava hakkına ilişkin olan bu hususun hakim tarafından kendiliğinden öncelikle nazara alınması icabeder.

Şuf’a hakkının tapuda yapılan satışın öğrenilmesinden itibaren bir ay içinde kullanılması gerekir. İştirakçi ortaklarda da bunlardan satışı en geç öğrenenin öğrenme tarihine göre bir aylık hak düşürücü süre saptanır. Diğer ortakların daha önce öğrenmesi önem taşımaz. Bu hak her türlü irade bildirimiyle kullanılabileceği gibi doğrudan doğruya dava açılarak suretiyle de kullanılabilir. Dava dışı kullanılan irade bildirimi süreyi koruyacağından yasal süresi içinde her zaman dava açılabilir. Şuf’a hakkı tapudaki satış işleminden sonra doğacağından şuf’alı payın daha önce satılacağının öğrenilmesi veya hak sahibine vaki satın alma teklifinin kabul edilmemesi hiçbir hukuki değer taşımaz. Davalı hak düşürücü süre geçirildiği savunmasında bulunmuşsa bunu isbat etmesi gerekir. Bu konuda tanık dahil her türlü delil ikamesi mümkündür. Önce davalı delillerinin, daha sonra varsa davacı delillerinin toplanması gerekir:

Olayımızda; davacıların şuf’alı payın ilişkin olduğu taşınmazda müstakil payları yoktur. Pay miras bırakanları Selma adına kayıtlı olup, Sarıyer Sulh Hukuk Mahkemesinin 20.12.1999 gün 1999/1166-1317 esas karar sayılı kararı ile Selma’nın terekesine Ayşe ( EI Jabsheh ) temsilci olarak atanmıştır. Miras şirketi temsilcisi davayı yürüten avukata vekalet vermiş, yargılamaya bu şekilde devam olunmuştur. Bu nedenle davanın yürütülmesinde bir usulsüzlük bulunmamaktadır. Davalı davanın öğrenmeye nazaran bir aylık hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığını, taşınmazda fiili taksim olduğunu, davacıların şuf’a hakkından zımnen feragat ettiklerini savunmuş, mahkemece davanın süreden reddine karar verilmiş, hüküm gerekçesi davalı tarafından temyiz edilmediğinden uyuşmazlık davanın bir aylık hak düşürücü sürede açılıp açılmadığı noktasında toplanmaktadır. Dava konusu pay davalıya 24.4.1996 günü ihtiyari ihale ile satılmış tapuya 19.6.1999 tarihinde tescil edilmiştir. Davalı satıştan Ayşe ile Murat’ın haberdar olduğunu savunmuş ise de diğer mirasçı Emine’nin hangi tarihte satışı öğrendiğine dair bir beyanda bulunmadığı gibi gerek dava dosyasında gerekse içerisinde bulunan Sarıyer İkinci Asliye Hukuk Mahkemesine ait 1998/411 ve 1998/120 esas sayılı dava dosyalarında mirasçı Emine’nin satıştan haberdar olduğuna dair bir bilgiye rastlanılmamıştır. Yukarıda açıklandığı gibi süre iştirakçi ortaklardan satışı en geç öğrenenin öğrendiği tarihe göre hesaplanacağından ve iştirakçi ortak Emine’nin öğrendiği savunma olarak kanıtlanamadığından dava süresindedir. Dava süresinde açıldığına göre şuf’a hakkının tanınmasına karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle istemin reddi hatalı olmuştur.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenle temyiz itirazlarının kabulü ile HUMK.nun 428. maddesi uyarınca hükmün ( BOZULMASINA ) ve istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine 16.10.2001 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

BELİRSİZ ALACAK DAVASINDA YARGILAMA SIRASINDA ARTTIRILAN TALEPLERE KARŞI ZAMANAŞIMI DEFİ

T.C
YARGITAY
9.HUKUK DAİRESİ

ESAS:2015/5101
KARAR:2016/19654
TARİH :10/11/2016

MAHKEMESİ :İŞ MAHKEMESİ

DAVA : Davacı, kıdem tazminatı ile fazla mesai ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücreti, izin ücreti, ücret alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Yerel mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Hüküm süresi içinde taraflar avukatlarınca temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Y A R G I T A Y    K A R A R I

A) Davacı İsteminin Özeti:Davacı vekili, davacının 01.06.1995 tarihinde davalı iş yerinde çalışmaya başladığını, 1475 sayılı Kanun’un 14/5. maddesi uyarınca davacının iş sözleşmesini feshetmek istediğini davalı işverene 18.03.2013 tarihinde bildirdiğini, bunun üzerine davalının, davacının iş yerinde çalışan evli bir bayanla ilişkisinin tespit edildiğini ve bu nedenle 15.03.2013 tarihinde davacının iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiği yönündeki yanıtı verdiğini, bu tarihte davacının raporlu olduğunu, davacının bu iddialarının doğru olmadığını bu nedenle feshin haksız olduğunu ileri sürerek, kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai ücreti, ulusal bayram-genel tatil ücreti ve yıllık izin ücreti alacaklarının davalıdan tahsilini istemiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti:Davalı vekili, davacının 01.06.1995-15.03.2013 tarihleri arasında davalı iş yerinde çalıştığını, davacının iş yerinde çalışan evli bir bayanla evlilik dışı ilişki yaşaması ve bu durumun iş yerinin huzur ve güvenliğini etkilediğini, ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranış gerçekleştirdiği gerekçesiyle davacının iş akdinin haklı nedenle 15.03.2013 tarihli ihtarname ile feshedildiğini, bu nedenle davacının kıdem tazminatı alacağına hak kazanamayacağını savunarak, davanın reddini istemiştir.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:Mahkemece, toplanan delillere ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davalının iş sözleşmesini fesihte haksız olduğu gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

D) Temyiz:Kararı taraflar vekilleri temyiz etmiştir.

E) Gerekçe:
1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının tüm, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davaya konu işçilik alacalarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı noktasında taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.

Belirsiz alacak davası 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile öngörülen ve alacaklıya bazı avantajlar sağlayan yeni bir dava türüdür. Sözü edilen hükme göre “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir”. Şu hale göre davanın açıldığı tarihte alacak miktarının belirlenmesi imkansız ise belirsiz alacak davası açılabilir. Öte yandan alacaklı tarafından alacağın miktar veya değerinin tam olarak belirlenmesi beklenemez ise yine belirsiz alacak davası açılabilir.

Belirsiz alacak davasını öngören hükümde biri sübjektif, diğer objektif iki unsur karşımıza çıkmaktadır. Alacağın veya dava değerinin belirlenmesini objektif olarak imkansız olması halinde belirsiz alacak davası açılabilecektir. Örneğin iş kazası geçiren işçinin açacağı davada işveren ve işçinin karşılıklı kusur oranları, kusursuz sorumluluk olup olmadığı ve varsa kaçınılmazlık durumu ve maluliyet oranlarının dava açma aşamasında belirlenmesi imkansızdır.

Sübjektif unsur ise alacaklının talep konusu miktarı belirlemesinin alacaklıdan beklenememesidir. İşçinin yasal hakları ödenmeksizin işten çıkarıldığı bir durumda yukarıda belirtilen masraflara ek olarak uzman hesap raporu aldırarak olası işçilik alacaklarını belirlemesi de hak arama özgürlüğü önünde engel olarak değerlendirilebilir.
Talep sonucunun rakam olarak ifadesinin imkansızlığı, davacının tam olarak miktarını bilmediği ve bu bilgisizliğini davalının sahasında bulunan vakıalardan kaynaklandığı durumlarda söz konusudur.
Dairemizin kısmi dava ile ilgili verdiği bu ölçütleri kabul eden Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 17.10.2012 gün ve 2012/9-838 E, 2012/715 K sayılı kararında “İşçilik alacaklarının özelliği de dikkate alınarak, bu alacaklarda, talep konusunun miktarının taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli olduğunu söylemek mutlak olarak doğru olmadığı gibi, aksinin kabulü de doğru olmayacağını, talep konusu işçilik alacakları belirli olup olmadığının somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi ve sonuca gidilmesinin daha doğru olacağını” açıkça belirmiştir.

Aynı dava dilekçesinde birden fazla işçilik alacaklarının talep edildiği durumlarda davaların yığılmasından söz edilir ki, alacağın belirli olup olmadığı her bir alacak kalemi bakımından somut olayın özelliğine göre değerlendirilmelidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.10.2012 gün, 2012/ 9-838 E, 2012/ 715 K sayılı kararı da bu yöndedir.

Davaya konu işçilik alacaklarının bir kısmının ya da bazılarının belirsiz alacak davasına konu olamayacağı belirlendiği taktirde, hakim hemen davayı reddetmemeli, HMK.’nun 115/2 maddesi uyarınca eksikliği tamamlaması yani alacağını belirleyerek buna göre talepte bulunması için davacıya kesin süre vermeli, gereğinin yerine getirilmemesi halinde dava şartı eksikliğinden dava reddedilmelidir. Dairemiz kararları ile Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin kararları bu yöndedir(Yargıtay 9.HD. 26.01.2014 gün, 2014/1962 E, 2014/6034 K. ; Yargıtay 9.HD. 27.02.2012 gün ve 2012/1757 E, 2012/5742 K. ; Yargıtay 19. HD. 16.01.2014 gün, 2013/ 17491 E, 2014/ 1332 K. Yargıtay 19. HD, 16.01.2014 gün, 2013/ 17366 E, 2014/ 1329 K.).

Alacağın belirsiz olması halinde alacaklı, belirsiz alacak davası açabileceği gibi kısmi dava olarak da alacağın tahsilini talep edebilir.

Dava dilekçesinde alacağın belirsiz olduğundan söz edilmiş olsa da, kısmi dava açıldığının ifade edilmesi halinde davanın türünün kısmi dava olarak kabulü gerekir. Zira alacak belirsiz ise kısmi dava yoluyla alacağın istenmesine engel bir durum yoktur. Bu ihtimalde kısmi dava ancak talep edilen kısım itibarıyla zamanaşımını keser. Yargılama ile alacağın belirlenen kalan kısmı ıslah veya ek dava ile talep edildiğinde arttırılan miktarlar bakımından faiz başlangıcı -kural olarak- talep tarihidir. Bu nedenle davanın türünün belirsiz alacak davası veya kısmi dava oluşunun sonuçları farklı olup, tereddüt halinde hakim tarafından bu husus davacıya açıklatılmalı ve davanın türü ön inceleme tutanağına yazılarak tahkikat aşamasına geçilmelidir.

Belirsiz alacak davası ise mevcut yasal düzenleme çerçevesinde üç değişik şekilde açılabilir. Eda (tahsil talebi ile) davası niteliğinde belirsiz alacak davasının açılabileceği HMK’nun 107. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında öngörülmüştür. Tespit niteliğinde belirsiz alacağı tespit davası ise aynı maddenin 3. fıkrasına dayanmaktadır. Maddenin gerekçesine göre ise alacaklı kısmi eda külli tespit davası da açabilir. Her bir dava türünün farklı özellikleri bulunmaktadır.

Tahsil talepli belirsiz alacak davasında, alacaklı belirleyebildiği miktarı davaya konu etmelidir. Bu konuda rastgele bir miktarı talep etmesi doğru olmaz. Örneğin, işveren ve … kayıtlarında 10 yıl ve asgari ücretten hizmeti görünen bir işçi, çalışma süresini 12 yıl ve ücretini net 2.000,00 TL olarak açıklamak suretiyle kıdem tazminatıyla ilgili belirsiz alacak tahsil davası açabilir. Bu davada, kayıtlarda geçen süre ve asgari ücrete göre belirlenebilen miktar talep edilmelidir. Başka bir anlatımla tahsil amaçlı belirsiz alacak davasında alacaklı belirleyebildiği kadarıyla bir hesaplama yapmalı ve bu miktarı talep etmelidir. Dava dilekçesinde şimdilik kaydıyla farazi bir miktar (100,00 TL) gösterilmesi halinde,davanın, tahsil amaçlı belirsiz alacak davası olarak kabulü doğru olmaz.

Tahsil amaçlı belirsiz alacak davasında, işverenin vereceği cevap, ön inceleme aşamasında bu yönde uzlaşı veya tahkikat aşamasında belirsizlik ortadan kalktığında, 107/2. maddeye göre davacı miktarı arttırabilir ve alacağın tümünün tahsilini talep edebilir. Bu aşamada iddianın genişletilmesi yasağı devreye girmez.

HMK’nun 107. maddesinin gerekçesine göre, alacak belirli hale geldiğinde artırım, sadece bir kez yapılabilir. İkinci kez artırım yapılmak istenirse, iddianın genişletilmesi yasağı ile karşı karşıya kalınır.

Tahsil talepli belirsiz alacak davasında, dava tarihinde alacağın tamamı için zamanaşımı kesilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 157. maddesi uyarınca, dava süresince tarafların yargılamaya ilişkin her işleminden veya hâkimin her kararından sonra zamanaşımı yeniden işlemeye başlar. Bu nedenle yargılama sırasında alacağın zamanaşımına uğradığından söz edilemeyeceğinden, davacının talep artırım dilekçesi üzerine ileri sürülen zamanaşımı definin de sonuca bir etkisi olmaz.

Tahsil talepli belirsiz alacak davasında faiz başlangıcı, davadan önce temerrüt söz konusu değilse dava tarihi olmalıdır. Alacak belirlendikten sonra arttırılan kısım için faiz başlangıcı temerrüt ya da dava tarihidir. Belirtmek gerekir ki, belirsiz alacak davasının alacaklıya sağladığı bütün imkanlar bir tek tahsil amaçlı belirsiz alacak davasında ortaya çıkar.

Belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılabileceği HMK’nun 107/3. maddesinde kabul edilmiş olmakla, davanın miktar belirtmeden açılması da imkan dahilindedir. Bu halde hukuki yarar yokluğu ile ilgili tartışmalara mahal vermemek için, 107. maddenin son cümlesinde, belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılmasında hukuki yararın bulunduğu ifade edilmiştir.

Belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılabilmesinin en önemli sonucu, belirsiz alacak tespit davasının da alacağın tamamı için zamanaşımını kesmesidir. Bu husus, 107. maddenin gerekçesinde açıklanmıştır.

Belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılmasının ardından, alacağın yargılama sırasında belirlenmesi üzerine HMK’nun 107/2. maddesine göre miktarın arttırılması mümkün değildir. Zira sözü edilen hüküm, belirsiz alacak davasının miktar belirtilmesi yoluyla eda davası biçiminde açılması halinde uygulama alanı bulabilir. Ancak belirsiz alacak tespit davasında yapılan yargılama ile alacak belirlendikten sonra, davanın tamamen ıslahı suretiyle alacağın tahsili talep edilebilir.

Belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılması ve ardından ıslahla eda davasına dönüştürülmesinin, davanın belirli bir miktar üzerinden açılmasından farkı, faiz başlangıcı noktasında kendisini gösterir. Belirsiz alacak davası tespit davası olarak açıldığında faiz başlangıcı, alacakların rakam olarak talep edildiği ıslah tarihi olmalıdır. Belirsiz alacak davası ile kesilmiş olan zamanaşımı yargılama sırasındaki işlemler ve hakimin her kararı ile kesileceğinden ıslaha karşı ileri sürülen zamanaşımı defi sonuca etkili değildir.

HMK 107. maddesinin gerekçesine göre belirsiz alacak davasının, kısmen eda davasıyla birlikte külli tespit davası olarak da açılabilmesi imkan dahilindedir. O halde belirsiz alacak davasında bir miktarın tahsili yanında, kalan tutarın tespiti istenebilecek ve yargılama sırasında belirlendiğinde kalan miktar da talep edilebilecektir.

Bunun tam eda davasından farkı, belirlenebilen miktarın talebi yerine, kısmi bir miktarın istenebilmesidir. Örneğin belirsiz bir alacak için alacaklı tarafından belirsiz alacak davası açıldığında ve 100,00 TL için tahsil, kalan miktarı için ise alacağın tespiti istendiğinde kısmi eda külli tespit davasından söz edilir. Zira alacaklı işveren veya resmi kurum kayıtlarında geçen belirleyebildiği miktarı davaya konu etmek yerine, farazi bir miktar için talepte bulunmuştur. Sözü edilen davanın kısmi davadan farkı ise, alacaklının kısmi dava açtığını belirtmeksizin belirsiz alacak davasından söz ederek taleplerde bulunmasına dayanır. Yukarıda açıklandığı üzere belirsiz bir alacak için alacaklının açıkça kısmi dava açtığını belirterek talepte bulunması veya belirsiz alacaktan söz edilmeksizin kısmi taleplerde bulunulması halinde davanın kısmi dava olarak açıldığı kabul edilir.

Kısmi eda külli tespit davasının açıldığı anda alacağın tamamı için zamanaşımı kesilir. Yargılama sırasındaki işleminden veya hâkimin her kararından sonra yeniden işlemeye başlayacağından yargılama sırasında alacağın zamanaşımına uğradığından söz edilemez. Bu nedenle yargılama sırasında arttırılan taleplere karşı yapılan zamanaşımı defi sonuca etkili değildir. Ancak faiz başlangıcı açısından tahsil amaçlı belirsiz alacak davasından farklı bir durum vardır. Davaya konu edilen miktar bakımından faiz başlangıcı olarak dava tarihi kabul edilmelidir. Alacağın kalan kısmın sadece tespiti istenmiş olmakla, belirlenen bakiye alacak miktarının ilerde talep edildiği tarihten itibaren faize karar verilmelidir.

Somut uyuşmazlıkta, davacı vekili kısmi eda külli tespit istemli belirsiz alacak davası açmıştır. Yukarıda da belirtildiği üzere yargılama sırasında arttırılan taleplere karşı yapılan zamanaşımı definin hukuki sonucu olmadığından davacı vekilinin talep artırım dilekçesi üzerine davalı vekili tarafından ileri sürülen zamanaşımı definin dikkate alınarak sonuca gidilmesi hatalıdır.

F) Sonuç:Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 10.11.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

YIKIM – ELATMANIN ÖNLENMESİ- DAVA KONUSUNUN DEVRİ

T.C
YARGITAY
8. HUKUK DAİRESİ
ESAS:2018/3693
KARAR:2019/6170

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Elatmanın Önlenmesi – Yıkım

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın usulden reddine karar verilmiş olup hükmün davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

K A R A R

Davacı vekili; kayden maliki olduğu 1303 ada 756 parsel sayılı taşınmazına, komşu 755 parsel maliki davalının taşınmazının bir kısmına ihata duvarı yapmak suretiyle müdahale ettiğini ileri sürerek eldeki davayı açmış; davalı ise, maliki olduğu 755 parsel sayılı taşınmaz üzerinde inşaat yapabilmek için Belediyeden 09.08.1978 tarihinde imar çapı aldığını, daha sonrada ruhsat alarak inşaata başladığını, inşaatı bitirip 1987 yılında ise yapı kullanma izin belgesi aldığını, anılan taşınmazın imar parseli olduğunu, 30 yıldan fazla zamandır mevcut haliyle taşınmazı kullandığını, işgalinin söz konusu olmadığını belirterek, temliken tescil taleplerinin kabulü ile davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; (ilk kararda) davanın kabulü ile davalının el atmasının önlenmesine ve muhtesatın yıkımına, muhtesat bedeli 3.704,43 TL’nin karar kesinleştiğinde davalıya ödenmesine karar verilmiş, verilen karar davalı vekilince temyiz edilmiştir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 27.11.2014 tarihli ve 2014/8484 Esas, 2014/18474 karar sayılı ilamı ile “…. somut olayda davacı adına kayıtlı 755 parsel sayılı taşınmazın yargılama sırasında el değiştirmiş, yeni malikin davaya katılmadığı görülmüştür.Mahkemece yapılacak işin 6100 sayılı HMK’nin 125. (1086 sayılı HUMK’un 186.) maddesinin öngördüğü usuli işlemlerin uygulanmasının gerekeceğinde kuşku yoktur. Öyle ise; davacının yargılama sırasında taşınmazını 3.kişiye devretmesi karşısında HMK’nin 125. maddesi uyarınca yukarıda değinilen usulü eksikliklerin giderilmesi, ondan sonra işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.” gerekçeleriyle bozma kararı verilmiştir

Mahkemesince, bozmaya uyma kararı verilerek yeniden yapılan yargılama neticesinde, davacının davasının aktif husumet ehliyeti bulunmaması nedeniyle HMK’nin 114/1 maddesi gereğince usulden reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacının kayden maliki olduğu çekişme konusu 756 parsel sayılı taşınmazını 24.03.2010 tarihinde satın alma suretiyle edindiği, eldeki davanın 23.07.2010 tarihinde açıldığı, davacının dava konusu taşınmazını yargılama sırasında 28.07.2010 tarihinde dava dışı …’a devrettiği, … tarafından (13.06.2012 tarihinde) dava dışı …’e devredilen taşınmazın en son 09.10.2014 tarihinde … tarafından da dava dışı … Oğlu …’a aktarıldığı, komşu 755 parsel sayılı taşınmazın da halen davalı adına kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır.
Dava konusunun devri 6100 sayılı HMK’nin 125. maddesinde düzenlenmiştir. Söz konusu maddenin 1. bent a ve b fıkralarında davanın açılmasından sonra davalı tarafın dava konusunu üçüncü bir kişiye devretmesi halinde davacının seçimlik hakları gösterilmiştir. Somut uyuşmazlıkta bu husus konumuzun dışındadır. Dava konusunun davacı tarafından devri 125. maddelerin 2. bendinde düzenlenmiş ve madde metninde aynen “davanın açılmasından sonra, dava konusu davacı tarafından devir edilecek olursa, devralmış olan kişi görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve dava kaldığı yerden devam eder” denilmiştir.

Dava konusunun davacı tarafından üçüncü bir kişiye devredilmesi halini düzenleyen HMK’nin 125/2. maddesi hükmü, devralan üçüncü kişinin hukuk gereği davacı sıfat ve buna bağlı olarak dava takip yetkisi kazanacağı ve davanın yeni davacı ile süreceği gerekçesiyle devralan kişinin kendiliğinden davacı yerine geçerek davaya kaldığı yerden devam olunacağı esasını getirmiştir. Bu hükme göre dava, davayı devralan üçüncü kişi ile davalı arasında devam edecektir. Bunun için davalının bu konuda karar vermesi veya devralan üçüncü kişinin davacı yerine geçmesi için onayı aranmaz . Dava konusu şey, dava açıldıktan sonra davacı tarafından başka bir kişiye devredilirse, bu durumda devralmış olan kişi davacı yerine geçerek görülmekte olan davaya kaldığı yerden devam eder. Ancak bu halde davalı yeni davacıya karşı, kişisel savunma sebeplerini ileri sürebilir

Somut olayda, dava konusu taşınmaz yargılama aşamasında son olarak dava dışı …’a devredildiğine göre … davacıların yerine geçmiştir. Bu nedenle (çekişmeli taşınmazı devreden) ilk davacılar vekiline son malikin vekaletnamesini sunması için kesin süre verilmesi doğru değildir. Mahkemenin resen son malike ihbar yapması gerekmektedir.

Bu durumda mahkemece, dava açıldıktan sonra dava konusu taşınmaz ( en son) dava dışı …’a devredildiğinden, …’ın HMK’nin 125/2. maddesi gereği dava açan davacıların yerine geçtiği, aktif dava ehliyeti bulunduğu ve son malike ihbar yapılmak suretiyle davaya kaldığı yerden devam edilmesi gerektiğinden, işin esasına girilip taraf delilleri toplandıktan sonra sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken yanlış değerlendirme ile davanın usulden reddi doğru olmamıştır.

SONUÇ: Açıklanan nedenlerle, davacılar vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan kabulü ile Yerel Mahkeme hükmünün 6100 sayılı HMK’nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK’un 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 19/06/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

ŞİRKETE AİT ÇEKE TEK İMZA ATARAK MAL ALMASI SONRADAN ŞİRKET ÇEKİ ÇİFT İMZALI DEĞİL DİYEREK ÖDEME YASAĞI KOYDURMASI, NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK SUÇUNUN OLUŞTUĞU.

T.C.
YARGITAY
15. CEZA DAİRESİ
ESAS NO: 2015/209
KARAR NO:2018/51
KARAR TARİHİ: 8.1.2018

Nitelikli dolandırıcılık suçundan sanığın mahkumiyetine dair hüküm, sanık müdafii tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek Gereği düşünüldü:

KARAR

Sanık hakkında, 5237 Sayılı TCK.nun 158/1-h maddesine aykırılık suçundan kamu davası açıldığı ve ek savunma hakkı verilmeden aynı maddenin (f) fıkrasıyla cezalandırıldığı anlaşılmış ise de, iddianamede sanığın şirkete ait çeki tek başına keşide ederek vermek suretiyle atılı suçu işlemiş olduğundan bahisle cezalandırılmasının talep edilmesi sebebiyle bankanın aracı kılınması suretiyle nitelikli dolandırıcılık suçunun anlatılmış olduğu, sanığın alınan savunması öncesinde de iddianamenin okunarak atılı suçun anlatılmış olması, ek savunma hakkı yönünden bozma nedeni yapılmamıştır.

Suça konu çek bedeli ve sanık hakkında verilen ceza miktarı karşısında, tebliğ namede yer alan orantılılık kuralları gözetilmeden, hak ve nesafet kurallarına aykırı olarak, sanık hakkında asgari sınır üzerinden ceza tayin edildiği gerekçesiyle bozma görüşüne iştirak edilmemiştir.

Katılanın ticari ilişkisi sebebiyle … isimli şahıstan Finansbank Adana Şubesine ait 31/01/2008 keşide tarihli 20,000 TL bedelli … Ticaret A.Ş’ye ait çeki aldığı, katılanın sanık ilede görüşerek çekin doğruluğunu teyit ettikten sonra bankaya ibrazında, bankadan bildirilen cevabi yazıya göre de çek ile ilgili ödemeden men yasağı bulunması sebebiyle ödemenin yapılamadığı, sanığın şirketi tek başına temsil ve imza yetkisi olmadığı halde çeki keşide ettiği ve ödeme yasağı sebebiyle çek bedelinin ödenmediği, katılanın alınan beyanın da sonradan öldüğü anlaşılan … isimli kişi ile canlı hayvan alış verişi sonucunda aldığı şirket çekini sanık ile görüşüp doğruluğunu teyit ettikten sonra tahsil için bankaya götürdüğünde sanığın yetkilisi olduğu şirketin yazılı talebi üzerine çek ile ilgili ödemeden men yasağının bulunduğunu öğrendiğini, bu sebeple zararının olduğunu beyan ettiği, sanığın alınan savunmasında ise, … Mefruşat Ticaret A.Ş’nin yetkilisi ve ortağı olduğunu, şirket çeklerinde kızının ve kendisinin imzasının bulunması gerektiğini ancak tek başına imzaladığını, çekteki keşideci imzasının kendisine ait olduğunu, bankaya ödemeden men talimatını kendisinin verdiğini, bahse konu çeki de malzeme alış verişi için … isimli şahsa verdiğini beyan ettiği, sanığın bu şekilde şirkete ait çeki tek başına keşide ederek ve daha sonra da ödemeden men talimatı vererek haksız menfaat sağladığı, sanık savunması, katılan beyanı ve tüm dosya kapsamından anlaşıldığından, sanığın nitelikli dolandırıcılık suçunu işlediğinin sabit olduğu gerekçesine dayanan mahkemenin mahkumiyet hükmünde bir isabetsizlik görülmemiştir.

SONUÇ : Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafiinin verilen kararın usul ve yasalara aykırı olduğuna ve sanığa alt sınırdan uzaklaşılarak ceza verilmesinin bozma nedeni oluşturduğuna dair yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle mahkumiyet hükmünün ONANMASINA, 08/01/2018 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

AİLE KONUTUNUN EŞ RIZASI ALINMADAN DEVRİ

T.C
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ

ESAS: 2016/16259
KARAR:2016/16213

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Davacı aile konutu olarak özgülenen eşi adına kayıtlı taşınmazın diğer davalıya rızası dışında devredildiğini ileri sürerek davalılardan …adına olan tapu kaydının iptali ile davalı eşi adına tescili ve tapu kaydına aile konutu şerhi konulmasını talep etmiştir. Mahkemece davalı …’un kötüniyetli olduğunun kanıtlanamadığı ve dava konu taşınmazda davacının yılın belli aylarında ikamet ettiği bu sebeple aile konutu olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Yapılan yargılama ve toplanan delillerden davacı ile davalı eşin dava konusu taşınmazın alt katında bir yıl süre ile birlikte oturdukları, davalı eşin 1995 yılında ortak konutu terk ederek başka bir kadınla yaşamaya başladığı, davacı kadının bu taşınmazın alt katında kalmaya devam ettiği, üst katında ise kiracının bulunduğu, ancak taşınmazın ısınma problemlerinin olması nedeniyle davacının kış aylarında çocuklarının yanında ….’da bulunduğu, yaz aylarında ise dava konusu taşınmaza gelerek kaldığı, dava konusu taşınmazın bulunduğu Ağın ilçesinde başka bir taşınmazın bulunmadığı anlaşılmaktadır. Davacının kış aylarında çocuklarının yanına gidip onlarla kalıyor olması aile konutu vasfını ortadan kaldırmayacağı gibi ,eşyaların halen dava konusu konutta bulunması ve taraflar arasında evlilik birliğinin devam etmesi karşısında taşınmazın aile konutu olduğunun kabulü gerekir. Aile konutunun, hak sahibi eş tarafından devri ve konut üzerindeki hakların sınırlandırılması, diğer eşin açık rızasına bağlıdır. (TMK m. 194). Türk Medeni Kanunu madde 194 hükmü ile eşlerin fiil ehliyetine getirilen sınırlama aile konutuna şerhin konulması ya da konulmaması koşuluna bağlanmadığı gibi işlem tarafı olan üçüncü kişinin iyiniyetli olup olmamasının da herhangi bir önemi bulunmamaktadır

… Davacı eşin taşınmazın devrine açık rızası bulunmamaktadır. O halde eşin açık rızası alınmadan yapılan işlemin geçerli olduğunu kabul etmek imkansızdır. Eş söyleyişle eşin “açık rızası alınmadan” yapılan işlemin “geçersiz olduğunu” kabul etmek zorunludur. Gerçekleşen bu durum karşısında dava konusu taşınmazın alt katının aile konutu olduğu tanık beyanları ve mahkemece yapılan keşifle anlaşıldığına göre bu bölümün tapusunun iptali ile davalı eş adına tescilini ve bu bölüm üzerine aile konutu şerhi konulmasına karar verilecek yerde yazı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 20.12.2016 (Salı)

İTİRAZIN İPTALİ KARARI ÜZERİNE ALACAKLI TARAFINDAN İTİRAZA KONU TAKİP DOSYASI ÜZERİNDEN HARCI YATIRILARAK ALACAĞIN TAHSİLİ MÜMKÜN OLDUĞU – AYRI BİR TAKİP BAŞLATILMASI USUL EKONOMİSİNE AYKIRI OLDUĞU

T.C.
YARGITAY
8. HUKUK DAİRESİ
E. 2014/22967
K. 2016/3277
T. 25.2.2016

• TAKİBİN İPTALİ İSTEMİ (Alacaklı Tarafından İtirazın İptali Davası Açılması Sonucu Mahkemece İtirazın İptaline Karar Verildiği – İlama Bağlanan Alacaklar İçin İlk Takip Dosyasında İcra Emri Düzenlenerek Takibe Devam Edileceği/Makul ve Kabul Edilebilir Bir Gerekçe Olmaksızın Ayrı Bir Takip Yapılması Usulsüz Olduğu – İstemin Kabulü Gerektiği)

• USUL EKONOMİSİ İLKESİ (Takibin İptali İstemi – İtirazın İptali Kararı Üzerine Alacaklı Tarafından İtiraza Konu Takip Dosyası Üzerinden Harcı Yatırılarak Alacağın Tahsili Mümkün İken Makul ve Kabul Edilebilir Bir Gerekçe Olmaksızın Ayrı Bir Takip Başlatılması Usul Ekonomisine Aykırılık Teşkil Ettiği Gözetilerek Takibin İptaline Karar Verileceği)

• İTİRAZ KONUSU TAKİP DOSYASI ÜZERİNDEN TAKİBE DEVAM ETME (Takibin İptali İstemi – İtirazın İptali Kararı Üzerine Alacaklı Tarafından İtiraza Konu Takip Dosyası Üzerinden Harcı Yatırılarak Alacağın Tahsili Mümkün Olduğu/Makul ve Kabul Edilebilir Bir Gerekçe Olmaksızın Ayrı Bir Takip Başlatılması Doğru Olmadığı – İstemin Kabul Edileceği)

• MAKUL VE KABUL EDİLEBİLİR GEREKÇE OLMADAN AYRI TAKİP BAŞLATILAMAYACAĞI (İtirazın İptali Kararı Üzerine Alacaklı Tarafından İtiraza Konu Takip Dosyası Üzerinden Harcı Yatırılarak Alacağın Tahsili Mümkün Olduğu – Ayrı Bir Takip Başlatılması Usul Ekonomisine Aykırılık Teşkil Ettiği Gözetilerek İstemin Kabul Edileceği/Takibin İptali İstemi)

6100/m.30

ÖZET : Dava; takibin iptali istemine ilişkindir. Somut olayda, alacaklı tarafından başlatılan ilamsız takibe, borçlu tarafından itiraz edilmiş, itirazın iptali istemi üzerine mahkemece itirazın iptaline karar verilmiştir. İcra Müdürlüğü’nce, ilama bağlanan alacaklar için ilk takip dosyasında icra emri düzenlenerek takibe devam olanağı bulunmaktadır. Makul ve kabul edilebilir bir gerekçe olmaksızın ayrı bir takip yapılması usulsüzdür. O halde Mahkemece, borçlunun isteminin kabulüyle yapılan takibin iptaline karar verilmesi gerekir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki davacı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daire’ye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Borçlu vekili, takibe konu; … Asliye Hukuk Mahkemesi’nin … sayılı itirazın iptali ilamının itiraza konu ilk takip dosyasına sunulması gerekirken, … bs İcra Müdürlüğü’nde ayrı bir takip başlatıldığını, bunun usul ve Yasa’ya aykırı olduğunu takibin iptalini talep etmiş, Mahkemece; şikayetin reddine karar verilmesi üzerine, hüküm borçlu vekili tarafından temyiz edilmiştir.

6100 Sayılı HMK’nun 30. maddesinde “Hakim yargılamanın makul süre içinde düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür” şeklinde, usul ekonomisi ilkesi hüküm altına alınmıştır.
Dairemizin önceki içtihatlarında; itirazın kaldırılması ya da itirazın iptali ilamında yer verilen vekalet ücreti, yargılama gideri ve tazminat alacakları için ayrı bir ilamlı takip başlatılmasının mümkün olabileceği kabul edilmiş ise de; sonradan oluşan görüş ve kanaat ile tarafları aynı olan ve aynı alacaktan kaynaklanan ilamlar için itiraza konu takip dosyası üzerinden harcı yatırılarak alacağın tahsili mümkün iken, makul ve kabul edilebilir bir gerekçe olmaksızın ayrı bir takip başlatılması yukarda Yasa ile düzenleme altına alınan usul ekonomisine aykırılık teşkil etmesi sebebi ile ayrı takip yapılmaması gerektiği benimsenmiş, bu yöndeki uygulama süreklilik kazanmıştır.
Somut olayda, alacaklı tarafından … İcra Müdürlüğü’nün … sayılı dosyasında başlatılan ilamsız takibe, borçlu tarafından itiraz edilmiş, itirazın iptali istemi üzerine … Asliye Hukuk Mahkemesi’nce itirazın iptaline, takibin devamına, %40 inkar tazminatı olan 15.472,40 TL ile 3.355,00 TL vekalet ücretinin ve 2.325,80 TL yargılama giderinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. Anılan bu karar, eda hükmünü içeren inkar tazminatı, yargılama gideri ve avukatlık ücretinin tahsili için … İcra Müdürlüğü’nün … sayılı dosyası ile ilamlı takibe konu edilmiştir. Yukarıda kabul edilen ilke ve açıklamalar doğrultusunda İcra Müdürlüğü’nce, ilama bağlanan alacaklar için ilk takip dosyasında icra emri düzenlenerek takibe devam olanağı bulunmaktadır. Makul ve kabul edilebilir bir gerekçe olmaksızın ayrı bir takip yapılması usulsüzdür.

O halde Mahkemece, borçlunun isteminin kabulüyle … İcra Müdürlüğü’nün … sayılı dosyasıyla yapılan takibin iptaline karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeler ile reddi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlu vekilinin temyiz itirazının kabulüyle Mahkeme kararının yukarda yazılı sebeple İİK’nun 366 ve 6100 Sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 Sayılı HUMK’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca İİK’nun 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve 25,20 TL peşin harcın temyiz edene iadesine, 25.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

VEKİLLE TAKİP EDİLEN İŞLERDE VEKİLE TEBLİĞ ZORUNLULUĞU- BORÇLU VEKİLİNİN ŞİKAYET NEDENLERİNİ BİLDİRMESİ- USULSÜZ TEBLİĞ

T.C
YARGITAY
8. HUKUK DAİRESİ
ESAS:2015/15725
KARAR:2018/331 K.

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Şikayet

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kısmen kabulüne ve kısmen reddine karar verilmiş olup hükmün davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

K A R A R

Borçlu vekili, takip dayanağı ilamda aracın davalıya iadesine ve 16.500,00 TL nin aracın tesliminden itibaren işleyecek yasal faizi ile davacıya verilmesine karar verildiğini, bedele ilişkin olarak … 2. İcra Müdürlüğü’nün 2014/6378 Esas sayılı dosyası ile takip başlattıklarını, alacaklının da aracın teslimine ilişkin şikayete konu … 2. İcra Müdürlüğü’nün 2014/6533 Esas sayılı dosyası ile takip başlattığını, para borcu ödenmeden aracın tesliminin mümkün olmadığını, icra emrinin vekile tebliğ edilmesi gerekirken asile tebliğ edildiğini belirterek takibin iptaline aksi taktirde icra emrinin iptaline karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece, takip dayanağı ilama göre tarafların edimleri arasında öncelik sırasının bulunmadığı gerekçesiyle takibin iptaline yönelik talebin reddine, icra emri asile tebliğ edildiği gerekçesiyle de icra emrinin iptaline karar verilmiş olup hüküm borçlu vekilince temyiz edilmiştir.

HMK’nun 73, 81, 82, 83 Avukatlık Kanunu’nun 41., Tebligat Kanunu’nun 11. maddeleri gereğince vekille takip edilen işlerde vekile tebligat zorunludur.

Ne var ki vekile tebliğ zorunluluğunun bulunması asile tebligat yapılması lüzumunu ortadan kaldırmaz. Şöyle ki; ÎİK’nun 76. maddesinde düzenlenen mal beyanında bulunmamak suçu, 338. maddesinde düzenlenen hakikate muhalif beyanda bulunma suçu gibi icra-iflas suçlarında borçlunun cezalandırılabilmesi için icra emrinin borçlunun vekiline değil, kendisine tebliğ edilmiş olması gerekir. (Prof. Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. baskı, cilt 2, sh: 1280) Cezaların şahsiliği kuralı gereğince borçlu asilin cezai yönden sorumlu tutulabilmesi için icra emrinin borçlu asile tebliği zorunludur.

İcra takibinin dayanağı, … 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 04.11.2014 tarih 2013/408 Esas 2014/455 Karar sayılı ilamında “… Davanın kabulü ile, davaya konu 2004 model Citroen Marka, 17 HY 007 plakalı aracın davalıya iadesine, 16.500,00 TL’nin aracın davalıya tesliminden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınıp davacıya verilmesine…” şeklinde hüküm kurulmuştur. Anılan ilam bu haliyle edimlerin aynı zamanda ifası (birlikte ifa) yükümlülüğünü vermektedir. İlamın infazı, ayıplı aracın teslimi ile belirlenen tazminat tutarının ödenmesinin birlikte gerçekleştirilmesini gerektirir. Her ne kadar vekille talep edilen işlerde icra emrinin vekile tebliği gerekir ve süreler tebliğ ile başlar ise de borçlu vekili şikayetinde bu usulsüzlüğün yanında diğer şikayet nedenlerini de bildirdiğinden artık icra emrinin vekile tebliğ edilmemesi nedeniyle icra emrinin iptaline karar verilemez. Kaldı ki icra emri daha sonra borçlu vekiline 15.12.2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Mahkemece birlikte ifa kuralı gereğince takibin durdurulmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde sonuca gidilmesi doğru değildir.

SONUÇ: Borçlu vekilinin temyiz itirazının kabulü ile Mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366. ve 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddesi uyarınca kısmen BOZULMASINA, taraflarca İİK’nun 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 15.01.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

MAZERET DİLEKÇESİNİN SEHVEN BAŞKA MAHKEMEYE GÖNDERİLMESİ

T.C.
YARGITAY
21. HUKUK DAİRESİ
E. 2014/19390
K. 2014/27320
T. 15.12.2014

* (Baro Temsilciliği Tarafından/Duruşma Saatinin Geçmesinden Sonra Asıl Mahkemeye İntikal Ettiği – Mahkemece Dosyanın Öncesinde de İşlemden Kaldırıldığı Gerekçesiyle Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilmesinin Usul ve Yasaya Aykırı Olduğu)

* BARONUN ADLİYEDEKİ BÜROSUNA GÖNDERİLEN MAZERET DİLEKÇESİ (Baro Temsilciliği Tarafından Sehven Başka Mahkemeye İletildiği ve Duruşma Saatinin Geçmesinden Sonra Asıl Mahkemeye İntikal Ettiği – Mahkemece Dosya 2. Kez Takipsiz Kaldığından Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilemeyeceği/Vekilin Geçerli Bir Özrü Bulunduğu)

* VEKİLİN GEÇERLİ ÖZRÜ BULUNMASI (Baronun Adliyedeki Bürosuna Gönderdiği Mazeret Dilekçesinin Sehven Başka Mahkemeye İletildiği ve Duruşma Saatinin Geçmesinden Sonra Asıl Mahkemeye İntikal Ettiği – Mahkemece Dosya 2. Kez Takipsiz Kaldığından Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verilemeyeceği)

* DAVANIN AÇILMAMIŞ SAYILMASI KARARININ USUL VE YASAYA AYKIRILIĞI (Vekilin Baronun Adliyedeki Bürosuna Gönderdiği Mazeret Dilekçesinin Sehven Başka Mahkemeye İletildiği ve Duruşma Saatinin Geçmesinden Sonra Asıl Mahkemeye İntikal Ettiği – Vekilin Geçerli Bir Özrü Bulunduğu)

6100/m. 150/6, 320/4

1086/m. 409

ÖZET : Mahkemece, 2. kez takipsiz kaldığından HMK 150/6 maddesi gereği davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Son celsede davacı vekilinin gönderdiği mazeret dilekçesinin Baro Temsilciliği tarafından sehven başka mahkemeye iletildiği ve duruşma saatinin geçmesinden sonra asıl mahkemeye intikal ettiği, mahkemece dava dosyasının daha öncesinde de işlemden kaldırıldığı gerekçe gösterilerek davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği, anlaşılmakla davacı vekilinin geçerli bir özrü bulunmasına karşın davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

DAVA : Davacı, iş göremezlik oranının yeniden tespitine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, davanın açılmamış sayılmasına karar vermiştir.

Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

KARAR : Dava; iş kazası neticesinde davalı kurum tarafından tespit edilen iş göremezlik oranının % 14,3’den, % 45’e yükseltilmesine karar verilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, 2. kez takipsiz kaldığından HMK 150/6 maddesi gereği davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

Davacı vekili 17/06/2014 tarihli son duruşmadan önce, mahkemeye iletilmek üzere Mersin Barosunun adliyedeki bürosuna mazeret dilekçesi göndermiş, duruşma saatinde Adana 3. Çocuk Mahkemesi’nin 2012/145 Esas sayılı dosyasının duruşmasına katılacağını bu nedenle duruşma saatinin 11.30’a bırakılmasını talep etmiş, mazeret dilekçesi sehven aynı gün duruşmaları olan Mersin 2. İş Mahkemesi çalışanına verilmiş, ancak yanlış geldiğinin anlaşılması üzerine saat 14.05 ‘te tutulan tutanak ile birlikte 4. İş Mahkemesine teslim edilmiştir.

İşlemden kaldırma ve davanın açılmamış sayılması müessesesi HMK 320/4. maddesinde (1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun 409 ve devamı maddelerinde) düzenlenmiştir.

Kural olarak, mahkemece; taraflara usulüne uygun davetiye çıkarılması, bu yolla tarafların duruşmada hazır bulunmalarının ve savunma yapabilmelerinin sağlanması yasal bir zorunluluk ve hukuki dinlenilme hakkının da gereğidir.

Usulüne uygun davet edilen taraf davacı ise, davasını takip etmek istiyorsa, bizzat ya da vekili vasıtasıyla duruşmaya katılmalıdır. Eğer duruşma günü celseye katılma imkanı yoksa, buna ilişkin mazeretini bildirmeli, belgelemeli ve duruşma gününün kendisine bildirmesi için gerekli giderleri de yatırmalıdır. Davalı taraf ise, yargılamaya katılmak istemiyorsa ve savunma yapmayacaksa katılmak zorunda değildir. Bu durumda davayı inkar etmiş sayılır; davayı takip etmek isteyip de buna imkanı yoksa bu durumu dilekçesi ile bildirmeli, belgelemeli ve tebliğ giderlerini de yatırmalıdır.

Davacı yanca mazeret bildirilmiş; mazereti hazır bulunan taraf ve mahkeme kabul etmişse, bu halde yargılamaya devam olunarak belirlenecek yeni duruşma gününün yatırılan davacı giderlerinden karşılanarak gelmeyen tarafa bildirilmesi gerektiğinde de kuşku yoktur.

Davacı mazeret bildirmiş ancak belgelendirmemişse ya da gönderdiği mazeret geçerli değilse, hazır bulunan taraf sorulmasına karşın mazereti kabul etmemişse, mahkeme mazereti değerlendirecek kabul ederse açıklanan şekilde davacı tarafa yeni duruşma gününü bildirecek, kabul etmezse de davanın hazır bulunan tarafça takip edildiğine ilişkin açık bir beyan bulunmadığından dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verecektir.

Somut olayda; 17/06/2014 tarihli son celsede davacı vekilinin gönderdiği mazeret dilekçesinin Baro Temsilciliği tarafından sehven başka mahkemeye iletildiği ve duruşma saatinin geçmesinden sonra asıl mahkemeye intikal ettiği, mahkemece dava dosyasının daha öncesinde de işlemden kaldırıldığı gerekçe gösterilerek davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği, anlaşılmakla davacı vekilinin geçerli bir özrü bulunmasına karşın davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve yargılamaya kaldığı yerden devam olunmak üzere karar bozulmalıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 15.12.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

ARSA SAHİBİNİN YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİRİLMEDİĞİ İDDİASI İLE YÜKLENİCİ TARAFINDAN ARSA PAYI KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ NEDENİYLE OLUŞAN ZARARLARIN TAHSİLİ

T.C
YARGITAY
23. HUKUK DAİRESİ
ESAS:2015/9795
KARAR:2018/3874

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

– K A R A R –

Davacı vekili, müvekkili ile davalı arasında Düzenleme şeklinde satış vaadi ve kat karşılığı inşaat sözleşmesi düzenlendiğini, sözleşmeye göre yüklenici olan müvekkilinin inşaat yapabilmek için gerekli hazırlıkları yaparken davalının sözleşmenin iptali için dava açtığını, bu davanın reddedildiğini, davalının edimlerini yerine getirmekten kaçındığını, arsa üzerindeki evi tahliye ederek, müvekkiline teslim etmediğini, daha sona 3. kişiyle sözleşme yaparak arsa üzerine bina yaptırmaya başladığını, davacının arsa üzerine yapacağı binadan elde edeceği kardan yoksun kalmasından dolayı munzam zararları olarak 1.000,00 TL ve yapmış olduğu inşaat hazırlıkları ve proje çizim bedelleri ile … Kurulu aşamalarındaki giderlerinden dolayı 1.000,00 TL olmak üzere fazlaya ilişkin haklarının saklı kalması kaydıyla şimdilik 2.000,00 TL tazminatın davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacının dava konusu inşaatın yapılması hususunda samimi ve ciddi olmadığından bahisle başka bir yüklenici ile sözleşme yaparak inşaatın tamamlandığını öne sürerek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; Davalı arsa sahibi tarafından davacı yüklenicinin kendisine gönderdiği ihtarnameye rağmen sözleşmeye konu inşaatın yapılacağı yerdeki binayı tahliye edip teslim etmediği ve yeni bir yüklenici ile anlaşıp inşaatı bu yükleniciye yaptırmış olması nedeniyle sözleşmenin feshinde kusurlu olduğu, davacı tarafından yapılan mimarı proje, statik proje, mekanik proje ve elektrik proje bedeli toplamı ile sözleşme harç toplamı 5.979,50 TL ile yüklenicinin inşaata başlayamamış olması nedeniyle bilirkişiler tarafından hesaplanan karının %30 tutarının davalı arsa sahibinden talep edebileceği, ancak davacının yaptığı proje giderleri ve harcın davacı tarafından yapılması gereken zorunlu giderler olup kar kapsamı içinde değerlendirilmesi gerektiğinden kar kaybı olarak hesaplanan 9.562,50 TL talep edebileceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

Dava, yüklenici tarafından arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi nedeniyle davalı arsa sahibinin yükümlülüklerini yerine getirmediğinden bahisle zarara uğradığını öne sürerek ikame edilen tazminat davasıdır.

Dosyanın incelenmesinde davalı arsa sahibi tarafından sözleşmenin feshi amacıyla ikame olunan davanın reddolunduğu ve bu kararın 20.01.2009 tarihinde kesinleştiği görülmüştür. Kararın kesinleşmesini müteakiben yüklenici tarafından arsa sahibine 16.04.2009 tarihli ihtarname keşide edilerek taşınmazın tahliyesi talep edilmiştir ve arsa sahibi tarafından 19.09.2011 tarihinde yeni bir yüklenici ile sözleşme yapıldığı anlaşılmıştır. İkinci sözleşme tarihine kadar arada bir işin yapılmadığı gözetilerek yüklenicinin de müspet ve menfi zarar istemekle bu davayı açarak fesih iradesi gösterdiği, arsa sahibinin 19.09.2011 tarihinde yeni bir yüklenici ile sözleşme yaptığı ve fesih iradelerinin birleştiği göz önünde bulundurulduğunda fesihte kimin haklı olduğu uyuşmazlığın çözümünde önem arz etmektedir.

Yüklenici tarafından gönderilen 16.04.2009 tarihli ihtarname ile yeni sözleşme tarihi arasında tahammül sınırını aşacak süre geçtiği için sözleşmenin feshinde kimin haklı olduğu değerlendirilip fesihte yüklenicinin haksız olduğu sonucuna varılırsa arsa sahibi tarafından kullanılabilecek yüklenicinin yapmış olduğu ve davalı tarafından yararlanılabilecek varsa imalat ve işlerin bedellerinin sebepsiz zenginleşme hükümlerine tahsiline karar verilmesi ; arsa sahibinin kusurlu olması durumunda ise yüklenicinin menfi ve müspet zarar talep edebileceği gözetilerek sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harçların istek halinde temyiz edene iadesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 02.07.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

TİCARİ İLİŞKİYE DAİR RIZAEN VERİLEN ÇEK- SUÇ UYDURMA SUÇU- İFTİRA SUÇU- KARŞI OY YAZISI

T.C
YARGITAY
9.CEZA DAİRESİ

ESAS:2013/11657
KARAR:2014/2793

“İçtihat Metni”

Tebliğname No           : 9 – 2012/131913

Mahkemesi : Eskişehir 3. Asliye Ceza Mahkemesi

Tarihi   : 07.03.2012

Numarası        : 2011/286 – 2012/218

Suç      : Suç uydurma

Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

Aralarındaki ticari ilişkiye istinaden kendi rızasıyla katılana verdiği çekin çalındığı iddiasıyla herhangi bir isim vermemekle birlikte tahsil için ibrazı halinde katılan hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılacağını bilerek şikayetçi olan sanığın eyleminin, TCK’nın 267. maddesinde düzenlenen iftira suçunu oluşturacağı, hukuki durumunun buna göre tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması,

Kanuna aykırı, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu sebepten dolayı BOZULMASINA, 13.03.2014 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY:

Sanığın ticari ilişki nedeniyle ciro ederek müşteriye verdiği 8000 TL bedelli çekin aracından çalındığına dair Cumhuriyet Başsavcılığına herhangi bir isim belirtmeden şikayette bulunması şeklinde gerçekleşen olayda; sayın çoğunluk ile aramızdaki hukuki uyuşmazlık, sanığın eyleminin yerel mahkemenin kabul ettiği gibi suç uydurma suçunu mu yoksa iftira suçunu mu oluşturduğuna ilişkindir.

Dairemizin ilamının yazım şeklinden anlaşıldığı gibi, sayın çoğunluğun görüşü bir ticari ilişki nedeniyle kendi rızasıyla katılana verilen çekin ya da senedin çalıntı olduğunu iddia ederek yetkili makamlara yapılan ihbar ve şikayet üzerine, bu ihbar ve şikayette belli bir isim belirtilmemiş olsa bile, yani mağdura karşı herhangi bir isnatta bulunulmamış olsa bile iftira suçunun oluşacağı yönündedir. Sayın çoğunluğa göre çek ve senet bankaya ibraz edildiğinde, ibraz eden çek ve senet hamilinin bir soruşturma geçirmesi sözkonusu olabilmekte ve ibraz halinde çeki veya senedi çaldığı iddia edilen kişi belirlenebilir hale gelmekte, dolayısıyla çeki senedi ibraz eden kişi hakkında isnatta bulunulmuş olmaktadır. Yani şikayetçi, çeki ibraz eden kişinin soruşturma geçireceğini bilmekte, öngörmekte dolayısıyla bunun sonucuna katlanması gerekmektedir. Çeki çalınmadığı halde çekinin çalındığını iddia eden kişinin isnadının belirlenebillir olduğundan hareketle bu sonuca varılmaktadır. Kanaatim ise bu şekilde gerçekleşen olaylarda hukuki meselenin çözümünün isnadın belirlenebilir olmasına göre değil failin kastına göre çözümlenmesi gerektiğidir. Eğer fail çeki çalınmadığı halde çekin çalındığı iddiasıyla yetkili makamlara başvurarak çekin hamili hakkında ya da belli bir isim belirterek şikayetçi olursa iftira suçu; herhangi bir kimse hakkında şikayetçi olmadan sadece çekinin çalındığı iddasıyla yetkili makamlara ihbar ve şikayette bulunursa suç uydurma suçu oluşacaktır. Şayet yetkili makamlara ihbar ve şikayette bulunmadan, çekin çalındığı veya kaybolduğu iddiasıyla hukuk mahkemelerinde dava açarsa o zaman da bu kişinin eylemi Anayasamızın 36. maddesiyle güvence altına alınan hak arama hürriyeti kapsamında kaldığından herhangi bir suç teşkil etmeyecektir.

Problemin çözümü, iftira suçu ile suç uydurmanın arasındaki farkların iyi belirlenmesine, her iki suçun ayrımının net bir şekilde yapılmasına bağlıdır. İftira suçu belli bir kimseye soruşturma ve kovuşturma geçirmesini sağlamak maksadıyla yetkili makamlara ihbar ve şikayette bulunarak ya da basın yoluyla hukuka aykırı bir fiil isnat edilerek işlenebilirken, suç uydurma ise yetkili makamlara işlenmediğini bildiği bir suçu işlenmiş gibi ihbar ederek ya da bir suçun delil ve emarelerini soruşturma yapılabilecek biçimde uydurarak işlenmektedir. Yani iftira ile suç uydurma arasındaki en önemli fark iftira suçunda belli bir kimseye isnatta bulunulmasıdır. Belli bir kimseye isnatta bulunulmuş ise iftira, bulunulmamış ise suç uydurma sözkonusudur. Belli kişiye isnatta bulunma halinde sanığın kastı da önem taşımaktadır. İftira suçu özel kasıtla işlenebilirken suç uydurmada genel kasıt yeterli olmaktadır.

Suçun manevi unsuru olan kast açısından meseleyi biraz daha açmak gerekirse, iftira suçu madde metninde ve gerekçede açıkça belirtildiği gibi hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasını sağlamak maksadıyla bir kimse hakkında hukuka aykırı fiil isnat edilerek işlenebilmektedir. O nedenle iftira suçu ancak doğrudan kasıtla işlenebilir, olası kasıtla işlenemez. Failde kastın ötesinde belirtilen amacın, yani soruşturma ve kovuşturma yapılmasını sağlamanın, kısacası özel kastın varlığı gereklidir. Failde özel kasıt yoksa ya da olası kasıtla hareket edilmişse, soruşturma geçirirse geçirsin şeklinde bir düşünce mevcutsa, iftira suçunun oluştuğundan söz edilemeyecektir. O nedenle sayın çoğunluğun bir anlamda olası kasıtla iftira suçunun işlenebileceğini kabul eden görüşlerine katılmak mümkün değildir. Ayrıca doğrudan kast bilmenin yanında istemeyi de gerektirir. Somut olayda; failde özel kastın bulunmadığına, Eskişehir Asliye Ticaret Mahkemesi tarafından 2009/250 sayılı dosyası ile çek üzerinde tedbir kararı konulması bir delildir. Failin asıl amacı katılanın soruşturma geçirmesini sağlamak değil çekin ödenmemesini sağlamaktır. Somut olayda da sanığın ticari ilişki nedeni ile çeki verdiği katılan değil 3. bir kişi çeki bankaya ibraz etmiştir. Bu durumda hukuka aykırı fiil isnat edilen kişi belirlenebilir olmaktan çıktığından, ayrıca çeki ibraz eden 3. kişiyi sanık tanımadığından ve bu kişi hakkında soruşturma geçirmesini sağlama amacı var denemeyeceğinden iftira suçunun manevi unsuru oluşmamıştır.

Gerçekte ticari ilişki nedeniyle verilen çek veya senedin çalındığına dair isim belirtmeden yapılan şikayetlerde, hukuka aykırı fiil isnat edilen mağdurun belirlenebilir olduğunun kabulünde şu problemler ortaya çıkabilmektedir. Bilindiği gibi çek ve senetler ticari hayatta tedavüldeki para gibi kabul edildiklerinden, ciro edilerek başka kişilere verilip el değiştirebilmektedir. Diyelim ki, bir çek ve senet on kişi tarafında ciro edildiğinde, çek ve senedin son hamili belgeyi tahsil için bankaya ibraz ettiğinde, isim belirtmeden şikayette bulunan borçlu belki de hiç tanımadığı hamil ve aradaki cirantalar hakkında iftira suçunu işlemiş mi olacaktır? Bunun yanısıra bu on kişi hakkında iftira suçu işlediği kabul edilirse mağdur sayısınca iftira suçu mu oluşacak ya da birden fazla kişi hakkında tek bir dilekçe ile iftirada bulunduğu için hakkında verilecek ceza zincirleme suç hükümlerine göre arttırılarak mı uygulanacaktır? Bu sorulara olumlu cevap vermek mümkün değildir. Çünkü kişi ancak tanıdığı kimselere iftira eder. Tanımadığı kişilere karşı iftira suçunun işlenebileceğinin kabulü bizi objektif sorumluluğa götürür. Hukuka aykırı fiil isnat edilen mağdurun belirlenebilir olması ancak failde iftira özel kastının varlığı halinde söz konusu olabilir. Failde mağdurun soruşturma ve kovuşturma geçirmesi amacı olmadan, belge üzerinde imzası bulunan kişiler hakkında isnatta bulunulduğunun kabulü olası kasıtla iftira suçunun işlenebileceği kabul etmek anlamına gelir ki bu fikre katılmak mümkün değildir.

Bunun yanısıra bir de Dairemizin uygulamasına değinmek gerekmektedir ki; o da, genellikle karşımıza gelen trafikte üzerine kayıtlı aracı haricen sattıktan sonra aracın devrinin üzerine alınmaması nedeniyle vergi borçlarından sorumluluk doğduğu için karakola gerçekte çalınmadığı halde aracı çalınmış gibi isim belirtmeden şikayette bulunanlar hakkında suç uydurmadan verilen mahkumiyet kararlarının Dairemiz tarafından onanmasıdır. Bu tip olaylarda da fail isim belirtmeden şikayetçi olmakta, aracı en son kullanan kişi yada failin aracı haricen sattığı kişi araç yakalanınca belirlenebilmektedir. Fail aracı kullanırken yakalanan kişi hakkında hırsızlık suçundan soruşturma yapılacağını bilmektedir. Failin amacı ise aracın trafikte devrinin yapılması, noterden satışının yapılmasıdır; aracı haricen satın alan, aracı son kullanan hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılması değildir. O nedenle benzer olaylarda farklı sonuçlara varmamak çelişir duruma düşmemek için, somut olayda da iftira yerine suç uydurma suçunun oluştuğunun kabulü daha uygun olacaktır.

Sonuç itibariyle, iftira suçu doğrudan kasıtla işlenebilen, olası kasıtla işlenemeyen, belli bir kimseye hukuka aykırı fiil isnat edilmesini gerektiren, suçun failinde hukuka aykırı fiil isnat edilen mağdur hakkında soruşturma geçirmesi amacı bulunması gereken, kısacası özel kasıtla işlenebilen bir suçtur. Sanığın mağdur hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılacağını bilmesi yeterli olmayıp soruşturma ve kovuşturma yapılması maksadıyla şikayette bulunması gerekir. Şikayet dilekçesinde isim belirtmeden, başka deyişle belli mağdur hakkında isnatta bulunulmadan yapılan şikayetlerde failde özel kastın bulunduğundan söz edilemez. Mağdurun belirlenebilir olması da ancak özel kastın varlığı halinde söz konusu olabilir. Hukuka aykırı fiil isnat edilen mağdurun failin iradesi dışında örneğin soruşturmayı yapacak olan Cumhuriyet savcısının iradesi ve yorumu ile belirlenmesi ya da failin tanımadığı dilekçesinde bahsetmediği kişiler hakkında da isnatta bulunulduğu sonucuna varılması durumunda, iftira özel kastının bulunmadığından ve mağdurun belirlenebilir olmadığından dolayı iftira suçunun oluşmadığı sonucuna varılmalıdır.

Bu bilgilere göre somut olay değerlendirildiğinde; sanığın ticari ilişki nedeniyle verdiği çekin çalındığı iddiasıyla şikayetçi olmasında dilekçesinde isim belirtmediğinden belli bir kimseye karşı isnatta bulunduğu kabul edilemeyeceğinden ve iftira özel kastı bulunmadığından iftira suçunun oluşmayacağı, ancak gerçekte çekin çalınmamış olması nedeniyle çalındı diye ihbar ve şikayette bulunduğu için suç uydurma suçunun oluşacağı, yerel mahkemenin kararının doğru olduğu, onanması gerektiği düşüncesiyle, sayın çoğunluğun iftira suçunun oluştuğuna, suç vasfının yanlış belirlendiğine ilişkin görüşlerine katılmıyorum. 13.03.2014

KAT MALİKLERİNİN TALEBİ-PROJEYE AYKIRILIK TESCİL EDİP PROJEYE GÖRE DÜZELTİLMESİNE KARAR VERİLEN YERLERİN PROJEYE UYGUN HALE GETİRİLMESİ

T.C
YARGITAY
20. HUKUK DAİRESİ
ESAS:2017/964
KARAR:2018/4725

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :Sulh Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

K A R A R

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle, tarafların davaya konu taşınmazın kat malikleri olduklarını, davalılardan…’un taşınmazın büyük hissedarı ve yöneticisi ve binada bir çok mağazanın çalıştırıcısı olduğunu ve binadaki bu işyerlerinden büyük kazanç sağladığını ve bunu arttırabilmek için işyerlerini ve binayı süper lüks bir duruma sokmak istediğini ve bunun için durmadan projeye ve Kat Mülkiyeti Kanununa aykırı, eski bir yapı olan binanın deprem ve yangın riskini arttıran inşaat ve ameliyeler yaptığını bildirerek, davalılar tarafından projeye uygun eski hale getirilmesini istediği hususların;

…) Davalı… apartmanın girişine göre sağ duvara 3 nolu dükkan tarafına yaptığı betopen kaplamanın projeye uygun hale getirilmesine,
2) Davalı…’un giriş holündan yukarı çıkan merdivenlerin yerinin değiştirilip projeden farklı hale getirildiğinden tavan yüksekliğinin değiştirildiğinden bahisle projede eski halinde demir ferforjeli giriş kapısı yerine aliminyum kapı takıldığından projeye uygun hale getirilmesi,
3) Davalı…’un ahşap küpeşteli ferforjeli trabzanları sökerek yerine aliminyum korkuluk ve merdiven yaptığından projedeki yerine yapılmasına karar verilmesi,
…) Davalı…’un kullandığı 6 ve 7 nolu bağımsız bölümlerin ön ve yan cephelerine pencerelerine aliminyum paneller yazılar, saçaklar aydınlatma ve kamera tesisat üniteleri koyduğundan kaldırılmasını.
5) Davalı…’un binanın cephesine 6 nolu daire ile 5 nolu dükkan arasına koyduğu kameranın kaldırılmasına.
6) Davalı…’un malik olduğu … nolu dükkanın arka duvarını yıkarak apartmanın ortak holüne tecavüz edip işgal ettiğinden müdahalesinin önlenmesine.
7) Davalı…’un malik olduğu … nolu dükkanın apartmanın ortak alanı olan koridor olarak gösterilen bölümdeki (L) şeklindeki duvarı yıkıp tecavüz ettiğinden ve 5 nolu dükkan arasındaki duvar arasındaki kapıyı duvarla örerek iptal ettiğinden apartman girişindeki 35 cm kalındığındaki duvarı yıkarak koridoru işgal edip elektrik ve su tesisatı giderleri yaptığından tesisatların kaldırılmasına.
8) Davalı…’un binanın arkasındaki komşu bina bahçesine koyduğu jeneratörün elektrik kablolarının kaldırılmasına,
9) A- Davalı…’un 5 nolu bağımsız bölümdeki … caddesine bakan giriş kapısının ve etrafının kaldırılarak yeniden yapıldığından saçak ve metal yazılar ve armatürler ilave edildiğinden kaldırılmasına,
B- Aynı cephede … ve 2. katlarda bulunan pencereleri kapatarak önlerine aliminyum plakalar ve anten koyduğundan … adet pencerelerin ölçülerini değiştirdiğinden eski hale getirilmesine
10) Davalı…’un 5 nolu mağazanın zemin katında … nci katına çıkan …kollu merdivenlerin …’ ini yıkarak ortadan kaldırıp mahale ilave ettiğinden eski hale getirilmesine,
11) Davalı…’un 5 nolu mağazanın … ve 2. katlarındaki depo odalarının ortak merdiven sahanlığının etrafındaki duvarları ve kapıları yıkarak ortadan kaldırdığından aykırı bölmeler lavobalar, tezgahlar yaptığından eski hale getirilmesine,
12) Davalı…’un binanın ön bahçesindeki toprak ve yeşilliği kaldırıp taş döşeyip otopark haline getirdiğinden müdahalesinin önlenmesine;
13) Davalı…’un 7 nolu dairenin bina arka cephesinde bulunan balkonunun arka duvarını kaldırıp bina içine doğru 120 cm geri aldığından balkonun dıştaki uzantısını kısalttığından balkonun önünü alimunyum panjurla kapattığından projeye uygun hale getirilmesine,
14) Davalı … …’in 9 nolu dairenin balkonunu 7 nolu dairenin balkonu gibi projeyi aykırı hale getirdiğinden taşıyıcı ve yan duvarların projeye uygun hale getirilmesine
15) A- Davalı … …’in 3 nolu dükkanın bina ortak alanı ile arasındaki girişe göre sol yan duvarındaki …pencereyi örerek ortadan kaldırdığından projeye uygun hale getirilmesine,
B- 3 nolu dükkanın apartman girişiyle arasındaki taşıyıcı duvarın yıkılarak dükkanın genişletildiğinden eski hale getirilmesine,
16) Davalı … …’in 3 nolu dükkanın maliki davalı …’un kiracısı olduğu davalı…’un … nolu dükkanın maliki olduğu 3 ve … nolu dükkan arasındaki yıkılan duvarın yeniden yapılmasına tüm projeye aykırı yapılan imalatların eski hale getirilmesine ilişkin olduğunu beyan ederek, projeye aykırı yapılan imalatların eski hale getirilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Eldeki dava dosyası ile birleştirilen … …. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2012/528 E. – 2014/153 K. sayılı dosyasında davacı vekili ….06.2006 dava dilekçesinde tarafların, … ili, … ilçesi, .., … caddesi 40 sayıdaki binanın kat malikleri olduğunu, davalı tarafından anagayrimenkulün ortak yerlerine binanın giriş holüne, elektrik ve telefon kabloları çektirerek, masa, sandalye, ısıtıcı koyarak büro haline getirdiğini, apartmanın önünde bulunan bahçeyi işgal ederek otoparka dönüştürdüğünü, yöneticinin ön bahçeyi kullanmasına korumaları eliyle engel olduğunu, bunları delil tespiti dosyası ile tespit ettirdiğini, davalının ortak yerlere elatmasının önlenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Mahkemece; asıl dava üzerinden devam eden dosyadan, bozma kararı uyarınca hazırlatılan bilirkişi raporu hükme esas alınmak suretiyle; mahkemece;
Davacı …’nun mahkemenin 2013/592 Esas sayılı dosyasındaki:
… nolu talebinin kabulüne, anayapı girişi önüne kapıdan girilen yere girişin sağ duvarına, 3 nolu dükkan tarafına duvara konulan betopenin ve yapılan alüminyum giriş bölümünün mimari röleve projesinde mevcut olmadığı, projeye aykırı olarak yapıldığı anlaşıldığından … nolu iddia yönünden davacının davasının kabulüne, davalılar tarafından projeye aykırılığın projeye uygun hale getirilmesine, bu konuda davalılara takdiren …gün süre verilmesine,
…nolu talebinin kabulüne, anayapı giriş holünden yukarı katlara çıkılan merdivenin yerinin değiştirildiği, … iken farklı olarak yapıldığı, hol tavanının tavan yüksekliğinin değiştirildiği, elektrik su doğalgaz saatlerinin bulunduğu hole plastik döşeme, duvarlara yanıcı suntalam, lambri dolaplar konulduğundan bunların tümünün kaldırılmasına merdivenlerin projedeki yerine tekrar yapılmasına, duvarların giriş kapısının eski hale getirilmesine,
Bu işlemin binanın yaşı dikkate alındığında tehlike arz etme ihtimali bulunduğundan statik hesaplama yapılıp statik proje çizdirildikten sonra yerine getirilmesine, bu iş için 3 ay süre verilmesine,
3 nolu talebinin: “anayapı girişinden üst katlara çıkan merdivenlerin yanındaki küpeşteli ferforje yerine alüminyum korkuluk konulduğundan bunların kaldırılması, eski hale getirilmesi, ahşap … … … projedeki yerine yapılması talebinin tastikle röleve projesinde küpeştenin nasıl yapılacağı belirlenemediğinden, ferforje merdiven küpeştesi apartmana değer katıcı estetik açıdan artı bir durum olduğu anlaşıldığından” reddine,
… nolu talebinin; kabulüne, 6 ve 7 nolu dairelerin yasaya aykırı olarak güzellik salonu olarak kullanıldığı, bu dairelerin ön ve yan cephelerine pencerelerine alüminyum paneller, yazılar aydınlatma ve kameralar konulduğundan tüm bunların kaldırılmasına, bu iş için davalılara …gün süre verilmesine,
5 nolu talebinin; “davalı …’in 6 nolu daire ile 5 nolu daire arasına duvar üzerine kamera koyduğu, kanuna aykırı olarak davacı ve ailesi mensuplarının görüntülerini kaydettiği, kişilik haklarını ihlal ettiği iddiasıyla kameranın kaldırılmasının talep edildiği, kamera görüntü kirliliği yaratmadığından davalının kendi dairesi hudutları içinde güvenlik açısından yararlı olduğu,
6 nolu talebinin, davalı …’in maliki olduğu … nolu dükkanın arka duvarını yıkarak apartmanın ortak giriş holüne el attığı ve bu durumun projeye aykırı olduğu,
… 2. İcra Müdürlüğünün kararı ile bu durum eski hale getirildiği,
7 nolu talebinin; “keşif esnasında iddia edildiği gibi elektrik ve su tesisat giderlerine rastlanmadığından duvarda bulunan elektrik ve su tesisatı dolabı projeye aykırı olmayıp ana yapıya zarar verilmeyecek değişiklikler mahiyetinde olduğu,
8 nolu talebinin; “davalı …’in arka bahçeye bitişik komşu parsel bahçesine koyduğu iddia edilen jeneratör kablolarının keşif esnasında iddia edildiği gibi ortada bulunmadığı,
9 nolu talebinin; davalı …’in 3/… payının maliki ve …/… payının kiracısı olduğu 5 nolu dairede açılan pencerelerin projeye aykırı olduğu,
10 nolu talebinin; “anayapıdaki 5 nolu dükkanın zemin katından birinci katına kolunun tastikli röleve projesinde tek kollu olduğu ve halende böyle kullanıldığı,
11 nolu talebinin; “5 nolu dükkanın … ve 2. katlarında bulunan depoların ortak merdiven sahanlığı etrafındaki duvar ve kapıların yıkılıp kaldırıldığı, kira sözleşmesine ve projeye aykırı bölmeler yapıldığı, içerisine lavabo, tezgah, pis su ve elektrik tesisatları yapıldığından projeye uygun hale getirilmesi talebinin 5 nolu dükkanın birinci ve ikinci katlarında bulunan depoların ortak merdiven sahanlığı ve bölme duvarlarının yıkılması hususunda davacı davalı ile imzaladığı kira sözleşmesinde buna izin verdiği,
12 nolu talebinin; “davalı …’in binanın ön bahçesini projeye aykırı olarak doldurarak toprak ve yeşilliği kaldırıp taş döşeyip otopark haline getirdiği iddiasının mevcut röleve projesinde bahçe olarak görülmediğinden bahçenin hangi malzeme ile kaplı olduğu zeminin toprak döşeme olup olmadığı belirtilmediğinden dükkanlara gelen kişilerin araçlarını bu bölümlere bıraktıkları bağımsız bölümlerde oturanların maliklerinin de araçlarını park edecekleri otopark sorunu çözümüne katkı sağladığı,
13 nolu talebinin; “davalı …’in maliki olduğu 7 ve 9 nolu dairelerinin yine arka cephesindeki balkonlarının projeye uygun olduğu,
7 nolu dairenin balkonundan soğutma ünitelerinin görünmesinin projeye aykırı olmadığı,
14 nolu talebinin; “9 nolu dairenin yine arka cephesindeki balkonun projeye uygun olduğu,
15 nolu talebinin; “davalı H. …’in 3 nolu dükkanın maliki ve davalı Sonay’ın kiracısı olduğu davalı …’in 3 nolu dükkan ile bina ortak alanı arasındaki girişe göre sol yan duvar arasındaki iki pencereyi örerek kapattığı, 3 nolu dükkanın apartman girişi ile aradaki taşıyıcı duvarı yıkarak duvar ördüğü ve dükkanı genişlettiği, binayı deprem riski altına soktuğu ve projeye uygun hale getirilmesi isteminin … 2. İcra Mahkemesinin 2003/1878 Esas sayılı dava dosyasında red edildiğinden ve apartmanın giriş boşluğu tastikli röleve projesine uygun olduğu,
16 nolu talebinin; 3 ve … nolu dükkanlar arasındaki 35 cm kalınlığındaki duvarın yıkılarak 8-10 cm duvar yapıldığı bu durumun projeye aykırı olduğu, binanın statiğine zarar verdiği anlaşılmakla projeye aykırılığın giderilmesi talebinin kabulüne, bu hususta davalılara 30 gün süre verilmesine,
Davacının kabul edilen talepleri gereği projeye aykırılık tescil edip projeye göre düzeltilmesine karar verilen yerlerin projeye uygun hale getirilmesi verilen süre içinde davalı tarafça yapılmadığı taktirde İcra İnfaz Kanunu hükümlerine göre yapılması, masrafın davalı taraftan alınmasına,
Ruhsata aykırılığın giderilmesi için verilen süre içinde gereken yapılmadığı taktirde İcra İflas Kanunu hükümlerine göre yapılmasına, masrafın davalı taraftan alınmasına,
B) Davacı …’nun mahkemenin 2012/528 E. – 2014/153 K. sayılı birleştirilen dosyasındaki:
A) Davalı…’un: davaya konu taşınmazın giriş holüne elektrik ve telefon kabloları çektirildiği, masa sandalye ısıtıcı konduğu, büro haline getirilip işçilerin kullanımına sunulduğu iddiaları ispat edilemediğinden bu husustaki talebin reddine,
B) Davalı…’un davaya konu taşınmazın önünde bulunan bahçenin davalı tarafından işgal edilip kullanıldığı ve kullandırıldığı iddiaları ispat edilemediğinden bu yöndeki talebinin reddine karar verilmiş; hüküm davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlar ile yasal gerektirici nedenlere göre dava projeye aykırı olarak ortak alanlara yapılan müdahalenin önlenmesi ve eski hale getirilme istemine ilişkindir.
Mahkemece yüze karşı verilen kısa kararda,
5 nolu talebinin; “davalı …’in 6 nolu daire ile 5 nolu daire arasına duvar üzerine kamera koyduğu, kanuna aykırı olarak davacı ve ailesi mensuplarının görüntülerini kaydettiği, kişilik haklarını ihlal ettiği iddiasıyla kameranın kaldırılmasının talep edildiği, kamera görüntü kirliliği yaratmadığından davalının kendi dairesi hudutları içinde güvenlik açısından yararlı olduğundan davacı iddiaları yerinde olmadığından” reddine,
6 nolu talebinin; davalı …’in maliki olduğu … nolu dükkanın arka duvarını yıkarak apartmanın ortak giriş holüne el attığı ve bu durumun projeye aykırı olduğunun tespitine,
… 2. İcra Müdürlüğünün kararı ile bu durum eski hale getirildiğinden bu hususta karar verilmesine yer olmadığına,
7 nolu talebinin; “keşif esnasında iddia edildiği gibi elektrik ve su tesisat giderlerine rastlanmadığından duvarda bulunan elektrik ve su tesisatı dolabı projeye aykırı olmayıp ana yapıya zarar verilmeyecek değişiklikler mahiyetinde olduğundan” reddine,
8 nolu talebinin; “davalı …’in arka bahçeye bitişik komşu parsel bahçesine koyduğu iddia edilen jeneratör kablolarının keşif esnasında iddia edildiği gibi ortada bulunmadığından” reddine,
9 nolu talebinin; davalı …’in 3/… payının maliki ve …/… payının kiracısı olduğu 5 nolu dairede açılan pencerelerin projeye aykırı olduğundan eski hale getirilmesi talebinin kabulüne,
Projeye aykırı bu durumun projeye uygun hale getirilmesi için davalılara …gün süre verilmesine,
10 nolu talebinin; “anayapıdaki 5 nolu dükkanın zemin katından birinci katına kolunun tastikli röleve projesinde tek kollu olduğu ve halende böyle kullanıldığı anlaşıldığından” reddine,
11 nolu talebinin; “5 nolu dükkanın … ve 2. Katlarında bulunan depoların ortak merdiven sahanlığı etrafındaki duvar ve kapıların yıkılıp kaldırıldığı, kira sözleşmesine ve projeye aykırı bölmeler yapıldığı, içerisine lavabo, tezgah, pis su ve elektrik tesisatları yapıldığından projeye uygun hale getirilmesi talebinin 5 nolu dükkanın birinci ve ikinci katlarında bulunan depoların ortak merdiven sahanlığı ve bölme duvarlarının yıkılması hususunda davacı davalı ile imzaladığı kira sözleşmesinde buna izin verdiğinden talebinin” reddine,
12 nolu talebinin; “davalı …’in binanın ön bahçesini projeye aykırı olarak doldurarak toprak ve yeşilliği kaldırıp taş döşeyip otopark haline getirdiği iddiasının mevcut röleve projesinde bahçe olarak görülmediğinden bahçenin hangi malzeme ile kaplı olduğu zeminin toprak döşeme olup olmadığı belirtilmediğinden dükkanlara gelen kişilerin araçlarını bu bölümlere bıraktıkları bağımsız bölümlerde oturanların maliklerinin de araçlarını park edecekleri otopark sorunu çözümüne katkı sağladığı, ayrıca …/01/2013 günlük kat malikleri kurulu kararında buranın otopark olarak kullanılmasına karar verildiğinden” reddine,
13 nolu talebinin; “davalı …’in maliki olduğu 7 ve 9 nolu dairelerinin yine arka cephesindeki balkonlarının projeye uygun olduğundan bunlarla ilgili taleplerin” reddine,
7 nolu dairenin balkonundan soğutma ünitelerinin görünmesinin projeye aykırı olmadığına, bu husustaki talebin reddine,
14 nolu talebinin; “9 nolu dairenin yine arka cephesindeki balkonun projeye uygun olması sebebiyle” reddine,
15 nolu talebinin; “davalı H. …’in 3 nolu dükkanın maliki ve davalı Sonay’ın kiracısı olduğu davalı …’in 3 nolu dükkan ile bina ortak alanı arasındaki girişe göre sol yan duvar arasındaki iki pencereyi örerek kapattığı, 3 nolu dükkanın apartman girişi ile aradaki taşıyıcı duvarı yıkarak duvar ördüğü ve dükkanı genişlettiği, binayı deprem riski altına soktuğu ve projeye uygun hale getirilmesi isteminin … 2. İcra Mahkemesinin 2003/1878 Esas sayılı dava dosyasında ret edildiğinden ve apartmanın giriş boşluğu tastikli röleve projesine uygun olduğundan” reddine, şeklinde; kısa kararın 5 ilâ 15. bentleri arasında yer alan hüküm fıkralarında, davacıların talepleri yönünden ayrı ayrı “davanın reddi”, “eski hale getirilme talebinin kabulü” yönünde tek tek infaza yönelik ret hükmü kurulduğu, 6. bendinin 2. fıkrasında ise “karar verilmesine yer olmadığına” ilişkin hüküm kurulduğu, ancak, gerekçeli kararın hüküm fıkrasında, sayılan bu bentlerde infaza yönelik bir hüküm kurulmadığı anlaşılmakla, kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki yaratılmıştır.

T.C. Anayasası yargılamanın aleniyeti ilkesini benimsemiştir. Bunun anlamı; yargılama açık olarak yapılacak ve yargılamanın sonunda verilen karar da açıkça belirtilecektir. HMK’nın 298/2. maddesi gereğince, sonradan yazılacak gerekçeli kararın da bu kısa karara uygun olması gerekir. Aksi halde, yargılamanın aleniyeti ilkesi zedelenmiş ve mahkeme kararına da güven sarsılmış olacaktır. Yargıtay İçtihatları Birleştirme Genel Kurulunun 10.04.1992 tarih, 7/… sayılı kararında, kısa kararla gerekçeli karar arasında çelişki bulunmasının bozma nedeni olacağı içtihat edilmiş bulunmasına göre, mahkemece yapılacak iş; bozmadan sonra kısa karar ile bağlı olmaksızın çelişkiyi gidermek kaydıyla vicdani kanaatine göre yeni bir karar vermekten ibarettir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenle, davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine göre diğer yönlerin bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, temyiz harcının istek halinde iadesine …/06/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Exit mobile version