selimhartavi.com

HATALI ENJEKSİYON -MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT

         T.C.
D A N I Ş T A Y
ONUNCU DAİRE
Esas No : 2019/6127
Karar No : 2019/6042

TEMYİZ EDENLER (DAVACILAR) : Kendi Adlarına Asaleten Bedir D. Velayeten
Ayser D. ve İbrahim Halil D.
VEKİLLERİ : Av. Selim Hartavi
Cumhuriyet Cad. Nahya Apt. Kat:3 No:5 ŞANLIURFA

TEMYİZ EDEN (DAVALI) : Sağlık Bakanlığı
MÜDAHİL (DAVALI YANINDA) : Özlem Atay B.

İSTEMLERİN KONUSU : Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nin 29/11/2013 tarih ve E:2011/294, K:2013/2775 sayılı kararının, davacı tarafından esastan, davalı idare tarafından husumet yönünden temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: 14/07/2010 tarihinde Şanlıurfa ili Merkez ilçesi 31 Nolu Akabe Sağlık Ocağında Bedir D’ye kusurlu olarak yapılan enjeksiyon nedeniyle sinir hasarı oluştuğundan ve bu sebeple sağ ayağının sakat kaldığından bahisle Bedir D. için 70.000,00 TL maddi, 40.000,00 TL manevi; anne Ayser D. için 15.000,00 TL manevi ve baba İbrahim Halil D. için 15.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte ödenmesi istenilmiştir.

İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nce verilen 29/11/2013 tarih ve E:2011/294, K:2013/2775 sayılı kararla; ceza yargılaması aşamasında Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulundan alınan 23/01/2013 tarih ve 481 karar sayılı raporda enjeksiyonu uygulayan sağlık personeline ve enjeksiyon yapma talimatı veren ilgili hekime herhangi bir kusur izafe edilemediği, buna göre davacı Bedir D.ye yapılan tıbbi ameliyenin tıp kurallarına uygun olduğunun anlaşıldığı, olayda davalı idareye atfedilebilecek herhangi bir hizmet kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

TEMYİZ EDENLERİN İDDİALARI : Davacılar tarafından, ceza yargısında alınan Adli Tıp Kurumu raporunun hükme esas alındığı, yeniden rapor alınmadığı, bu raporun da bilimsel gerçeklerden uzak olduğu, ilaçların doku içi yayılımı ile sinir hasarına neden olabileceklerinden bahsedilse de çocuğa aynı ilacın altı kez yapıldığı ancak yedinci enjeksiyonda sorun yaşandığı, enjeksiyonun yol açtığı siyatik sinir yaralanmalarının dikkatsizlikten ve acemilikten meydan geldiği, yeniden rapor alınarak karar verilmesi gerektiği, İdare Mahkemesi kararının bu yönlerden hukuka aykırı olduğu, kararın bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.

Davalı idare tarafından; sağlık ocağında gerçekleşen olayda husumetin Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’na yöneltilmesi gerektiği, bu sebeple kararın husumet yönünden bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.

KARŞI TARAFIN SAVUNMASI : Davalı idare tarafından, dava konusu olayda hizmet kusuru olmadığının Adli Tıp Kurumu raporu ile ortaya konulduğu, davanın reddi yolunda verilen İdare Mahkemesi kararının hukuka uygun olduğu, davacının temyiz isteminin reddi ile kararın davanın reddine ilişkin kısmının onanması gerektiği savunulmuştur.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ
SEVİL NEŞELİ DEMİRBAŞ’IN
DÜŞÜNCESİ : Temyiz istemine konu mahkeme kararının, manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmı ile reddedilen maddi tazminat miktarı bakımından davalı idare lehine nispi vekâlet ücretine hükmedilmesine ilişkin kısmının bozulması, kararın diğer kısımlarının ise onanması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Onbeşinci Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

İNCELEME VE GEREKÇE :
MADDİ OLAY :
Dosyada mevcut belgelere göre, davacılardan Bedir D’ye 14/07/2010 tarihinde Şanlıurfa 31 nolu Akabe Sağlık Ocağında ebe tarafından “Forcef 1gr” isimli ilacın kas içine enjekte edildiği, enjeksiyon sonrası çocuğun bacağında ağrı geliştiği, 22/10/2010 tarihli Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı EMG (elektromiyografi) raporunda, sağ siyatik sinir hasarı tespit edildiği, çocuğun özel bir merkezde 30 seans fizik tedavi gördüğü, 11/01/2011 tarihinde Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesinden alınan Özürlü Sağlık Kurulu Raporu’nda çocuğun “sağ siyatik sinir hasarı” tanısı ile %20 sürekli özürlü olduğunun bildirildiği, bunun üzerine davacılar tarafından maddi ve manevi tazminat istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
İdare ve Vergi Mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür.

Temyize konu Mahkeme kararının, maddi tazminat istemi yönünden davanın reddine yönelik kısmında ve davanın Sağlık Bakanlığı husumetiyle görülerek karar verilmesinde 2577 sayılı 49. maddesinde belirtilen bozma nedenlerinden hiçbiri bulunmadığından, davacıların maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısma yönelik temyiz istemi ile davalı idarenin temyiz istemi yerinde görülmemiştir.

İdare Mahkemesi kararının, manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmına yönelik temyiz istemi bakımından;
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin devlete yüklediği pozitif yükümlülükler, devlet tarafından, özel ya da kamu hastanelerine hastaların yaşamını koruyacak nitelikteki tedbirleri alma zorunluluğu getiren yasal ve düzenleyici çerçevenin konulmasını gerektirmektedir. Bu yükümlülük, hastaları, tıbbi müdahalelerin bu bağlamda meydana getirebileceği ağır sonuçlardan mümkün olabildiğince koruma gerekliliğine dayanmaktadır. Böylelikle, taraf devletler, bu yükümlülük uyarınca, hekimlerin, uygulanması düşünülen tıbbi müdahalenin hastaların fiziksel bütünlüğüyle ilgili olarak meydana getirebileceği öngörülebilir sonuçlar hakkında sorgulanmaları ve hastalarını aydınlatarak, rıza göstermelerini sağlayacak şekilde kendilerini bu tıbbi müdahale hakkında önceden bilgilendirmeleri amacıyla gereken düzenleyici yasal tedbirleri almakla yükümlüdürler (Codarcea/Romanya, No. 31675/04, 2 Haziran 2009).

1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 70. maddesinde “Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlere ikiyüzelli Türk Lirası idarî para cezası verilir.” hükmü yer almaktadır.
5013 sayılı Kanun ile kabul edilerek (09/12/2003 tarih ve 25311 sayılı Resmî Gazete) 16/03/2004 tarih ve 2004/7024 sayılı kararname (20/04/2004 tarih ve 25439 sayılı Resmî Gazete) ile yürürlüğe giren “Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi)”nin “Konu ve Amaç” başlıklı 1. maddesinde; “Bu sözleşmenin tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayırım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına almakla yükümlüdürler.”; “Mesleki Standartlar” başlıklı 4. maddesinde, “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” denilmektedir. Sözleşme iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda, her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir. Diğer yandan, Biyotıp Sözleşmesinin 5. maddesinde “Rıza” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatını her zaman serbestçe geri alabilecektir.” düzenlemesiyle rızanın kapsamı belirlenmiştir.

Hekimlik Meslek Etiği Kuralları’nın 26. maddesinde ise “Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir. Acil durumlar ile, hastanın reşit olmaması veya bilincinin kapalı olduğu ya da karar veremeyeceği durumlarda yasal temsilcisinin izni alınır.” denilmektedir.

01/08/1998 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 08/05/2014 tarihli değişiklikten önceki haliyle 15. maddesinin birinci fıkrasında, “Hasta; sağlık durumunu, kendisine uygulanacak tıbbi işlemleri, bunların faydaları ve muhtemel sakıncaları, alternatif tıbbi müdahale usulleri, tedavinin kabul edilmemesi halinde ortaya çıkabilecek muhtemel sonuçları ve hastalığın seyri ve neticeleri konusunda sözlü veya yazılı olarak bilgi istemek hakkına sahiptir.”; 22. maddesinin birinci fıkrasında, “Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz.”; “Rızanın Kapsamı” başlıklı, 31. maddesinde de “Rıza alınırken hastanın veya kanuni temsilcisinin tıbbi müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır. Hastanın, uygulanacak tıbbi müdahale için verdiği rıza, bu müdahalenin gerektirdiği sair tıbbi işlemleri de kapsar. Ancak, tıbbi işlemlerin uygulanmasında, bu Yönetmelik’te ve diğer mevzuatta belirlenen hakların ihlal edilmemesi için azami ihtimam gösterilir.” düzenlemeleri yer alır.
Anılan düzenlemeler özetle, herhangi bir tıbbi müdahaleye başlamadan önce kişilerin yapılacak işlemlerle ilgili riskleriyle birlikte aydınlatılarak rızalarının alınmasını öngörmektedir.

Dava dosyasının incelenmesinden; Bedir D’ye 14/07/2010 tarihinde Şanlıurfa 31 nolu Akabe Sağlık Ocağında ebe tarafından yapılan enjeksiyon sonucunda düşük ayak rahatsızlığı meydana gelmesinde davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu iddia edilerek toplam 70.000,00 TL maddi, 70.000,00 TL manevi tazminatın ödenmesine karar verilmesi istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Dava konusu olayda, ceza yargılaması aşamasında Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulu’ndan alınan 23/01/2013 tarih ve 481 sayılı raporda; “Dava konusu olayda kişiye gluteal bölgeden intramuskuler enjeksiyon yaplıdığının belirlendiği, enjekte edilen ilaçların doku içi yayılımı ile sinir hasarına neden olabileceklerinin tıbben bilindiği, bu durumun enjeksiyonların tekniğine uygun yapılması durumunda da daha önceden öngörülemeyecek ve önlenemeyecek arazlara sebep olabildiği, bu durumun her türlü özene rağmen oluşabilecek herhangi bir kusur ve ihmalden kaynaklanmayan komplikasyon olarak nitelendirildiği, enjeksiyonun yapılış tekniği ve uygulanan bölgenin uyumsuzluğu yönünden tıbbi bir delil de tanımlanmadığından, tüm bulgular bir bütün olarak değerlendirildiğinde, enjeksiyonu uygulayan sağlık personeline ve enjeksiyon yapılma talimatı veren ilgili hekime herhangi bir kusur izafe edilemeyeceği” yönünde görüş bildirilmiştir.

Manevi tazminat, mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Belirtilen niteliği gereği manevi tazminatın zenginleşmeye yol açmayacak şekilde belirlenmesi gerekmektedir. Manevi zararın varlığı, sadece şeref, haysiyet ve onur kırıcı işlem ve eylemlere ya da kişilerin vücut bütünlüğünde meydana gelen sakatlık haline, ölüm nedeniyle ağır bir elem, üzüntü duyulması şartına bağlı olmayıp; idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini mevzuata ve hizmet gereklerine uygun olarak tam ve eksiksiz olarak sunamaması nedeniyle ilgililerin yeterli hizmet alamamalarından dolayı üzüntü ve sıkıntı duymaları manevi zararın varlığı ve manevi tazminatın hükmedilmesi için yeterli bulunmaktadır.

Adli Tıp Raporunda davacıda gelişen arazın enjeksiyon uygulamalarının komplikasyonu olarak kabul edilmesi ve enjeksiyonun hatalı bölgeye uygulandığına dair dosya içeriğinde delil bulunmaması durumu karşısında, zararın idarenin kusurlu eyleminden kaynaklanmaması nedeniyle maddi tazminata hükmedilmesinin koşulları oluşmamakla birlikte; enjeksiyon uygulamasından önce risklerin anlatılıp davacılardan yazılı onamın alınmamış olması durumunda, yukarıda aktarılan mevzuat hükümleri uyarınca davacıların aydınlatılma ve onay verme hakkının elinden alınmış olacağı ve yürütülen sağlık hizmetinin bu yönüyle gereği gibi işletilmediği konusunda davacılarda endişe ve üzüntüye yol açacağından davacıların manevi tazminat talebinin, manevi tazminatın zenginleşme aracı olamayacağı ilkesi de gözetilerek değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu durumda, mahkemece davalı idare tarafından davacılara enjeksiyonun sonuçları ve olası komplikasyonlarının anlatıldığına ve davacıların bu işleme rıza gösterdiğine dair yazılı ve imzalı aydınlatılmış onamının alınıp alınmadığı araştırılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken bu husus araştırılmadan eksik inceleme ile manevi tazminat talebinin reddi yönünde verilen kararda hukuka uyarlık görülmemiştir.
Temyiz istemine konu Mahkeme kararının, reddedilen maddi tazminat miktarı üzerinden davalı idare lehine nispi vekâlet ücretine hükmedilmesi ile ilgili kısmına gelince,

Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmü bulunmaktadır.

Öte yandan, bir tam yargı davasında davacı aleyhine hükmedilen vekalet ücretinin, hak arama hürriyeti ve mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği iddiasıyla yapılan bireysel başvuru sonucunda Anayasa Mahkemesince verilen 07/11/2013 tarih ve B. No:2012/791 numaralı kararda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 36533/04 başvuru numaralı Mesutoğlu-Türkiye kararına atıfla, mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığı, bazı sınırlamalara tabi tutulabileceği, bununla birlikte getirilen kısıtlamaların, hakkın özünü ortadan kaldıracak ölçüde kişinin mahkemeye erişimini engellememesi gerektiği, mahkemeye erişim hakkına getirilen bu tür sınırlamaların ancak meşru bir amaç güdüldüğü takdirde ve hedeflenen amaç ile başvurulan araçlar arasında makul bir orantı olması halinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddesi ile bağdaşabileceği, bu ilkelerden hareketle, dava açma hakkının doğal olarak yasayla belirlenen şartları olmakla birlikte, mahkemelerin yargılama usullerini uygularken bir yandan davanın hakkaniyetine halel getirecek kadar abartılı şekilcilikten, öte yandan kanunla öngörülmüş olan usul şartlarının ortadan kalkmasına neden olacak kadar aşırı bir gevşeklikten kaçınılmaları gerektiği belirtilmiştir.
1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 164. maddesinde de, avukatlık ücretinin, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı veya değeri ifade ettiği; 168. maddesinde, yargı yerlerindeki işlemler ile diğer işlemlerden alınacak avukatlık ücretinin asgari hadlerini gösteren bir tarifenin hazırlanacağı, 169. maddesinde, yargı mercilerince karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücretini, avukatlık ücret tarifesinde yazılı miktardan az ve üç katından fazla olamayacağı belirtilmiştir.

Mahkeme kararı tarihi itibariyle uyuşmazlığa uygulanan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin “Tarifelerin üçüncü kısmına göre ücret” başlıklı 12. maddesinde; “(1) Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde gösterilen hukuki yardımların konusu para veya para ile değerlendirilebiliyor ise avukatlık ücreti, (yedinci maddenin ikinci fıkrası, dokuzuncu maddenin birinci fıkrasının son cümlesi ile onuncu maddenin son fıkrası hükümleri saklı kalmak kaydıyla,) Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir.” hükmüne yer verilmiştir.

Aynı Tarifenin “Manevi tazminat davalarında ücret” başlıklı 10. maddesinde ise “(1) Manevi tazminat davalarında avukatlık ücreti, hüküm altına alınan miktar üzerinden Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir. (2) Davanın kısmen reddi durumunda, karşı taraf vekili yararına Tarifenin üçüncü kısmına göre hükmedilecek ücret, davacı vekili lehine belirlenen ücreti geçemez. (3) Bu davaların tamamının reddi durumunda avukatlık ücreti, Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümüne göre hükmolunur. (4) Manevi tazminat davasının, maddi tazminat veya parayla değerlendirilmesi mümkün diğer taleplerle birlikte açılması durumunda; manevi tazminat açısından vekalet ücreti ayrı bir kalem olarak hükmedilir.” düzenlemesi yer almaktadır.

Mevcut durum, maddi tazminat talebiyle açılan davalarda, kabul edilen tazminat miktarının önemli kısmının vekâlet ücreti olarak davalı idareye ödenmesi sonucunu doğurarak açılan tazminat davasını davacı açısından anlamsız hale getirmekte, bazı olaylarda ise, davacıyı dava açılmadan önceki durumundan daha kötü bir duruma girmesine neden olmaktadır.

Bu durumda, tümden ret ya da kısmen kabul, kısmen ret ile sonuçlanan maddi tazminat davalarında, taraflar lehine hükmedilecek vekâlet ücretinin, kişilerin hak arama özgürlüğü kapsamındaki mahkemeye erişim hakkını ihlal etmeden ne şekilde hesaplanacağı konusundaki eksik düzenleme nedeniyle, başka bir ifadeyle, Tarifenin 10. maddesinin 2. ve 3. fıkralarına paralel bir düzenlemeye yer verilmemiş olması nedeniyle Tarifenin 12/1. maddesinin ihmal edilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Dava, toplam 70.000,00 TL maddi ve 70.000,00 TL manevi tazminat istemiyle açılmıştır. İdare Mahkemesi’nce, davanın reddine ve reddedilen maddi tazminat yönünden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre nispi olarak hesaplanan 7.650,00 TL, reddedilen manevi tazminat yönünden ise maktu olarak belirlenen 660,00 TL vekâlet ücretinin davacılar tarafından davalı idareye ödenmesine karar verildiği görülmektedir.

Yukarıda yer alan açıklamalar uyarınca, İdare Mahkemesi’nce, reddedilen maddi tazminat miktarı için davalı idare lehine temyize konu Mahkeme kararının verildiği tarihte yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca belirlenen maktu vekâlet ücretine hükmedilmesi gerekirken, nispi vekâlet ücretine hükmedilmesinde hukuki isabet bulunmamaktadır.

KARAR SONUCU :
Açıklanan nedenlerle;
1. Davalı idarenin temyiz isteminin reddine,
2. Davacıların temyiz isteminin kısmen kabulü ile Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nin 29/11/2013 tarih ve E:2011/294, K:2013/2775 sayılı kararının manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmı ile reddedilen maddi tazminat miktarı üzerinden davalı idare lehine nispi vekâlet ücretine hükmedilmesine ilişkin kısmının BOZULMASINA,
3. Davacıların temyiz isteminin kısmen reddi ile kararın diğer kısımlarının ONANMASINA,
4. Bozulan kısım hakkında yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan Mahkemeye gönderilmesine,
5. 2577 sayılı Kanun’un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 25/09/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Başkan

Üye

Üye

Üye

Üye
Yılmaz
AKÇİL
Namık Kemal
ERGANİ
Vahit
KINALITAŞ
Ali
ÜRKER
Hamdi
ŞENLER

Sosyal Medyada Paylaş

Leave a Comment